Anasayfa > Haftalık Yazılar > Abdülhamid Yüceltmesi

Abdülhamid Yüceltmesi

Murat Belge

29 Mayıs 2018

Geçen gün T-24’te günümüzün AKP ve Davutoğlu-Erdoğan kökenli Osmanlıcılık modasına değinmiştim. Atatürk’ün uyguladığı politika Osmanlı’yı unutturarak silmek temeline oturuyordu. Bir yandan, militarist ideoloji “fütuhat” kavramının çekiciliğini de yadsıyamadığı için, Kanuni’ye kadarki padişahların övgüsüne izin vardı.

Değindiğim o yazıda da söylediğim gibi dünyada herkes kıvanç duyulacak bir geçmişe sahip olmak ister. Ama hiç kimsenin geçmişi yalnızca kıvanç duyulacak olaylardan meydana gelmez. Ayrıca, bir konjonktürde belirli nedenlerle övgüye değer bulunan davranışlar başka bir konjonktürde değer kaybedebilir. Örneğin Amerika’da ellilerde çekilen bir Kızılderili filminde gördüğümüz (John Wayne’de cisimleşen) değerleri bugün kabul ettirmek mümkün değildir.

AKP, Atatürk’e karşı Osmanlı’ya değer kazandırmaya çalışıyor. Ancak bunu yaparken aynı tek-yanlı ideolojik yaklaşımı ve gerçekdışı tarih yazma yöntemini benimsiyor.

Tayyip Erdoğan Boğaziçi üstündeki köprüleri üçledi ve üçüncü köprüye de Yavuz Sultan Selim adını uygun gördü. Bu adın bu ülkede yaşayan Alevi nüfusu inciteceği belliydi; ama bu olgu Erdoğan’ın fikrini değiştirmedi.

Yavuz Sultan’ın Osmanlı tarihinde yeri nasıl bir yerdir? Bunun cevabına lakabından başlayabiliriz.

“Yavuz”, bundan böyle bir erkek adı haline gelse de, pek sevimli bir anlamı yoktur. Yabancı dillerde söylenen “Selim the Grim” sözü bizde kaybolan anlamı daha iyi verir.

Mısır’ın fethi Osmanlı için çok iyi olmuştur; devletin gelirlerini artırmıştır. Bunun getirdiği, “uzak Asya’ya açılma” imkânı değerlendirilmediği halde şüphesiz faydalı olmuştur. Bu nedenle de Selim’in olumlu bir yeri olduğunu söyleyebiliriz.

Ama “iktidar hırsı” için aynı şeyi söylemek, bugünkü değerlerimiz çerçevesinde, mümkün mü? Babası II. Bayezid’i tahttan indirdikten sonra Edirne’ye giderken zehirlettiği iddiası büyük bir ihtimalle doğrudur. İki kardeşini de öldürmüştür. Bunlardan Ahmed’le taht kavgasına girmiştir ve çağının değerleri çerçevesinde eylemi hoş görülebilir. Ama öbür kardeş, Korkut’la, birbirlerine zarar vermemek üzere ant içmişlerdi ve Korkut andını bozmamıştı. Kardeşleri ve onların oğulları derken, Selim on kadar şehzadeyi öldürtmüş oldu. Tabii bu daha sonra idam edilen kırk bin kadar Alevi’nin yanında çok küçük bir sayı ama bunlar kendi ailesiydi. Böylece, “Yavuz” adını hak kazandı.

Erken dönem padişahları arasından I. Selim’i seçerek öne çıkarmak, çıkaranlar açısından, bir tavır alış olarak değerlendirilebilir elbette. Geçmişe olduğu kadar bugüne karşı da alınmış bir tavır.

“Bugün” sözkonusu olduğunda, AKP’nin ama öncelikle Tayyip Erdoğan’ın, muhtemelen Necip Fazıl etkisinden gelen bir Abdülhamid yüceltmesi var. Abdülhamid’in bir “dizi kahramanı” olmasına kadar uzanan bir yüceltme (ve tabii tarihin delik deşik edilmesini de içeren).

