Anasayfa > Haftalık Yazılar > Üniversitede Katliam

Üniversitede Katliam

Polat S. Alpman

12 Nisan 2018

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde yaşanan katliam, 4 kişinin bir akademisyen tarafından katledilmesi, birçok kişinin yaralanması, kendini kaybetmiş bir psikopatın münferit davranışı olarak açıklanabilir mi? Elbette açıklanabilir. Böyle açıklamalar yapmak, katliamı katilin uhdesine terk edip geri kalan herkesin rahatlamasına neden olduğu gibi yetki sahibi diğer zevatın sorumluluklarını gizlemeyi de sağlıyor. Bunun birçok örneği yaşadık, yaşıyoruz. Örneğin Ensar Vakfı’ndaki tecavüz olayları da böyle bir açıklamayla geçiştirildi. Mağdurlar ve aileleri utancından hesap soramadığı gibi yargı da meseleyi tecavüz faili ile sınırlayıp dosyayı Allah’a havale etti.

Eskişehir’deki katliamın Fetullahçılıkla ilişkilendirilmesi, Türkiye’deki olağanüstü hal rejiminin ve ‘muhbir vatandaş’ konseptinin geldiği yeri göstermesi bakımından da trajik. Türkiye toplumunun birbirine güvenmediği, her fırsatta birbirinin kuyusunu kazmaya yeltendiği, darbe dönemlerinde ise durumdan vazife çıkartanların ispiyonculuktan kendileri namına bir fayda elde etmeye çalıştıkları çeşitli tecrübelerle biliniyor. Dünya Değerler Araştırması’na göre (2014) Türkiye toplumundaki yüz (100) kişiden sadece sekizi (8) “çoğu insana güvenirim” derken, bu rakam Gana’da yedi (7), Malezya’da dokuz (9). İsveç’te bu rakam altmış üç (63), Almanya’da ise otuz dokuz (39). Bu güvensizliğin nedenleri üzerine birçok şey söylenebilir. Ancak asıl önemli olan güvensizliğin bir güç biriktirme aracı olarak işlev görmesi. Bunun anlamı, ne kadar az güvenirsek, o kadar güvenlik duygusuna sahip olduğumuz. Hastalıklı ve bir o kadar yıkıcı bir sosyalleşme içerisindeyiz.

Eskişehir’deki katil de bu güvensizlik ekonomisinin nimetlerinden istifade etmeyi umarak 103 kişiyi FETÖ üyesi oldukları gerekçesiyle ihbar etmiş. İhbar etmesinin tek başına bir anlamı yok. Hakkaniyetli işleyen bir hukuk düzeni içerisinde muhbirlik tek başına işe yaramaz. İhbar eden kendini milli-yerli sorumluluk kalıbıyla meşrulaştırırken, ihbar edilen kendini aklamak için çabalamak zorunda. Böylesi bir muhbirliği meşrulaştıran yeni siyasal düzen içerisinde sosyal değerlerin, bir arada yaşama kültürünün yozlaşması kaçınılmazdı, öyle de oldu. Artık hangi davranışın doğru, hangisinin yanlış olduğuna ilişkin kişisel yargılardan daha çok mensubiyetler ve kalabalıkların iştahı belirleyici. Bu ise Türkiye’de toplum olmadığının bir başka göstereni.

Eskişehir’de yaşanan katliam, bir süredir akademide yaşanan keyfiliğin, hukuksuzlukların ulaştığı yeni bir zirve olarak da yorumlanabilir. FETÖ gerekçesiyle başlayan tasfiyelerin önce barış imzacılarını sonra da farklı nedenlerle -örneğin rektörlerin hükümete yaranma çabaları, yerlerini sağlamlaştırmak istemeleri, çeşitli nedenle anlaşamadıkları ya da hoşlanmadıkları ve genellikle solda duran- akademisyenleri hedef aldığı bir histeriye dönüştü. Akademiden tardedilen akademisyenlerin çilesi bitmedi, şimdi de yargılanıp cezalandırıldıkları bir evredeyiz. Böyle bir dönemden geçerken yaşanan bu olay, birçok alanda olduğu gibi akademide de kifayetsiz muhterisliğin ulaştığı boyutları gösteriyor. Bir akademisyenin silahla ne işi olur, neden silah bulundurmak ya da taşımak ihtiyacı hisseder sorularının, bu katille değil, Türkiye’deki iklimle ilgisi var. Makul şüphenin ‘gözünün üstünde kaş var’ kolaycılığına dönüştüğü bir yerde temel insan haklarını hatırlatmak gülünç olsa bile, bunda ısrar etmekten başka çare yok. Çünkü akademisyenlerden terörist çıkartan siyasal marifetin vardığı yer, muhbirliği vesilesiyle sırtı sıvazlanıp kollanan birinin, arkasına aldığı sembolik şiddet kudretiyle tek başına terör estirmesine yetti.

Her şey yolundaymış gibi davranmaya devam edilebilir, toplumun birbirine güvenmeyen kişilerden oluşmasının siyaseten bereketli olduğu düşünülebilir, siyasi farklılıklar ihanet-terör kalıbıyla itham edilebilir, çünkü bunları engelleyebilecek herhangi bir kurum ya da dertlerin dile getirilebileceği sahici bir mecra yok. Herkesin herkesten korktuğu, makul olan her şeyin akla ziyan addedildiği bir döneme eriştik. Şimdilik kalanlara sabır dilemekten başka elden gelen bir şey yok.