Anasayfa > Haftalık Yazılar > Ailenin Sürüp Gidişine Bakarken (I)

Ailenin Sürüp Gidişine Bakarken (I)

Orhan Koçak

16 Ekim 2018

Bu kişiyi sadece kamusal kimliğiyle tanımışızdır, kendi çabasıyla, kişisel yeteneğiyle elde ettiği bir konumun sahibi olarak: diplomattır, bulunduğumuz köyün en iyi demircisidir, köşe yazarıdır, antrenör, şair. Ama bir ailesi de olabileceğini düşünmemiştik: hepimiz onu bir kişi olarak tanıyorduk, herkesin sadece “kendisi” olarak boy gösterdiği bir kamusal platform üzerinde. Ama bir gün adam (ya da kadın) bütün bir ailesiyle çıkagelir, deyim uygunsa bütün bir ağırlaşmış hinterland ile: kişinin bir geçmişi vardır, bir aidiyeti, özel mecburiyetleri: belki en sivrilmiş temsilcisi olduğu, ama o yokken de devam edecek bir “çıkar örgütlenmesinin”, bir kolektif sağ-kalma mekanizmasının dişlilerinden biri gibidir sadece. Daha önce o kamusal, özel-çıkar-dışı platformdan bize seslenirken bir öz-kardeşi bile olabileceğini aklımıza getirmiyorduk – ama şimdi en çok arka sırada oturan teyzesine ve asıl göremediğimiz amcasına benzediğini seziyoruz.   

Bu atavizmi Türkçe yazının ilk “modernisti” sayabileceğimiz Ahmet Hâşim (Güven Turan öyle diyor) şimdi başlığını hatırlayamadığım ama kolayca bulunabilecek bir denemesinde anlatır. Adam Hâşim’in edebi buluşmalardan ahbabıdır, ama uzunca bir süredir ortalıkta görünmüyordur. Frankfurt Seyahatnamesi yazarı, eski dostunun taşraya, o zamanın Yeşilköy’üne çekilmiş olduğunu öğrenir ve habersiz ziyarete gider. Hayal kırıklığı, skandal: daha birkaç yıl öncesinin bu en cevval, nükteli konuşmacısı 1920’li yılların kırsal Florya’sında “tabiata karışmıştır”. Üstü başı gübre kokmaktadır, saç sakal birbirine girmiştir ve önemli sözler söylemeyi unuttuğu yetmezmiş gibi, galiba bir karısı veya yeğenleri de vardır. Göl Saatleri şairi, böylece 19. yüzyıl sonu Fransız geri(ci)liğinden tevarüs ettiği o atavizm (kalıtım, ırsiyet) düşüncesini doğrulamış olmanın tatmini içinde, kendisine bir atlı araba çağırtır ve Çekmece gölünden Beyoğlu’na doğru yollanır.

Bizim (?) baktığımız şahsiyetler halasız ve eniştesiz çıkmışlardı sahneye. Lenin’in bir ağabeyi olduğunu biliyorduk, ama daha önemlisi öldüğünü de biliyorduk – tam böyle söylemesek de İliç’in o ölümün içinden sıyrılarak “Lenin” haline geldiğini seziyorduk: ailesine değil, kamuya cevap verdi, kendi deyişiyle işçi sınıfına. Onun yüz seksen derece karşıtını ele alalım: Proust bir anne çocuğuydu (hatta “annanne”): ama yazdığı kitap, o vıcık içsellikten, bedensellikten derece derece ve talafisizce uzaklaşmanın, kopmanın ürünüdür. Ancak o kopuş (1900-1904) kesinleştikten sonra anlatılabilmiştir uyku öncesi anne öpücüğü ve çaya batırılan madlen bisküvisi. Bellekle ve alışkanlıkla ilgili teorik şeyler.

Siz Jean Jaures’in bir kardeşi veya bir annesi olup olmadığını biliyor musunuz. Ve Makbule Atadan da Atatürk’ün sofrasında sadece birçok kişiden biriydi, tam müdavim bile değil.