Abdülaziz’in Hal’inden sonra padişah olan dört kişi de Abdülmecid’in oğullarıydı, yani kardeştiler. V. Murad, II. Abdülhamid, V. Mehmed (Reşat) ve VI. Mehmed (Vahideddin). Bunların arasında en güçlü kişilik olarak Abdülhamid öne çıkar. İyi bir eğitim almamıştır (son dönem şehzadeleri arasında bu durum neredeyse bir kural olmuştur); buna rağmen, dünyayı iyi izlediği anlaşılır. Akıllı bir adamdır. Kendisini daha yakından tanıyanları, sonuçta düşman olsalar bile (örneğin Hüsamettin Ertürk veya Fethi Okyar) etkisi altına alan güçlü bir kişiliği vardı.

Ama Abdülhamid bugünkü iktidarın onu sokmaya çalıştığı kıyafete uygun bir “İslâmcı” falan değildi. Verili koşullarda en fazla başarı şansı olduğunu düşündüğü için İslâmî bir politika uygulamaya karar vermişti. “Halife” unvanını da bu nedenle öne çıkarmıştı. Göçen imparatorluğun Avrupa kıtasında kalabilmiş toprakları üzerinde yaşayan Müslüman nüfuslar vardı: Boşnaklar, Pomaklar, Torbeşler gibi. Arnavutlar’ın çoğu Müslüman’dı. Doğu ise tabii ezici ağırlıkla Müslüman’dı. Abdülhamid’in Muhafız Alayları’nın kompozisyonuna bakmak, bu siyasetini anlayacak anahtarı verir. En kalabalık kesim Arnavutlar, ikinci sırada Araplar’dır. Sonra Kafkasyalılar, Kürtler gelir (doğuda Hamidiye Alayları da gene aynı politikanın ürünü).

Bunlarla kaldığı kadarıyla imparatorluğu bir arada tutmayı amaçlarken bir de başka hesap yapıyordu: Berlin Antlaşması’nın ardından erken Batılılaşma’nın örnek aldığı ve ittifak kurduğu (örneğin Kırım Savaşı) Britanya ve Fransa’dan uzaklaşıp Almanya’nın dümen suyuna girmişti. Yani liberal-demokratik Avrupa’dan despotik Avrupa’ya geçmişti. Bu “liberal-demokratik Avrupa” aynı zamanda en büyük “kolonyalist” kampı oluşturuyordu ve kolonize ettikleri geniş topraklarda yaşayan çok sayıda Müslüman vardı. Abdülhamid, Halife olmanın manevi otoritesini kullanarak sömürgelerde ayaklanmalara yol açabileceğini ima ederek “Düvel-i Muazzama”nın bu en güçlü iki devletini bir tür tehdit altında tutmaya çalışıyordu. Akıllı bir adam olarak bunun gerçekte etkili olmayacağını herhalde tahmin ediyordu. Onun için böyle bir şeye hiç teşebbüs etmedi. Sonra, Birinci Dünya Savaşı’nda, Sultan Reşat’a böyle bir iş yaptırdılar, bir “cihad” çağrısında bulundurdular. Kimsenin kılı yerinden oynamadı. Ama Abdülhamid bu yanlış adımı atmadı.

Ama bunlar Abdülhamid’in bir “İslâmcı” olduğu anlamına gelmiyor. Müslümanlık onun için bir amaç değil, bir araçtı. Osmanlı hanedanından bir padişah olarak elbette muhafazakâr bir dünya görüşüne sahipti; ama dinî fanatik hiç değildi. Şarabın, konyağın en niteliklisini çok iyi bilir (ve aslında hanedanın geleneklerine uygun olarak) ve hele akşam yemeğinden sonra konyağını eksik etmezdi.

Batıcı kesimin “kızıl sultan” edebiyatını haklı gösterecek bir gaddarlığı yoktu ama melek de değildi. Midhat Paşa’ya yaptıklarının hoşgörülecek yanı yoktur. Hayatını “paranoya” derecesine varan vehimlerle geçirdiği halde (ve sonunda –çoğu paranoyak gibi– haklı çıktı) elini kana bulamamak konusunda dikkatli davrandı.

Bu vehimler yüzünde yarattığı “Jurnal” rejimi onaylanamaz. Her şeye kendi karar verme tutkusu yüzünden nesnel ölçütlerle çalışan bir “devlet sistemi” kurulmasını engellemesi mazur görülemez.

“Görülemez” diyorum ama bugün bazılarımıza kusur gibi görünen şeyler birilerinin gözünde de başlıca “erdemler” olabiliyor.