Anasayfa > Haftalık Yazılar > İktidar, Siyaset: Çaresizlik ve Zavallılık Arasında (II)

İktidar, Siyaset: Çaresizlik ve Zavallılık Arasında (II)

Derviş Aydın Akkoç

09 Nisan 2018


“Âraf hem inançsızlığımızın, hem de korkaklığımızın imidir, insan, cennetle cehennemden başka bir yer olsun istemiştir. Yaşamla ölüm arasında da böyle bir yer vardır.” (M.C. Anday)


Ulus Baker’in sözü eğip bükmeden sarf ettiği, bir sınır durumuna işaret eden hilesiz hurdasız cümlesi: “kanlı savaşın ve onursuz barışın efendilerinin işlerini görmelerini beklemekten başka çaremiz yok.” Dün olduğu gibi bugün de geçerli olan, ama düne nazaran çok daha yoğunlaşmış; kabulü, hazmedilmesi can sıkan negatif bir yargı bu. Ama bu bahiste yoğunlaşma da pek önemli değil, zira üzerine düşünülmesi gereken esas ruhsal gerilim; zorunlu yahut gönüllü bir geri çekilişin, açıkça bir “güçsüzlük” beyanının, “beklemekten”, demek “tanık olmak”tan başka yapacak herhangi makul bir şeyin olmadığının cesurca dile getirilmiş olması... 

Ulus Baker’in bu cümleleri dile getirişinden birkaç yıl sonra, Barış Bıçakçı’nın meşhur romanının adında ve romanın muhtevasında da (Bizim Büyük Çaresizliğimiz) görünecek, elbette bariz nitel farklılıklarıyla birlikte, biraz daha zorlansa Turgut Uyar’ın “Yenilgi Günlüğü”ne, akabinde 1980 kuşağı şairlerinin işlerine değin izleri sürülebilecek, bir başka ifadeyle tarihselleştirilebilecek garip bir ruh hali; melankoliye göz kırpan, “sinizmi” yedeğine alan, ama onu aşan, sıradan fakat kuşatıcı bir kelimenin etrafında ete kemiğe bürünmeye ve sol politik-entelektüel varoluşlara musallat olmaya başlıyordur, başlamıştır: Çaresizlik. Kâh içinde bulunulan bireysel ve kolektif durumu izah eden kâh mevcut daralma, atıllık ve atalet hallerini meşrulaştırıp estetize eden çaresizlik hissiyatı sözden ve eylemden beri durmak anlamına mı gelir? Değil.

Ulus Baker bir şerh düşüyordu: kıyıcı ve rahatsız edici de olsa çaresizlik, evet “ama önce, o sırada, sonra konuşmayı devralmak üzere...” Negatif duruma, bu şerhle mukabelede bulunulur: “efendiler işlerini” göreceklerdir, tamam, bu esnada beklenecek, olan bitenlere tanık olunacaktır, bu da tamam, ama sözü devralma ve konuşmayı kuşanma “kararlılığı”, çaresizlikle düğümlü öznenin mutlak bir çaresizlik koordinatında olmadığının bariz bir göstergesidir. Parçalı, yetersiz, ufak tefek de olsa bir şeylerin yapılabilme, düşüncenin üretilebilme, sözün söylenebilme imkânı her şeye rağmen hâlâ mevcuttur. Çaresizliğin çarpılan ama öldürmeyen duvarlarında gedik açma olasılığı; öznenin tutunma, devam etme isteğinin de yakıtıdır... Neyse ki...

Ama “önce”, “o sırada” ya da “sonrasında” sözü devralmak: efendilerin işlerine bağlı olarak şekillenecek üç farklı zamansal kesit... Her ne kadar çaresizlik düzlemi de olsa, demek hâlâ bir iddia, yabana atılamayacak bir söz üretme, düşünce geliştirme, “siyaset yapma” imkânı var; daha da önemlisi hâlâ yanına yöresine ilişebilecek, dirsek temasında olunabilecek, sığınak misali bir “biz” var ortada: “[Önce, o sırada, ya da sonrasında] olup bitenleri afişe edebilecek insanlar yine bizleriz...” Baker bu cümleleri kurduğu vakit çaresizliğin sancıları muhayyel de olsa bir “biz” mefhumuna istinaden yatıştırılabiliyordur. Ama kimlerden oluşur bu sancı sağaltan, yürek ferahlatan tılsımlı “biz”? “Hepimiz” ya da “herkes” mi? Yoksa sınırları çizili bir “kimlik” (Kürt, işçi, devrimci, liberal, feminist, anarşist, Alevi, solcu, kadın, aydın...) oluşumu mu? Galiba bunlar da çok önemli değil. Zira daha rahatsız edici bir sorun var: Ulus Baker’in sözünü ettiği “biz” mefhumunun yerinde bugün yeller esiyorsa? Yanaşacak, ucundan kıyısından temas edilecek bir “biz” yoksa? Çözülüp parçalanma süreçlerinden “biz” de payına düşeni almışsa? Çaresizlik hissinin saldırgan kuvvetlerine rağmen “bizin” içinde varoluşunu hasbelkader sürdüren özne, şimdilerde kendi kendisiyle –kendi gecesiyle- baş başaysa? “Biz”de durumu idare eden birey artık yeni, aşina olunmayan bir öznelikle yüz yüzeyse? Eksik gedik de olsa, eskimiş yıpranmış da olsa “bizin” sunduğu formüller, kavramlar, iddialar, bir araya gelme saikleri hükümlerini yitirmişse...