***

Ama hayatın saldırısına ancak ailelerinin yardımıyla, onlarla birlikte karşı koyabilen, böyle direnebileceğine inanan on milyonlarca insan? Çeşitli sofralara, en çok da “güneşin sofrası” gibi bir deyime yabancı olan milyonlar? Bu sorunun bizi aştığını kabul edelim ve bir çıkar örgütlenmesi olarak ailenin çürüyüşü ile ilgili en acıklı metinlerden birine dönelim.

Adorno Minima Moralia’nın hemen ikinci fragmanında (“Çimenli Tümsek”; kitap, alt başlığında da söylendiği gibi, hasar görmüş hayatla ilgilidir, açık bir yara olarak hayatla) eskiden kendi kişiliklerini ana babaya karşı çıkarak elde etmiş bir kuşağın şimdi ebeveynin zavallılaşmasıyla, topyekun pejmürdeleşmesi ve muhtaçlaşmasıyla başa çıkmak durumunda kaldığını anlatır. Kuşak çatışmasının, inkârın, itirazın, isyanın altındaki toprak çekilmiştir: karşı tarafta kuvvetli bir şey yoktur, sadece kendileri himmete muhtaç bazı zavallılar, eprimiş hırkalarıyla ortalıkta dolaşan. Oğullarının polis müdürlüğünde bir iş bulmasını bekliyorlardır bu bir zamanın antika tüccarları, kızlarının ya Sosyal Demokrasiden ya da Nasyonal Sosyalistlerden sağlam bir kapı bulmasını. Pazu önem kazanır.

Şüphesiz Adorno’nun bu betiminin bir zamanı, bir tarihi var: 1920’lerin ve 1930’ların canhıraş enflasyon dönemi, geç Weimar, erken Nazizm. Köklü şarap tüccarının oğlu Walter Benjamin bile gazetelere yazdığı tanıtım yazılarıyla iki yakasını bir araya getiriyor. Ve üstelik “eş”leri, onlardan doğma çocukları ve kendisinden de daha yoksullaşmış akrabaları var. Akrabaları! – Ama tek bir mektubunda, gizli âşığı Gretel Adorno’ya yazdıklarında bile, onlardan çokça söz ettiğini, hele hele onlar için bir yardım istediğini göremeyiz. (Öte yandan, iyi bir “baba” olarak da bilinmedi zaten.)

***

Her şey gibi modern ailenin de (demek düpedüz ailenin) bir tarihi vardır, bir düşüş ve yükseliş ritmi. Avrupa’da savaş, sert yoksullaşma ve Nazizm koşullarında olaylar yukarda Adorno’nun temsil ettiği gibi cereyan etmiştir herhalde. Ama “ekonomi” düzelmeye başlayınca, 1950’lerden 70’li yılların sonlarına kadar, aile, bu kez adı konmuş olarak çekirdek aile, tekrar kendini bulur, etrafa gülümsemeye başlar, hatta çevreye de iyilik edebileceği sanısına kapılır. Evlatlık alır. Louis Althusser’in teorik önermesi (“devletin ideolojik aygıtlarının en temeli olarak aile”) belki ilk kez o tatlı dönemde bir ampirik gerçeklik haline gelir. Sıtmanın ve veremin de esas itibariyle aşıldığı yıllardır bunlar. Aile, mutlu aile, Berlin duvarının iki yanında da bir propaganda malzemesi haline gelmiştir.

