Anasayfa > Haftalık Yazılar > İslâmcı Siyasetin Kılavuz Arayışı

İslâmcı Siyasetin Kılavuz Arayışı

Murat Belge

03 Mayıs 2018

Türkiye toplumunda en köklü ve en yaygın ideoloji (en genel anlamında, bütün “zihnî formasyonlar” anlamında kullanıyorum) dindir. Osmanlı tarihi boyunca başka bir “fikriyat” oluşmadı. Bu çok şaşırtıcı değil; ama Cumhuriyet tarihi boyunca da durum pek değişmedi. Belki bir şeyler “oluştu” ama “olgunlaşmadı”. Yeni devlet, “yeni sadakatlar”ı yerine yerleştirmekle meşguldü: “padişah” yok “reisicumhur” var, “ümmet” yok “millet” var v.b. “En hakiki mürşit ilimdir, fendir.” Yani, örtük anlam, “din değildir.”

İyi, ancak düşünce, A yerine B karşısında “hazırol”a geçmekle değişmez. Değişmesi gereken “hazırola geçme” alışkanlığıdır. Bilimsel düşünce “eleştirel düşünce”dir. Ama Cumhuriyet düşünceyi eleştirelleştirmekten çok kendi dogmalarını egemen kılmakla uğraştı.

En önemlisi, bütün “laiklik” vurgusuna rağmen, seküler bir ahlâk (etik) yaratamadı. Bu durumda insanlar (devletin izin verdiği alanlarda) sorunlarını İslâm’dan aldıkları nosyonlar içinde anlamaya ve çözmeye devam ettiler. Dolayısıyla Türkiye’nin bu Cumhuriyet döneminde dinin rolü paradokslarla doludur: bir yandan, aslında, hâlâ egemendir; ama aynı zamanda da itilip kakılmıştır.

Çünkü bir yandan hızlı bir “toplum mühendisliği” faaliyeti devam ediyordu. Tanpınar Huzur’da, “Bu insanlara yeni hayat şekilleri hazırlamadan evvel, onlara hayata tahammül etmek kudretini veren eskilerini bozmak neye yarar?” (1940, s. 183) sorusunu sorar. Geleneksel hayatta yeri olmayan bir yığın şey tıka basa yeni hayata doldurulmaya çalışılmaktadır ama maddi düzeyde bir refah artışı, bir düzelme yoktur. Bu durumda eğitimsiz kitlelerin kendilerini mutsuz eden bir şeyi “Batılılaşma” için girişilen etkinlikten bilmeleri kaçınılmaz olmaktadır.

Böyle olduğu için yeni biçimlenen “İslâmcı siyaset”in de bunu kendisi için yararlı bir sermayeye dönüştürmesi kolaylaşmıştır. “Yoksulluk başta, bütün kötülükler, dinimizi terkettiğimiz için başımıza geliyor.” Tabii bunu tersyüz ettiğimizde, “Dine bağlı bir hayat yaşamaya başladığımız zaman kötü giden her şey düzelecek.”

Türkiye AKP’nin tek başına iktidar olduğu 2002’den beri bu ikinci önermenin yörüngesine girdi. Bu süreçte İslâm muhalefetten iktidara geçmiş oldu. Ama kötü giden her şey düzelmedi. AKP’nin iktidar süresinin başlarında görece iyi giden işler, örneğin ekonomi, ikinci döneme geçildiğinde bozulmaya yüz tuttu. Bu süreç, ilerledikçe, “İslâmcı bir iktidar”ın mucizevî başarılar yaratan bir şey olmadığını gösterecektir.

