Anasayfa > Haftalık Yazılar > Roboski: AİHM’de Sonun Başlangıcı

Roboski: AİHM’de Sonun Başlangıcı

Ela Bilgen

27 Mayıs 2018

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kurulduğu günden bu yana, Avrupa Konseyi üyesi ülkelerdeki milyonlarca insan için, uğradıkları hak ihlalleri karşısında son bir umut, bir son çare olarak görüldü. Bu yaklaşım da sağlam bir temele dayanmaktaydı, zira Mahkeme’yi kuran Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bireylere ilk kez, devletleri bir yargı merciine şikâyet etme şansı tanıyordu. Bu büyük yenilik sayesinde bireyler artık bir uluslararası ilişkiler aktörü, uluslararası hukuk kişisi hâline gelecekti. Bunun anlamı, kamu gücüyle donanmış devlet yetkilileri karşısında bireyin bundan böyle tek başına ve savunmasız olmayacağıydı. Birey artık devletler, uluslararası örgütler ve küresel şirketlerin oyun sahasına dâhil “edilmişti”.

Ancak bu dâhil edilmenin, uygulamada, Sözleşme imzalanırken kurulan hayalle uyumlu gitmediği pek çok zaman oldu. Yine de şimdiye dek, 17 Mayıs’ta AİHM tarafından verilen Roboski kararı kadar açık bir uyumsuzluğa tanık olunduğunu söylemek zor. AİHM, yurttaşı olduğu devletin askeri gücü tarafından bombalanan insanlarla ilgili başvuruyu, birkaç önemsiz belgenin eksikliği nedeniyle kabul edilemez buldu. Bir belgenin önemsiz olup olmadığını söylemek, hukuk önünde, sıradan insanlara tanınmış bir hak/yetki/yeterlilik değil. Ama hukuki olmaya “yetmeseler” de siyasallıkları gereği sıradan insanlar da kendilerini ilgilendiren bir dava hakkında bir kanıya varabilir. Bu açıdan Roboski kararını detaylandırmak, ihlalin ağırlığı karşısında, eksik belgelerin ne denli önemli olduğuna karar vermeye de katkı sağlayacak.

28 Aralık 2011 gecesi Şırnak’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bombardımanı sonucunda 34 sivil hayatını kaybetti. Aralarına 19 da çocuk vardı. Olaydan sonra Genelkurmay Askeri Savcılığı “önlenmesi mümkün olmayan bir hata sonucunda”, bombalananların terör örgütü mensubu zannedildiğini belirterek kovuşturmaya gerek olmadığına karar verdi.

Mağdurlar askeri mahkemeye itiraz etse de itirazları reddedildi. Bunun üzerine 2014’te, katliamdan sağ kurtulanlar ve ölenlerin yakınları “yaşam hakkı ve insan haysiyeti ile bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiği” gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulundu. Mahkeme başvuruda bazı eksikliklerin olduğunu belirterek bunların tamamlanmasını istedi. Ancak 40 başvurucunun bazılarının kimlik ve adres bilgisi, bazılarının avukat vekâletnameleri ve dosyayla ilgili daha önce verilen savcılık ve mahkeme kararlarından oluşan bu eksik belgeler, tanınan süreden ancak iki gün sonra Mahkemeye teslim edildi. Bunun yanı sıra başvurucuları temsil eden toplam 32 avukatın biri tarafından, gecikmenin mazereti olarak sunulan sağlık raporu da, rahatsızlığın “ağır bir hastalık” olmaması ve başvuru formunda başka vekillerin de imzası olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmedi.

Başvurunun bu şekilde reddedilmesinin ardından dosya AİHM’e götürüldü. Ancak geçtiğimiz günlerde AİHM, “iç hukuktaki süreçte birçok avukat tarafından temsil edilen başvurucuların, AYM’ye bireysel başvuru yaparken öngörülen süre ve şekillere uymakla yükümlü olduklarına” kanaat getirdi. Bu nedenle de Anayasa Mahkemesi’nin kararında “keyfi veya mantıksız hiçbir şey görmemekte” olduğunu belirtti ve sonuç olarak iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğu gerekçesiyle başvuruyu kabul edilemez buldu.

Aslında AİHM şimdiye kadar pek çok kararında, ihlale uğrayan mağdurlar lehine iç hukuk yollarının etkin yürütülmemesinin onur kırıcı muamele sayılacağını, yani yeni bir hak ihlali yaratacağını ifade etmişti. İç hukuk süreçlerinin etkin yürütülmemesi devletin söz konusu hak ihlalini etkin bir biçimde soruşturmaması, sorumluları ortaya çıkarmak için yeterince çaba sarf etmemesi, hatta sorumluları korumaya çalışması, ihlali etkin biçimde yargılamaması, ihlalin sorumluluğunu üstlenmemesi, mağduriyeti telafi etmekten kaçınması ya da yeni bir mağduriyeti önlemek için gereken tedbirlere yanaşmaması anlamına geliyor.

