Anasayfa > Haftalık Yazılar > "Çekemeyen Anten Taksın!"

"Çekemeyen Anten Taksın!"

Aybars Yanık

06 Kasım 2018

Medya eleştirisini gereksizleştiren bir medya ortamımız olduğu söyleniyor uzun zamandır, bilhassa da ana akımda yerleşik bulunan medya gruplarının medyadan el çektirilmesinden (Sabah’tan Hürriyet’e varan el değiştirmeler) ve onların “havuz” denilen ağa bağlanmasından sonra. Güncel durumu şuradan takip edebilirsiniz (“Türkiye Medya Sahipleri Ağı”). Bu ağı inceleyince, basılı gazeteye talebin düşüşe geçtiği bir dönemde -en son okuduğumda Yiğit Bulut’ın ekonomi yazıları yazdığı Vatan yayın hayatına “Bu Vatan Size Minnettar” diyerek veda ederken- neden büyük şirketlerin medya sektörüne bazen söylene söylene de olsa (Ethem Sancak’ın Star’a yeniden ortak olma süreci) dahil olduklarını anlayabiliyorsunuz.

Şimdi izi bile sürülemeyen Medyakronik’ten beridir, sistematik ve düzenli bir medya eleştirisi mecrasına ben şahit olmadım. Ara ara bunu sürdüren isimler hep oldu, hâlâ da var (Ümit Alan, BirGün’deki köşesinde yapıyor örneğin). Medyanın ekonomi politiği, söylem ve medya, medya ve ideoloji gibi başlıklar altında akademik mecralara yığılmış bir literatür var, yok değil ama oralarda da artık bıkkınlık veren bir tekrar (medyada …’nın temsili vs.) ve sınırlılık söz konusu –“medya bize neleri dayatır/dayatıyor” vasatlığı…

“Oysa gazetecilik diye bir şey vardı” demek isterdim ama diyemeyeceğim. İyi gazeteciler oldu, iyi gazeteler oldu ama hiçbir zaman (o arzu edilen) iyi “gazetecilik” -şimdilerde “yurttaş gazeteciliği” deniyor-, iyi köşeyazarlığı (köşeyazarlığı diye bir şey olur mu o ayrı soru[1]) olmadı. Gazeteciliğin asrısaadeti var mı emin olamıyorum.

Bu nedenle, medya eleştirisinin her zamankinden daha anlamsızlaştığına, artık gereksizleştiğine, bir şey ifade etmediğine, “sözün tükendiği”ne inananlardan değilim. Medyadaki, bilhassa da yeni merkez medyadaki çürümenin ifşa edilmesinin ötesinde, medya eleştirisinin güncel gelişmelerle, düşünme biçimleri ve kalıplarıyla, zamanın ruhu ve dönüşümlerle ilişkisinin kurulmasına ihtiyaç var; hep vardı, şimdi de var. Ara sıra, dikkatimi çektikçe, “medyadan manzaralar” sunmayı deneyeceğim.

***

“O doktoru bulun Acun Bey”

Hürriyet’te bir haber. O Ses Çocuklar yarışmasıyla adını duyurmuş 16 yaşında bir kızcağız ölmüş. Annesi hastanenin bir ihmali olduğunu söylüyor. İhmali olan doktorun Yunanistan’a kaçtığını iddia ediyor. Bunları cenaze töreninde Acun’a söylüyor, çaresiz.

Süper-kahramanlar çağında yaşıyoruz. Elbette otoriter liderlerle bir analoji kurarak söylüyorum bunu ancak asıl dikkat çekilmesi gereken onların varlığı değil, bu denli talep görmeleri. Geçenlerde Brezilya’nın devlet başkanı seçilen, çocuğunun eşcinsel olmasındansa trafik kazasında ölmesini tercih edeceğini söyleyen Jair Bolsonaro, kendini destekleyenlerce nasıl görülüyor dersiniz? “‘Spider-man' ya da 'Ironman' gibi bir süper kahraman olarak.”