“Biz”deki dağılmanın, bireysel manada atomlaşmanın “sözü” vuran bir veçhesi de var tabii: Efendilerin it dalaşlarından “önce” ve “o sırada” sözü devralma imkânı büyük ölçüde yitirilmiş vaziyette... Fakat cılız da olsa bir “sonra” imkânı hâlâ var. Çaresizlik hissiyatının varlığını sürdürmesi hususunda elde kalan son kart da bu imkân olsa gerek. Ama bu kart da çoktan masaya sürülmüş olabilir. Basına da yansıyan; kenarından, uzağından, ortasından, merkezinden tanık olunmuş bazı “olgusal” hadiseler: İnsansız hava uçakları, yeşilli kırmızılı haritalar... Rusya, Amerika, İran gibi büyük ve uzak kelimeler... Buralarda, daha kısa bir süre öncesinde kazılan hendekler, yerlerden kaldırılamayan, buzdolaplarında muhafaza edilen cenazeler... Önce tankların ardından inşaat firmalarının girdiği kentler, bu kentlerin duvarlarına olduğu kadar muhataplarının hafızalarına da kazınan, iktidar uygulamalarının estetik lafları (“Kurdun dişine kan değdi”)... Garlarda patlayan bombalar... Demirtaş’ın ve pek çok milletvekilinin tutuklanması... Liberal burjuva hukukunun “ifade-düşünce özgürlüğü” gibi en basit kaidelerinin çanına ot tıkanması, anayasal hak ve özgürlüklerin askıya alınması... Olağanüstü hâl uygulamaları... Ağzına kadar istiflenmiş cezaevleri... Sokağa adım atamamalar, şurada burada fısıltılarla konuşmalar, kalemlerin titremesi, dudakların mühürlenmesi, otosansür patlamaları... Ölümlere, sürgünlere, atlatılması yıllar alacak travmalara neden olan, demokratik kazanımların kaybedilmesine yol açan; politik zihinden, öngörüden istifa edişler... “Devletin işleri bu raddeye getireceğini tahmin edemedik” türünden resmi cümleler... Ve bu hengamede kendini yeniden ve çok daha şiddetle hatırlatan, teolojinin kadim sorusu: “Leviathan’ı oltayla tutabilir misin?”

***

Bu topraklar söz konusu olduğunda sıralansa fizana kadar uzayacak bu gibi olgusal gelişmeler, çaresizlikle dağlanmış öznenin ruhsal tükenişe sürüklenmesindeki başlıca siyasal ve toplumsal parametrelerdir. Günümüzün siyasal iktidarı ve bu iktidarın yönetim teknikleri “bilinci” olduğu kadar “bilinçdışını” da darmadağın etmiştir. Bu minvalde, çaresizlik evresinden zavallılık evresine geçişin belli başlı “semptomları”: toplu ve neredeyse her alanda görülen gerilemeler, güç kaybı, yoğun bir utanç ve suçluluk duygusu, zevk yitimi, amaç yokluğu, kapasite çöküşü, içe kapanmalar, anlam krizleri, siyasal alanın çeperinde sürdürülen varoluşlar, rehin alınmışlık hissi, politik özneliğin hadsiz hudutsuz daralması, hınç ve haset üretimi, ölüm-öldürülme korkusu, kaygı atakları, beyhudelik hissi, korkunç boyutlara varan yalnızlıklar, bezmişlik, donukluk, hevessizlik, tatminsizlik, boğucu tekrar döngüleri...

***

Ulus Baker’in agresif bıkkın ifadelerinde solun sinizminden ziyade katlanılması ve üstesinden gelinmesi çok daha müşkül bir tehlikenin erken denebilecek sinyalleri verilmektedir aslında: nihilizm. Şu cümle: “... IMF ve Dünya Bankası politikalarının bir yandan pekâlâ kapalı borsalarla birlikte sürmüş olmasının, bizim açımızdan hiçbir ehemmiyeti yok... ehemmiyeti olması için bizim bir ehemmiyetimizin olması gerekir önce...”

Budalalaşmamak, zihni kireçlenmeden sakınmak için behemahal gücün yettiği ölçüde “realist” bir ehemmiyet siyasetinin kurulmasından söz eden Ulus Baker’in işarettiği bu “önem eksikliği” meselesi kesinlikle tartışılmaya değer niteliktedir: kurulamayan ehemmiyet siyasetinin yarattığı boşlukta geçiştirilmiş, hafife alınmış bir nihilizm peyda olmuştur. Kapitalizmin gemi azıya aldığı, neoliberal iktisadi yapılanmanın mutat iktidar ilişkilerinin kodlarını değiştirdiği, neomuhafazakâr hükümetlerin kendi sınıfsal isteklerine uygun düşecek türde devletleri dizayn ettikleri, hayatın bir ucundan diğerine ticarileştiği bir vasatta kendini duyuran ehemmiyet eksikliği: Her an hesaptan düşülebilme, madden ve manen çarçur edilebilme ihtimalinin giderek bir ihtimal olmaktan çıkıp somut hale gelmesi, yaygınlaşması ve derinleşmesi… Ve böylesi bir vasatta, özü itibariyle “hayat” ve onu sürdürme söz konusu olduğunda içine haysiyeti, izzet-i nefsi de alacak şekilde bir “değer” kaybı sürecinin yaşanması; bu sert dalganın geniş bir tanım aralığıyla solu da vurması: sol nihilizm ya da solun nihilizmi…?