Anasayfa > Haftalık Yazılar > “Haklılık” Hâlleri

“Haklılık” Hâlleri

Derviş Aydın Akkoç

20 Temmuz 2018

Alıcısında karıncalanmalar yaratan, huzursuzluk veren tipik bir Elias Canetti cümlesi: “Haklı olan ve bunu bilenlerden yayılan o öldürücü can sıkıntısı. Gerçekten akıllı olan, haklılığını saklar.” Soğuk bir akıntı gibi keskin, yadırgatıcı etkisi yüksek, düşünceye sapalardan taciz atışlarında bulanan, iç bağlantıları minerallerle yüklü, sorgulatıcı gücünü sakinliğinden alan bir Canetti cümlesi bu da... Kendi haklılığının bilincinde olan bir öznenin haklılığını saklaması, geri planda tutması nasıl mümkün olabilir? İster gündelik hayatın bermutat işleyişinde olsun isterse dört başı mamur politik hukuki mevzularda olsun, kolay mıdır haklı olmanın verdiği zevkten kendini mahrum etmek, akıllıca davranıp da haklılığı saklı tutmak? Öyle ya, kişinin karşısına haklı olmanın verdiği bir meşruiyete dolayımlanan bir fırsat çıkmıştır; can sıkmak pahasına da olsa, ucu gevezeliğe varır şekilde konuşmak, fikirsizce eylemek için... Kendine has ürkütücü ferasetiyle pek çok şeye tahammülü vardır da Elias Canetti’nin ahmaklığa hiç ama hiç katlanamaz: mutlak bir haklılığa yaslanarak konuşmak ve eylemek can sıkar çünkü ahmakçadır... 


***

Haklı olduğunu düşünen kişinin çoğun sorgusuz sualsiz içine yerleştiği bir haklılık sahası da vardır tabii, arazisinde can sıkma bitkilerinin yeşerdiği, söylem devşirilen, sınırlarından asla çıkılmayan çorak bir sahadır bu. Haklı kişi, dünyayı kendi haklılık alanı ve bu alanı dışarıdan yaratan haksızlıklar alanı olarak tahayyül eder: özne kendi geçirimsiz alanında genellikle yüksek sesle konuşur çünkü haklıdır, sadece ve sadece kendisi konuşur çünkü yine haklıdır, söz ve eylemleri manasız taşkınlıklar, sembolik ve fiili şiddet içerir çünkü yine haklıdır. Haklı olduğunu bilen kişinin yapacağı son şey kendine bakmaktır. Dinlemekten ziyade konuşan, haklılığının tanınmasını, fark edilmesini değil, teyit edilmesini talep eden haklı özne kapalı devre işleyen, kendine gömülüp sarmalanmış bir zihne sahiptir. Belli başlı melekelerin köreldiği bu taşlaşmış zihin, haklı olma duygusundan el alarak, boyuna ve çoğun mesnetsiz gerekçeler ve bahaneler üretir, abartıya kaçar, haksızlığa yol açan “nedenler” üzerine zerre tefekkür etmez çünkü daha kolay olan daima “sonuç”lardır. Nedenleri hasıraltı eden, yalnızca sonuçlarla yetinen tavır, haklılık durumunu sabit kılarken haksızlığı yaratan koşulları da olduğu gibi bırakır. Nedenleri kavramaktan uzak bir şekilde haklılıkta ısrar etme edimi değişimin değil, statükonun değirmenine su taşır: bir çeşit zihinsel konformizm.

***

Bu zihinsel konformizmle iç içe geçmiş, onu tamamlayıp taçlandıran, can sıkıntısının kat sayısını artıran manevi bir konformizm de iş başındadır: Haklılığının sonuna kadar farkında olan özne her durumda suçsuz ya da kabahatsiz bir öznedir. Başarısızdır çünkü... Yenilmiştir çünkü... Mağdur olmuştur çünkü... Yetersizdir çünkü... Hınçlı yahut hiddetlidir çünkü... Haklıdır: Her duruşmadan aklanarak, cezasız, maliyetsiz ve külfetsiz çıkar. Nitekim onu haklılık konumuna yerleştiren “dış dünya” tamamen haksızlıklar üzerine kurulmuştur. Öte yandan, haklı kişinin konuşma ve kendini ifade etme biçimleri tartışmaya ve iletişime olanak tanımaz. Haklılıkta inat, mütehakkim bir ruh halinden beslenir. Bu mütehakkim ruh hali, haklı kişiyi bir tür hakikat makamına taşır. Bu makamda ancak kıyıcı yargılar, çemkirmeler, dudak bükmeler vardır: burada dünyaya, parçası olsun olmasın herkese kara çalmanın keyfi sürülür, yetersizlikler ve eksiklikler sevilir, yetkinlikler kapı dışarı edilir...

***

Kendi haklılığını bilen ama başkalarının haklılıklarına olduğu kadar haksızlıklarına da asla pirim vermeyen, haksızlığın nedenleri, onu oluşturan dinamikler üzerine kavrayış geliştirmeyen, mevcut koordinatlarından bir milim sapmayan özne esasında pasif ve zayıf bir öznedir. Her şey gibi bu kişilerin oluşturduğu toplu kümenin agresif-negatif dalgalanmaları da yönetilmeye gayet müsaittir. Homurdanan, can sıktığı kadar canı da sıkılan haklı kişilerin imdadına bilhassa iktidar yetişir. Foucault mu söylüyordu, her toplum hak ettiği rejimde yaşar diye...