Anasayfa > Haftalık Yazılar > Pişman Olma(ma)k

Pişman Olma(ma)k

Derviş Aydın Akkoç

06 Ocak 2019

Netameli bir duygudur pişmanlık: öznesini olduğu kadar nesnesini de garip-bulanık koordinatlara yerleştirir. Muhtemelen “vicdan”la mahrem bir ilişkisi var. Kayıtsızlığı ya da aşırı hassasiyetiyle vicdan içeriden olduğu kadar dışarıdan da harekete geçirilebilir bir muhtevaya sahiptir. Nitekim pişmanlık, ya öznenin kendi iç dünyasındaki bir kırılmadan, yani fiiliyata dökülmüş bir eylemin hasar yaratmış sonuçlarını fark etmekten ya da özneye zorla dayatılan bir baskıdan kaynaklanır. Özneye dışarıdan dayatılan pişmanlık, iktidarın spesifik pratikleri (ceza hukuku) arasındadır. Şu ya da bu şekilde zarar veren bir eylem –suç-iktidar tarafından cezalandırılır. İktidar cezalandırırken pişman etmeyi de amaçlar. Pişmanlık bir tür teklif kılığında sunulur: Kişi pişmanlık duyarsa şayet affedilmese bile kısmi bir mükafatla ödüllendirilir. Pişmanlığa yanaşmaması, eylemin doğruluğunda ısrarı etmesi bu mükâfatı elinin tersiyle itmesi anlamına gelir. Suç ve pişmanlık ilişkisinde, herhangi bir eylemin doğrudan yahut dolaylı muhatabı olarak iktidar, özne üzerinde, içinde karşılıklı çıkarların da işlediği bir mantık uyarınca etkide bulunur, hak iddia eder, üst bir konuma yerleşerek tabii. Bununla birlikte, iktidar daima pişman eder, kendisi pişmanlık duymaz. Geçmişteki ya da şimdideki bir eylemini daha sonradan pişmanlıkla bağlayan bir iktidarın kendi meşruiyetini krize sürüklemesi işten değildir...

***

Ceza hukuku alanındaki pişmanlık süreçleriyle beşeri ilişkiler (arkadaşlık, aile, iş ve sair) alanındaki pişmanlık süreçleri arasında kimi bağlantılar olsa gerek: beşeri ilişkiler sahasındaki herhangi olumsuz bir eylem ceza gerektiren bir suç değil, daha ziyade kınanan, özür beklenilen bir kabahattir. Kabahat yakışıksız bir davranış, bir jest yahut söze karşılık gelir. Kabahate yol açan eylem suçtan farklı olarak fiziksel bir hasar değil, daha ziyade ruhsal bir hasar verir. Özne eylemiyle karşısındaki kişiyi ya da kişileri kırmış, üzmüş, gururunu incitmiş olabilir. Yapılan davranışın farkında olunmadığı sürece pişmanlık dinamikleri harekete geçmez ama. Bir davranışın yahut tutumun etkilerini fark etmek ve bahis konusu davranışı yahut tutumu telafi etmek saikiyle pişman olmak için belli bir idrak ve muhakeme kapasitesi gerekir. Öznenin kendi eylemi üzerine düşünmesi ve buradan hareketle bir pişmanlık sürecini yaşaması, pişmanlık edimindeki en ideal tavırdır. Hal böyleyken idrak eksikliği kabahati sürekli hale getirir ve onu kalıcı bir nezaketsizlikle taçlandırır.

***

Hiçbir surette pişman olmamayı bir meziyet, bir başarı, bir kuvvet addeden; pişmanlık duymayı boyun eğmekle, taviz vermekle eş tutan insanlar da var. Her eylemlerinde haklı olduklarını, asla yanlış yapmadıklarını düşünen, güç ve kudretten yana bereketli bu gibi insanlar türler arasında olsa olsa en kaba saba kafalar olabilir: diktatörler, despotlar, tiranlar, şefler... Albert Camus, kendi sarsılmaz haklılık konumlarına atıfla ve daha “yüce bir iyi” fikrine tutunarak “suç işleyenleri” en gaddar ve ahmak kişiler olarak değerlendirir: Fakat Albert Camus’ye göre, daha “yüce bir iyilik” fikriyle ambalajlanmış gaddarlıklardan ve ahmaklıklardan herkes payına düşeni alır, kimse bundan muaf değildir. Bu itibarla, Zygmunt Bauman’ın da işaret ettiği gibi, mevzu sadece dışarıdaki, icraatlarının başındaki mevcut gaddarlardan ibaret olsaydı daha yaşanılır bir dünyayı kurma işleri çok daha kolay olurdu.[1] İnsanın kendi içinde taşıdığı, beslediği; açığa çıkmak için fırsat kollayan minyatür diktatörler ve despotlar: Devasa diktatörlükler ve despotluklar da bu minyatür despotlukların toplamı, tecellisi değil mi zaten... Pişman olmamaya yemin etmiş taslak despotlarla hakiki despotlar arasında tarihsel ve kültürel bir akrabalık bulunur. İnsanın kendi ile mücadelesi öyle kolayca bitip kapanan, her defasında galip çıkılan bir mücadele değil... Uç noktalara vardığında, bazen nafile de olsa pişmanlık duymak, insanın kendi ile savaşında yenik düştüğünü kabul etme faziletidir...