Her din ya da her ideoloji gibi İslâmiyet de toplam karakterini yalnız kendi söyledikleriyle değil, taraftarlarının, mensuplarının onunla yaptıklarıyla da edinir. İslâm dünyasında ve özellikle Türkiye’de bu durum Şerif Mardin’in “Volk İslâm” dediği karışımı yaratmıştır. Çeşitli yatır mezarlarında Diyanet’in koyduğu yazılar ve onların yanında bağlanmış çaputlar bunun somut bir örneğidir. Bu perspektiften bakıldığında, Müslüman ülkelerin genel koşullarının İslâmiyet’i oldukça biçimsel bir tarzda anlayan kişi ve çevreleri ön plana çıkardığını söyleyebiliriz. Dini “zühd” olarak kavrayanlarla tasavvuf ehli arasındaki gerilim İslâm tarihinin bütün aşamalarında hissedilmiştir. Bu gerilim Türkiye’nin Osmanlı geçmişinde de hep varolmuştur. Cumhuriyet döneminde dergâhlar, tekkeler kapatılınca, yarı gizli olarak çalışmaya devam eden pirler, şeyhler v.b. de öncelikle ibadete, kurallara yönelmiş, düşünceyi ve kültürü derinleştirmekten uzak durmuşlardır. Ramazan aylarında dinî otoritelere (Diyanet İşleri gibi) sorulan sorulardan, cemaatin neleri merak ettiği, neleri sorun ettiği anlaşılır. Oruçluyken ilâç almak, ağzına bir şey kaçması gibi biçimselliklerden başka bir şey pek sorulmaz.

Bu din anlayışında “yasaklar” büyük önem kazanır. Günlük hayatın dokusu içinde büyük cinsel ayrımın kaçınılmaz olarak belirleyici bir yeri vardır ve bu bütün yasaklarda birinci dereceden bir rol oynar. “Günah” olarak kavranan şeylerin çoğunun temelinde bu cinsellik yatar. Sonuç olarak da geçenlerde görüldüğü gibi, asansörde bir kadınla kaç saniye yalnız kalmanın günah olduğunun hesabını yapan “din büyükleri” peyda olur.

İslâmiyet, “İslâm’da ruhban” olmadığını kıvançla ilân eder. Bu doğrudur. Ama ruhbanın varlığına duyulan ihtiyaç da tabandan, kitleden gelir. Dinî düşüncede bir derinleşmenin mümkün olmadığı bu düzeyde “amel” her şeyden önemlidir: ne yapmalıyım, ne yapmamalıyım? Herkes, bilgisine güvendiği bir kişiden, bu gibi sorularına karşı tavsiye, talimat almaya hazırdır. Toplumdaki bu beklenti, “yol göstermek” üzere hazır bekleyenler arasında, belirli özellikler taşıyanların daha fazla ön plana çıkmasının koşullarını hazırlar.

Bunda, Cumhuriyet’in (ya da onu kapsayacak şekilde bütün Batılılaşma hareketinin) şöyle bir payı olmuştur: ülkenin her anlamda selâmete çıkmasının yolunun Batılı gibi düşünmeyi öğrenmekten geçtiği kabul edilince (tabii, son derece heterojen olan Batı düşüncesi”nin neresini kabul edeceğimiz belli olmaksızın) dinî düşünce marjinalize olmuş/edilmiştir. Bu, özellikle sürecin daha erken aşamalarında, İslâm’a bağlı kalan kesimlerin gerçekleşmekte olan değişime karşı “tepkici” bir tavır takınarak değişimi reddetmelerine, genel gidişi durduramayınca da, bu akışa katılmayıp kendilerini izole etmelerine yol açmıştı. Bir zamanların “Radyo dinlemeyin. Radyonun içinde şeytan var” türü tavırları bunun örnekleridir. Bugün “radyo” gibi örnekler anakronik kalsa da, bu tavır büsbütün ortadan kalkmamış, kendi temposu içinde birtakım “yenilik”lere de adapte olarak devam etmiştir. “Ahir zaman pirleri” ve “kerameti kendinden menkul şeyhler” arasında böylelerini sık sık görürüz.

Ancak, dünya tarihinin bu aşamasında doğmuş gençlerden hiç değilse bir kısmının “din” kurumundan beklediği bu türden “pir”lerin vereceği dersler değildir. Onlar da “kılavuz” ihtiyacı duyuyor, ama manevi hayatın daha derin düzeylerinde karşılaştıkları çok daha çapraşık entelektüel ya da duygusal sorunlar karşısında onlara “insanca” yol gösterecek kılavuz arıyorlar.

Son zamanlarda sözü geçen, “Deist olan”, hattâ “ateist olan” gençler onların arasından çıkıyor. Deist ya da ateist olduklarını sanmıyorum (“çoğunluk” üstüne konuşuyorsak); ama şu anda “işte İslâm” diye sunulan öğretilerin onların arayışlarına uymadığını anlamak zor değil. Hıristiyan öğretisine kayanlar da var, çünkü İsa’yla ilgili anlatılan, “insan sevgisi”ne ilişkin meselleri daha sıcak buluyorlar.