Roboski davasında kurban yakınlarına tekrar tekrar yaşatılan acıların onur kırıcı muamele sayılmaması için hukukçuların çaba sarf etmesi gerekir. Yaman Akdeniz ve Kerem Altıparmak tarafından hazırlanan ve AİHM’e sunulan başvuru metninde olay esnasında ambulans çağrılmasına rağmen ambulansların olay yerinin yakınlarında bekletildiğini belirten tanık ifadeleri yer almakta. Yaralı yakınlarını sırtlarında taşımak zorunda kalan aileler, toprak altından çocuklarının “parça”larını çıkarmak zorunda kalan ebeveynler ve bölgeye bir türlü gelmeyen kurtarma ekipleri de basında olmasa bile hem başvuru metninde hem de TBMM Komisyon Raporu’nda yer alıyor. Bunun yanı sıra daha sonra olay yerinde hiçbir soruşturma yapılmadığı da yine başvuru metninde ifade ediliyor.

Anayasa Mahkemesi’nin ret kararına karşı oy belirten Mahkeme üyesi Osman Paksüt de 34 kez yaşam hakkı ihlalinin yapıldığını, 34 vatandaşın kamu gücü tarafından yanarak ve parçalanarak ölümüne sebebiyet verildiğini ve son ulusal inceleme yeri olarak Anayasa Mahkemesi’nin önünde duran dosyanın “esasının önemine binaen şekil şartlarının azami derecede esnek yorumlanmasının hakkaniyete daha uygun düşeceğini” ifade etmişti.

Olayın tüm ağırlığına rağmen AİHM de alelacele ve şekil takıntılı verdiği kabul edilemezlik kararıyla etkin soruşturma yapılmamasına ve mağdurlarla yakınlarının onur kırıcı muameleye tabi tutulmasına katkıda bulunmuş oldu. Ama temel hukuk derslerinde çarpıcı bir bilgi öğretilir: Hukuktan beklenen adalet değil, öncelikle toplumsal düzenin sağlanmasıdır. Bunu yaparken de hukuk, arkasında muktedirin zor gücünü barındırır. Bu nedenle her ne kadar sıradan insanları isyan ettirse, Anayasa Mahkemesi üyesine karşı oy yazdırsa da hem Anayasa Mahkemesi’nin hem de AİHM’in “hakkaniyeti” sağlamamış olması, içinde yaşadığımız siyasal örgütlenme çerçevesinde “keyfi ya da mantıksız” değil.

ABD hegemonyasıyla belirlenen liberal siyasal örgütlenme biçimimiz uluslararası kurumsallaşmasının ilk adımını 1944’te IMF ve Dünya Bankası’yla atarken, Avrupa özelinde bölgesel kurumsal yapısını da 1951’de kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, günümüzün AB’siyle oluşturdu. Diğer adım 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler sistemiyle atıldı ve 1949’da Avrupa Konseyi’nin kurulması da buna paralel biçimde gerçekleştirildi. 1948 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’yle 1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi aynı kurucu mantığın ürünleriydi ve eşitlik ve özgürlük idealine ulaşmak için sıradan insanlardan, tahakkümün ve eşitsizliğin kaynağı olan muktedirlerce kendilerine verilen bu araçları kullanmaları istendi. Elbette sunum/şekil önemliydi ve bu belgeler bir rica değil, lütuf olarak görücüye çıkarıldı.

Son yıllarda giderek yoğunlaşan IMF karşıtlığı ve AB düşmanlığının yanı sıra, zamanında ikna edici unsurlar olarak iş gören BM sistemi ve AİHM’e yöneltilen itirazlar ABD liderliğinde kurulan siyasal örgütlenme biçiminin yıkılmakta olduğunun işaretleri. AİHM önünde biriken binlerce dosya karşısında 2010’dan beri üye devletler zirve üstüne zirve yaparak Mahkeme’yi reforme etmeye çalışıyor. Biriken iş yükünün kaynağı yine kendilerinden kaynaklanan hak ihlalleri değilmiş gibi, dosya sayısını azaltmak için akıllarına gelen ilk çözüm yolu bireysel başvuru koşullarını sınırlandırmak oldu. Bu yolda atılan ilk adım iç hukuk yollarının tüketilmesini zorlaştırmaktı. Türkiye’nin 2010’da Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunu açması bu açıdan rastlantı değil.

Bunun yanı sıra başvurucunun, iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından dosyasını Mahkeme’ye sunması için kendisine tanınan süre altı aydan dört aya düşürüldü. Kabul edilebilirlik kararınınsa üç yargıç yerine tek yargıçla alınabileceği uygun görüldü. Elbette bu reform yöntemlerinin görüşüldüğü “üst düzey” toplantılarda, uluslararası hukuk kişisi olduğu söylenen bireyler ya da onların temsil edenler yer bulamadı.

Roboski kararı da neredeyse on yıldır Mahkeme önündeki dosyaları azaltmaya odaklanan bu reform çabaları neticesinde yeterli inceleme yapılmadan hızlıca alınan kabul edilemezlik kararlarının sonuncusu oldu. Ancak Roboski, bireylerin devletler karşısındaki ikincil konumunu öyle açıkça gözler önüne serdi ki bu kez AİHM’in aceleciliği kendi itibarına ve ikna edebilirliğine mal olmuş görünüyor.