Ama o gülümseyen yüzün hiç görmediği yerde, daha sıkıntılı bir bölgede (bölgelerde) modern çekirdek aileye sunulmuş havagazı, su ve elektrik imkânlarına daha az ulaşılabildiği koşullarda, ancak kan bağı ile ayakta kalabileceğini gören kaç milyonlarca insan yaşamaktaydı. Orada çocuğun babasına bakmak zorunda oluşu bir tuhaflık değildi: baba, çocuk, yeğen, hala, dede ve enişte, sayısız “anne”, belki bütün bir klan, bütün bir zulmedilen halk, hepsi ancak birbirine bakarak kendi varlıklarını sürdürebiliyorlardı. Yine Fransız sosyal teorisinin en geç Durkheim’dan beri en temel ön-faşist önermesi (“kişiler toplumu değil, toplum kişileri var eder”), Fransız veya İngiliz sömürgeciliğinin faal olduğu yerlerde, yine mümkünse çok gurur duyulmaması gereken bir “ampirik gerçeklik” olarak yaşanmaktaydı. (Kolonyalizm bir kez telafisizce gerçekleştiği için, kolonyalizm hiç olmamış olsaydı şimdi nasıl olurdu sorusuna biz antropologlar bilimsel bir cevap veremiyoruz. (Yine de Levi-Strauss’un Hüzünlü Tropikler’i tatlı. Ama Marshall Sahlins veya Clifford Geertz’e razı olmayalım.) 

***

Adorno, ailenin “geçişine” üzülüyor ama zaten geçmesi de gerektiğini söylüyordu. Tekrar Avrupa’ya döndük: şu son on yılda, İtalya’da, İspanya’da, Polonya’da, ama galiba Almanya’da bile, çocuklar (30-40 yaşlarında!) tekrar aile evlerine hicret ettiler—ama bu kez bakmak için değil de, bakılmak için. Kendilerinin erişemediği ama evdeki zavallı ihtiyarın henüz sahip olduğu emeklilik maaşından nasiplenmek için. Analar onları eve kabul etmeyip de ne yapacaklardı. “Ben olsam…” demeyin.

Şu halde aile geçmiyor, gitmiyor, kaybolmuyor. Böyle mi demeliyiz. On milyonlarca insan onu çamaşır makinesinin, buzdolabının içinden üretiyor. Hortlatıyor. Bazıları, çoraplarını değilse bile eski kitaplarını çocuğu istemediği için “torununa” bırakmaya karar veriyor. Ana, baba, üvey baba, üvey ana ve o çocuklar, bir nafaka davasının sonrasında yorulmuş olarak yine de bir masada söyleşmek, uzlaşmak durumunda kalıyor (“üçüncü sayfa”dan söz etmiyoruz bile, ailenin yırtılırken onaylandığı durumlardan).

Ailenin tarihsel yükseliş-düşüş ritmi: hemen her yerde, burada bile, 1880 ile 1910 yılları arası, bir kuşak çatışmasına sahne oldu. “Yeni” kavramının, en azından “eskisi gibi yapmamak” isteğinin insanları canlandırdığı bir dönemdi bu. Sonra Adorno’nun söz ettiği zavallılaşma geldi: psikolojik (“odipal”?) gerginlik ortadan kalkmasa bile, çatışmanın toplumsal, ekonomik toprağı alttan çekilmişti. Kuşak çatışması, bir kez daha ve yine “burada bile”, 60’lı yıllarda ortaya çıktı: ebeveynleri gibi olmak istemeyen çocuklar sahneye çıktı. “1968” esas itibariyle buydu. Ne yazık ki bundan ibaret kaldı. (Sonra babalarından farklı bir zihinsel açıklıkla babalarının iyi yapamadığı işleri üstlendiler. Bürokrasinin yerini aydınlanmış teknokrasi aldı, tatil yerlerini bilen.)

Bugünse biraz farklı ama daha az zavallıca olmayan bir durumla karşı karşıyayız: çocuklar ana babalarına bayılıyorlar, zerre kadar onlardan farklı olmak istemiyorlar, daha ilerinin, daha denenmemişinin ve heyecanlısının olduğunu düşünmek istemiyorlar – ve böyle böyle onların bütün geriliklerini, kalınlıklarını birer birer tevarüs ediyorlar. Ve tabii, öğrenmeye karşı sarsılmaz dirençlerini.

Konuşulmaya değmez bir konu mudur bu?