Deizm’in tarihçesi

Dante ile Boccaccio’nun eserlerini verdiği, “hümanist” düşünce tarzının temellerinin atıldığı, Rönesans’ın hazırlandığı on üçüncü yüzyılda, Batı dünyası, doğayla ve varlıkla yeni bir biçimde ilgilenmeye başlıyordu. Bu yeni ilgilenmede İbn Sina gibi Müslüman âlimlerin de payı vardı. Bilginin tek kaynağı “Vahiy”ken, şimdi sözgelişi bitkiler, hayvanlar hakkında, herhangi bir vahiyde yeri olmayan bilgiler edinilebiliyordu.

Altın üretmenin ya da edebi hayat iksiri yapmanın yollarını arayan simyagerlerin de bilmeden önemli katkılarda bulunduğu bu tip arayışlar gitgide yoğunlaştı. Copernicus, ölümünden bir yıl önce, merkezde dünyanın değil, güneşin bulunduğunu ileri sürdüğü kitabını yayımladı. Tycho Brahe güneşin tutulacağı günü önceden bildirdi. Demek bilim de kendine özgü “mucize”ler yaratabiliyordu! Bilimin yolu açılmıştı; buluşlar birbirini izledi.

Newton bir dönüm noktası olarak alınabilir. 18. yüzyıla gelindiğinde, insanlar evrenin nasıl işlediğini anlamaya başladıklarına inanmışlardı. Aydınlanma Çağı’na girilmişti. Evren, sonu gelmez bir şaşkınlık kaynağıydı. Her yeni buluş, ne kadar şaşmaz ve aynı zamanda “akılcı” bir düzenin işlediğini gösteriyordu. Evren, kusursuz bir makinaydı. Ancak, kusursuz işleyen bu makinanın herhangi bir yerinde Tanrı’nın kendisini görmek mümkün değildi. Newton da bunu söylemişti. Şöyle bir örnek vereyim, basit bir örnek: Yağmur. Daha eskiden, her şey gibi yağmur yağdıranın da Tanrı olduğuna inanılırdı. Onun için, yağmur gecikince, “yağmur duası”na çıkılırdı. Ama 18. yüzyıla gelirken Batılılar yağmur olayının nedenselliğini çözmüşlerdi. Buna “ısı”, “buharlaşma”, yani yağmurun fiziksel ögeleri açısından bakınca, onlardan başka bir şey görülmüyordu. “Bana dua ettiler” deyip yağmur yağdıran bir Tanrı yoktu.

Ama bütün bu düzen nasıl kurulmuştu? Kim kurmuştu? Sıra bu sorulara gelince “Tanrı”dan başka cevap yoktu. Bu durum, Deizm’in ve 18. yüzyılın ünlü “saat yapımcısı Tanrı” metaforunu üretti. O tarihe kadar insanlar saatten daha doğru işleyen bir makinayla tanışmamışlardı. Dolayısıyla bu kusursuz evreni kuran Tanrı’nın da böyle bir “usta” olduğunu düşündüler. Ancak, usta saati yapıyor, sonra onu kendi haline bırakıyordu. Yanında durup kolunu çevirmiyordu. Tanrı’nın da yarattığı evrenle ilişkisi böyle olmalıydı.

Batı felsefesinin Ortaçağ skolastisizmi sonrası özgürleşme sürecinin erken kurucularından Hobbes Tanrı’nın evreni yarattığını ve kurallarını, yasalarını koyduğunu söyler. Bir kere koyduktan sonra kendisinin de bunları değiştiremeyeceğini ekler. Bu görüş, Avrupa’da, 17. yüzyılın başlarında doğa bilimleriyle uğraşan çevrelerde büyük ölçüde benimsenmiş ve böylece Deizm’in yolu açılmıştı. Bir süre sonra Spinoza Ethica adını verdiği kitapta ahlâk kurallarını incelemiş ve bunları böylece düzenleyen bir Tanrı olmasa da bunların böyle olması gerektiğini söylemişti – bunun için de Yahudi cemaatinden aforoz edilmişti.

Haritanın bu tarafında, 1900’lerin ilk çeyreğinde ölen Ahmed Midhat Efendi evreni yaratan Allah’ın evrenin yasalarını da değiştirebileceğini söylüyordu. Bu da insana, gerçeklik karşısında, gerçekliği anlamak için, “iman”dan başka bir ilişki biçimi bırakmıyordu.

