Kof Hamaset

Polat S. Alpman

10 Mayıs 2018

Yıllar önce bitirim bey olarak tarif edilebilecek bir tipleme tarafından “aslında reklam bize ters” diye başlayan bir traş bıçağı reklamı vardı. Aynı fiyata başka bir traş bıçağı markasından bir tane alırken bu reklamdaki traş bıçağından iki tane alabildiğinizi anlatan bir reklam. Reklamdaki bitirim karakteri ucuz traş bıçağının da en az pahalısı kadar kaliteli olduğunu önce fabrikasına giderek yerinde incelemiş, sonra da mahalledeki gençlerin üzerinde deneyerek tecrübe etmişti. Sonuçtan memnun kalan bitirim bey, vatandaşın parası cebinde kalsın diye izleyicilere bu traş bıçağını kullanmasını tavsiye ediyordu. Çünkü bitirim bey, nobran, kaba saba, nezaketten uzak tavırları ve konuşma biçimine rağmen halkın âli menfaatini düşünen, onlar için mücadele eden kenar mahalle kabadayısıydı.

Bir reklam daha vardı. Bu reklamda ise sorgu odası gibi bir yerde oturan züppe ve özenti tavırlara sahip potansiyel müşteriye, satıcı-sorgucu kılıklı bir adam iki televizyon gösterip ikisinin de özelliklerinin ve kalitesinin birebir aynı olduğunu, televizyonlardan birinin dünyaca tanınmış bir marka, diğerinin ise tanınmamış bir marka olduğunu söyler. Satıcı birbiriyle aynı özelliklere ve kaliteye sahip olmasına rağmen tanınmış markanın 5, tanınmamış markanın ise 3 lira olduğunu söyledikten sonra “hangisini alırsınız” diye sorar. Potansiyel müşteri kendinden emin bir şekilde tanınmış markayı, 5 lira olanı alacağını söyledikten sonra satıcı, zavallı adamın yüzüne aniden sert bir tokat yapıştırır. Reklamın mesajı, müşterilerin kendi menfaatlerini düşünmek yerine tüketim kültürünün kendilerine dayattığı marka takıntısını ahmakça benimsediği, akıllarını kullanmadıkları ve apaçık gerçeklere rağmen zar zor denkleştirdikleri paralarını büyük markalara harcadıkları şeklinde özetlenebilir. Sığ, yüzeysel ama etkili bir mesaj. Türkiye’nin janjanlı zamanları…

Şimdilerde pek dile getirilmese de bir vakitler çok popüler bir cümle vardı; “burası Türkiye, yok öyle!” Burasının Türkiye olduğu muhakkak ama “öyle” olmayan şeyin ne olduğunu hâlâ anlayabilmiş değilim. Tam aksine burası Türkiye ve “öyle olmaz” denilen şeylerin pekâlâ olabildiği, yapılabildiği bir ülke. Dileyen herkes Türkiye’ye biraz içerden ve yakından baktığında, olmaz, olamaz, olabilemez denilen birçok şeyin kolayca olabildiğini görebilir. Elbette bu bir niyet meselesidir. Görmek niyetinde olan herhangi birinin göremeyeceği şeylerden değil, bilakis bütünüyle aşikar olan şeyler görmek isteyen göz, duymak isteyen kulak için ortalıkta salınıyor. Fakat bu ülkede görmek biraz göz ister.

“Burası Türkiye, yok öyle!” cümlesinin içindeki vurgu ve güç “ya sev, ya terket” hamlığı kadar açık seçik değil. Kof bir hamaseti ve lüzumsuz bir coşkuyu barındırmasına rağmen atarlı giderli tavrın kime gönderildiği hususunda bir belirsizlik var. Her belirsizlik gibi hem sıkıcı hem cezbedici, sonsuza kadar devam edebilecek bir kullanım kolaylığı. Tıpkı “bu seçim Türkiye için bir milat olacak” ezberindeki kullanım kolaylığının ferahlığı gibi.

Türkiye’de seçimleri milat görmek bir siyaset alışkanlığıdır. Bu ezberin keyfi olduğu, işine gelenin işine geldiği gibi kullanıldığı seçmenlerin neredeyse hepsi tarafından bilinir. Ayrıca bu ezber, seçmenlerin umut ve korku, neşe ve endişe arasında salınmalarını kolaylaştıran malzemelerden biridir. Elbette ortada bir milat yok, herhangi bir şeyin milat olup olmayacağını, sahici bir merak duygusuyla merak eden bir seçmen de yok. Halkın yüce menfaatleri için mahallenin gençlerini kobay olarak kullanacak bitirim beyler de yok. Kendisini tokatlamaya hazır olan satıcının karşısında tokat yemeye ve yine de pahalı olanı almaya hazır müşteriler de yok. “Burası Türkiye” denildiğinde herkesin zihninde oluşan ortak bir imaj da yok. Yine de bir milattan bahsetmenin birçok saçmalığı normalleştiren bir tarafı var. Çünkü umut ve korku, neşe ve endişe arasında gidip gelen memleketin halet-i ruhiyesi, normalliğin ne olduğunun bile unutulduğu bir zamana erişmeyi başardı. Bu başarının arkasında söylenebilecek her şeyi hızla berhava eden distopik bir çukur var. Kendisinden başka hiçbir şeye dönüp bakmaya izin vermeyen, kıskanç, saldırgan ve histerik bir çukur. Burayı dışardan bakıp anlamaya çalışmak da beyhude bir çaba. Çünkü dışardan bakarak anlayabilmeyi sağlayan hiçbir sözün bağlamı, hiçbir duygunun sahici bir anlamı ve karşılığı kalmadı.

Bu nedenle Türkiye, dışına çıkarak bakıldığında anlaşılabilecek bir ülke değil.

İçerden bakınca da anlamak acı veriyor.

“Alın teriyle rızkını kazanan işçi” denildiğinde, çalıştığı berbat koşullara, aldığı ücretin ihtiyaçlarını karşılamamasına ve mutlu bir gelecek hayali olmamasına rağmen aşkla ve kendi yalanlarına tutkuyla iman ederek çalışmaya devam eden, patronunu biricik velinimeti olarak gören işçinin kastedilmesi gibi.