Anasayfa > Haftalık Yazılar > 24 Haziran Seçimi

24 Haziran Seçimi

Murat Belge

19 Haziran 2018

24 Haziran’a beş gün kala, gidişata biraz uzaktan ve biraz da “kuş bakışı” bakıldığında, “AKP’nin 1946’sı” diyebileceğim bir konjonktür görüyorum. 1946’da, ilk serbest seçim, söylendiği kadar “serbest” olmamak üzere yapılırken, “tek” parti, CHP, aslında tükenmişti. Görebildiğim kadarıyla AKP ve “Reis”i de tükenmiş durumda. MHP ittifakı ile girilen seçimde, seçimin kritik kenti İstanbul’da, “çeşni” olarak Tansu Çiller sunuluyor AKP seçmenine. Bu, başlı başına, bir “tükenmiş-lik” göstergesi - ama türünün tek örneği değil. Örneğin Tayyip Erdoğan, bir “seçim vaadi” olarak, kazanınca OHAL’i kaldıracağını vaad ediyor! Yani, her türlü demokratik teamülü çiğneyerek bugüne kadar uzattığı uygulamayı sona erdirmek, Türkiye halkına yeni “lütuf”larından biri olacak. Kendisinin sorumlu olduğu uygulamalara son vermeyi kim vaad edebilir? Tükenmiş birinden başka?

Tayyip Erdoğan bu tür ya da başka tür, kendi eksiklerinin kolay bilincine varan biri değil. Böyle olmasına rağmen, seçimi bu şekilde öne alması, geçen zaman içinde işlerin kendisi açısından pek parlak gitmeyeceğini sezmiş (ya da “biliyor”) olmasının bir sonucu olmalı. 

Dış politika iyice berbat bir durumda ve bu konuda bir “1946” karşılaştırması yapmak da anlamlı ya da doğru değil. Evet, 1946’ya gelirken CHP birçok bakımdan tükenmişti ama dış politika çevresinde doğru kararlar verme yeteneğini kaybetmemişti. Bu “doğru” kararların başında zaten “çok-partili düzen”e ve ona uygun bir seçim sistemine geçmek gelir. Bugün dahi bazı Kemalistler bu kararın fazla erken olduğu için yanlış bir karar olduğunu savunurlar. “Erken”lik konusunda İnönü kendisi de onlara hak verebilirdi. Ancak savaş faşizme karşı demokrasinin zaferiyle sona ermişti; iki dünya savaşı arasında kurulmuş otokrasiler gevşiyor ya da o anda neye dönüşecekleri pek tahmin edilemeyen “Halk Cumhuriyetleri”ne dönüşüyorlardı. Birleşmiş Milletler kuruluyordu. İnönü, bu demokratik gidişe Türkiye’nin katılmasını önlemeye hakkı olmadığını düşünerek karar verdi. Doğrusunu da yaptı.  

Oysa biz şimdi bütün dünyayla kavgalı olmak bir yana, yüzümüzü de demokrasiye değil, popülist bir faşizme dönmüş, o yöne hamle etmekteyiz. Dünyanın büyük kısmıyla kavgalı oluşumuzun temelinde bu tavır var. Biri diyebilir ki, “Canım, o zaman demokrasiye doğru bir gidiş varmış, İnönü de onu dikkate almış. Ama şimdi faşizan popülizme gidiyor dünya - Erdoğan da bu akıma ayak uydurdu. Yani gene global gidişle uyumluyuz.”

Bu, doğru bir akıl yürütme değil. Çünkü söz konusu faşizan popülizm geçici bir eğilimdir; aslında iki dünya savaşı arasında benzeri görülmüştür. Ama sonunda çatışınca bu faşizm ve yavruları yıkılmıştır. Dünyanın şimdi içinde olduğu buhrandan çıkış da demokratik doğrultuda olacaktır.  

Bunlara ek olarak, Erdoğan’ın aşkla istediği, muhtemelen birçok davranışının da nedeni olan “İslâm Dünyası’nın Önderliği” konusunda da hiçbir başarı yoktur.

Erdoğan’ın bu alanda haklı çıkışları olmadı değil. Ancak bunlar onun Müslüman dayanışması anlayışıyla sınırlı. Ortadoğu’da Müslüman halkın ciddi zulme uğradığı kesin olmakla birlikte burada gerçek anlamda bir önder olabilmek için bunları aşan bir “insanî etik” platformunda durmak gerek. Kendi yönettiği toplumun hukuk hayatını böylesine altüst etmiş bir siyasetçinin de öyle bir platformda kendine basacak yer bulması mümkün değil. Yani, uzun lafın kısası, Erdoğan’ın dış politikada oynayabileceği olumlu bir rol de yoktur. Burada da tükenmiştir. Daha doğrusu, “kendini tüketmiştir.”

Türkiye’de “İslâmcı polika”nın önderi... Dünyada “önder” olmaktan vazgeçtik; Türkiye’de böyle mi? Ben bu konularda karar verecek biri değilim. Ama büsbütün habersiz de değilim. İzleyebildiğim kadarıyla İslâmî değerleri benimseyen, bunların geçerli olduğu bir hayat yaşamak isteyen Müslümanlar da AKP’nin ve “Reis”inin bu değerler karşısında takındığı tavırdan mutlu değiller. Böyleleri küçük bir azınlık olabilir, ama bence önemli. 

“1946” deyince, insanın aklına gelen olaylardan biri de seçim sonuçlarıyla oynanmış olması. Bunun gerçek olduğunu anlatan sayısız söylenti, hikâye var. Zaten “açık değil gizli sayım” gibi bir sistemden ne bekleyebilirsiniz (OHAL altında seçimden ne beklenebileceği gibi)? Cumhurbaşkanı, “Bakın bunu size söylüyorum, dışarıda söylemem” diye konuşuyor ve “markaj”dan söz ediyorsa, bundan ne sonuç çıkabilir?

“Psikolojik zaman”, doğanın zamanından ya da tarihin zamanından farklı işliyor. Ben şimdi “AKP ve Reis’i tükendiler” tezini ortaya atan bir yazı yazdım ve bunun doğruluğundan bir şüphem yok. Ama bunu “tarihî” diye niteleyeceğim bir düzlemde söylüyorum. Bu, 24 Haziran’da oy verecek şu kadar milyon Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı ve seçmeninin vardığı sonuç değil herhalde. O yurttaş ve seçmenlerin bu karara varması bir yığın farklı, bir kısmı kişisel sorunlara bağlı ve toplumun süreçleri ağır yürür, ağır sonuçlanırlar. Psiko-sosyal saat, takvimin 24 Haziran günü hangi noktaya varmış olur, bilemiyorum, ama Tayyip Erdoğan iktidarı kendi tarihî terminaline gelip dayandı. Bunu görebiliyorum.