Bu, her şeyden öte, modern anlamıyla bildiğimiz siyasetin erozyona uğraması da demek. Reel siyasetin eleştirisi ayrı bir boyut; siyasetin mantığı ve ekseni değişiyor, referans noktaları dönüşüyor. Dolayısıyla yalnızca cevapların değil, soruların da değişmesi gerekiyor. Aşırı sağın bir biçimde iktidara gelebildiği ülkeler dışarıdan seçmen ithal edemeyeceklerine göre, nasıl oluyor da muhtemelen evlerinde misafir etmeyecekleri birini ülkenin başına getirebiliyor? Ne tür endişeler, ne tür korkular ve ne tür kaygılar, ne tür isyan ve “sessiz başkaldırı”yla eklemlenerek böyle birine/birilerine mecbur bırakıyor insanları?

Kadıncağız elbette çaresiz, bir talebi var. Bunu nasıl dillendirdiğine bakarak, kimi muhatap almak zorunda kaldığını görerek zamanın siyasetine dair kestirimde bulunabiliyoruz. İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı kamu görevlileri hakkında soruşturma yapılabilmesi için İstanbul Valiliği'nden izin talep edildiğini bildirmiş. Nazar’ın ablası Hatice Kaya da doktor ihmali olduğunu iddia etmiş Kanal D'de yayınlanan 2. Sayfa adlı programda.

Ama “O doktoru bulun Acun Bey” bize az şey mi söylüyor.

Bu işler nasip

Siyasetin referans noktaları demişken... Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tuna’dan haber var. Belediye otobüslerini sabaha kadar, saatte bir olsa da işleterek ve pet-shoplarda hayvan satışını yasaklayacağını vaat ederek Ankaralı muhaliflerin gönlünü almayı deneyen Tuna, aday olup olmayacağının nasip işi olduğunu ve kendisine kalmadığını vurgulamış, bir “mühendis” olarak.

“Aday olunmaz, gösterilir,” diyor Tuna. Kim kimi aday gösterecek diye sormaya gerek var mı? Tuna bu saatten sonra “aday gösterilip” seçilse, kaldırım yapsa, sonra o kaldırımları mora boyasa, acaba o mu yaptı, yoksa yaptırdılar mı diye şüpheye düşmeyecek miyiz? Ankara halkı bir karar alındığında, bu kararı kimin aldığını ve uyguladığını, dolayısıyla sorumlusunun kim olduğunu nereden bilecek? Kararı ben alamam, kararlar alınır diye mi yanıt alacağız?

Siyasetin referans noktaları derken, az çok böyle bir iradesizliği, böyle bir inisiyatifsizliği, bir yandan her tür iktidar odağından yaka silkildiği bir zamanda böylesine bir iktidarsızlığı kastediyorum aslında.

Çekemeyen anten taksın     

Ahmet Hakan biliyorsunuz eğriye eğri, doğruya doğru diyen biri, “sadece soruyorum” objektifliğinde!

Bu sefer sormamış, söylemiş, kendisini açık etmiş. İstanbul Havaalanı’yla ilgili eleştiride bulunanlara söylüyor bu lafı. Benim dikkatimi daha ziyade şu cümle çekti: “‘Ama bizim paramızla yapılıyor’ falan diyerek çekememezlik yapan tipler iflah olmazdır.” Öyle veya böyle verdiği vergiyle yapılan icraatlar arasında bir ilişki kurup bunu bir biçimde sorgulama konusu eden “yurttaş”lara çekemiyorsan anten tak diyen Hakan, aynı gün başka bir konudan dert yanıyor. MHP’nin İstanbul Belediyesi adayı olacağı söylentileri nedeniyle Bedrettin Dalan Ahmet Hakan’a mesaj atmış, çıkan haberler doğru değildir diye. O da bu vesileyle içlenmiş, şöyle diyor yazısının bir başka yerinde: “Acaba Dalan bu iddiaya ne cevap vermiş olabilir diye ertesi günün gazetesinin beklendiği günlerde yaşasaydım keşke…”

Aynı gün, aynı yazıdaki bu iki vurgu, köşenin iki farklı kişi tarafından yazıldığı izlenimi veriyor. Bir yazısında yurttaşların büyükçe bir bölümünün eleştirisini hiçe sayarken, diğer yazısında nostaljik bir gazeteciliği özlüyor.

Günümüzde çeşitlilik böyle işliyor.

Bir yerde özlemini çektiğinin ve olumladığının başka bir yerde üzerinde tepinebiliyorsun.

Farklılıklar zenginliğimiz…