Bugünün gençlerinin her şeyi dinin verili hükümleri içinde kabul etmeyen kesimlerinde Deizm’in tasarladığı Tanrı’yı daha anlaşılır bir Tanrı imgesi olarak benimsemek daha akla yakın geliyor olabilir. “İftar topundan beş saniye önce zeytin yedin” ya da “falan duayı yanlış okudun” ya da “yanlış elinle taharetlendin” diyen bir “Tanrı”ya göre, bireylerin içsel zenginliğine, duygularının sahiciliğine, buna benzer şeylere önem veren bir Tanrı onların “ulûhiyet” kavramına ve arayışına daha dolgun cevap veriyordur. Bu, doğrusunu söylemek gerekirse, bir “Deizm” de değil. Ardında Deizm’de olduğu kadar bir felsefi birikim yok; daha çok dünyada varolan düşünce ikliminin sağduyuya dayalı bir yansıması. Ateizm ya da agnostisizm de değil.

Türkiye siyasî-ideolojik tarihinin önemli ve kritik bir aşamasından geçiyor. Büyük bir gerilim yaşanıyor, büyük bir kutuplaşma yaşanıyor. Böyle bir ortamda serinkanlı gözlem yapmak güç, nesnelerin biçimlerini doğru seçmek de güç. Bunları, gerilim gevşedikçe, daha iyi seçebileceğimizi düşünüyorum.

Türkiye 2002’den beri açıkça İslâmcı bir partinin, AKP’nin iktidarı altında yaşıyor. Bu parti Necmeddin Erbakan’ın tartışılmaz önderi olduğu Millî Görüş hareketinden türemiş ama ondan (çağa kendini uydurmak bakımından) farklılaştığını ilân etmişti. İktidarının ilk yıllarında öteki önemli İslâmî siyaset olan Gülen hareketiyle yakın bir işbirliği içindeydi. İkisinin siyaset yapma biçimleri birbirinin karşıtıydı. AKP parlamenter düzen içinde herhangi bir siyasî parti gibi seçmenden alacağı oyla iktidarı kazanmak üzere siyaset yapıyor, Said-i Nursî’nin başlattığı Nurcu ideoloji ve hareketin bir yorumuna dayanan Gülencilik ise devlet aygıtını içinden fethetme amacını güden bir “sızma” taktiği uyguluyordu. AKP iktidarında bu taktiğini çok daha elverişli koşullarda uygulama imkânını buldu. Bilindiği gibi bir noktada bu uyum bozuldu ve kıran kırana bir çatışmaya dönüştü.

Böylece toplum, Abdülhamid’den beri görülmemiş bir şeyi, “iktidar olmuş İslâmcı siyaset”i, varolan iki önemli akım çerçevesinde görmüş ve deneyimlemiş oldu. Ayrıca, AKP çerçevesinde, iki karşıt “İslâmî siyaset”i de gözlemledi (2013 öncesi ve sonrası AKP bambaşka iki parti görünümü verir).

Bu deneyimler siyasetin “İslâmî” olanının herhangi bir ahlâkî üstünlüğü olmadığını gösterdi.

“Çalıyorlar ama çalışıyorlar” sözü bu dönemin bir buluşu. Olanı savunmak üzere söylenmiş bir söz ama aynı zamanda pek çok şeyin itirafı gibi. “Kim kimin efendisi” kavgasının da İslâmcı olanı veya olmayanı arasında önemli bir farklılık yok.

Siyasetteki kavga (şimdi İslâmcılar ile “laikler” arasındaki çekişmeyi kastediyorum) “kültür” alanına da yansıyor, “Siyasî İslâm” özellikle buraya gelindiğinde çok güçsüz ve yetersiz, sanat alanında ciddi bir boşluk var. Bu kültürel sığlık kaçınılmaz şekilde “din anlayışı”na da yansıyor ve zaten gençlerin “deizm”e kaydığı gibi gözlemler de bu kaynaklara dayanıyor. Bugüne kadar başını örterek üniversiteye gitme hakkı için mücadele etmiş kadınlar yarın erkek dava arkadaşlarının onlara tanıdığı yerden mutlu olacaklar mı?

Böyle sorunlar, bugünün ortamında, siyaset kavgasının yarattığı sisli ortamda açık seçik görülemiyor. Ama ortalığın durulacağı bir zaman da herhalde gelecek.