***

Bir zayıflık ya da öngörüsüzlük göstergesi midir pişman olmak? İnsan pişman olmaktan elbette kaçınmalı ama riyakârlığa da yönelmemeli. Konuşma ve jestler de dahil olmak üzere, hiç kimse bir eylemin sonuçlarını eylem vuku bulmadan önce bütünüyle bilemez. Deneyimin verdiği bilgi de her daim yanlışlanabilir. Bir eylemin yahut sözün muhatabında yaratacağı etkilere göre değil, öncelikle öznenin kendisinde yaratacağı etkilere göre de pişmanlık duyabilir insan. Bir gafta bulunduğunu, pot kırdığını derhal anlayan bir insan, mahcubiyetle ya da utançla karışık sağaltıcı bir pişmanlık yaşayabilir: hatasını onarma yoluna gider, bir öğrenme sürecinin başlangıcıdır bu anlamda pişman olmak...

***

Fakat sadece yaptığı eylemlerden ötürü pişmanlık duymaz insan: özneyi şimdi olduğundan daha iyi bir konuma taşıyacak bir fırsatı teptiğinde ya da kaçırdığında yahut bir dönemi –gençlik- verimsizce geride bıraktığında da pişmanlık duyar: pişmanlığın verdiği üzüntü derin bir “keşke”ye düğümlenerek melankolik kederli bir hal alır böylesi sapaklarda.

***

Siyasal, kültürel ve bireysel veçhelerinin yanı sıra, pişmanlık duymanın felsefi bir veçhesi de var. 19. yüzyılın büyük mizah yazarı, taşkın bir zekâyı köpürtmekten çekinmeyen Kierkegaard’ın pişmanlık hususundaki -ilk bakışta- muzip ama bir o kadar da karanlık sözleri:

“Evlenirsen, pişman olursun; evlenmezsen, yine pişman olursun; evlen ya da evlenme pişman olursun; ister evlen ister evlenme pişman olursun. Dünyanın aptallıklarına gül geç, pişman olursun; gözyaşı dök, yine pişman olursun; dünyanın aptallıklarına gül geç ya da gözyaşı dök, pişman olursun; dünyanın aptallıklarına ister gül geç ister gözyaşı dök, pişman olursun. Bir kadına inan, pişman olursun; inanma, yine pişman olursun; bir kadına inan ya da inanma pişman olursun; bir kadına ister inan ister inanma, pişman olursun. Kendini as, pişman olursun; kendini asma yine pişman olursun; kendi as ya da asma pişman olursun; kendini ister as ister asma, pişman olursun.”[2]

Kuşatıcı bir “hiçlik” kavrayışı doğrultusunda olumlu olanla olumsuz olanı birbirlerinin karşısına çıkaran, onları “hiçlikte” sıfırlayıp hükümsüz kılan, bu sayede zıtlıkları birleştirme mantığını mahkûm eden; “ya” ile “ya da” arasında kurulmuş bütün karşıtlıkların önünde sonunda pişmanlıkla, bazen iki üç misli bir pişmanlıkla sonuçlanmasının kaçınılmaz olduğunu belirten Kierkegaard, Spinoza’dan farklı olarak her şeyi “sadece belli anlarda aeterno modo (sonsuza dek) görmekle” kalmayıp her şeyi “sürekli aeterno modo yaşadığını” da ifade ederek şimdiye kadarki felsefenin “özüne” ve temellerine hücum eder; keskin bir mizahçılığın olanca kıyıcılığıyla...

[1] Zygmunt Bauman / Leonidas Donshis, Moral Blindless: The Loss of Sensitivity in Liquid Modernity, Cambridge: Polity Press, 2013, s. 21.


[2] S. Kierkegaard, Kahkaha Benden Yana, çev. Nedim Çatlı, İstanbul: Ayrıntı Yay., 2018, s. 78.