Anasayfa > Haftalık Yazılar > Oedipus Karmaşası (29): Freud'un Rüyası (2)

Oedipus Karmaşası (29): Freud'un Rüyası (2)

Erdoğan Özmen

06 Şubat 2019

“Nereye gittiğimi keşfetmek, neredeyse her adımda keşfetmek zorundayım. Hayatta kalmak için, gözlerimi kaybetmem gerekiyordu. O zamandan beri, beni oradan oraya sürükleyen baş dönmesini izlemek zorundayım.”[1]

Bir bakıma en temel çocukluk krizidir Oedipus karmaşası. İnsanlık durumunun kurucu krizi. İnsanın ruhsal dünyasını yapılandırmaya matuf en derin etkilerin bir kriz anından türemesi bizi şaşırtmamalı. Freud Oedipus karmaşasından, uğradığı değişiklikler ve yazgılarından hareketle insanın temel ruhsal yapılarına ilişkin evrensel geçerliliğe sahip olduğunu düşündüğü tezlerini/ iddialarını geliştirir. Nitekim daha sonra Oedipus karmaşasının psikanalizi diğer tüm psikolojilerden ayıran temel parola olduğu kaydını düşecektir:

“Burada tarihsel diyalektiğin paradigmatik bir örneğiyle karşı karşıyayızdır: Freud tam da (psikanalizin tarihselci eleştirmenlerinin yorulmaksızın tekrarladıkları gibi) ‘kendi Viktorya Zamanı’nın çocuğu’ olduğu için, bu çağa ait ve ‘normal’ işleyişinde görünmez olan o evrensel niteliğini ifadelendirebilmiştir. Evrenselliğe açılan bir içgörüyü mümkün kılacak yegane tarihsel an olarak kriz konusundaki diğer büyük örnek tabii ki Marx’tır –aşırı (dengesiz) bir üretim sistemi olarak kapitalizm analizlerini temel alarak insanlığın tarihsel gelişiminin izlediği evrensel mantığı artiküle etmiştir.”[2]

Yaşamın üç ile beşinci yılları arasındaki dönem psikoseksüel gelişimin oedipal evresi olarak bilinir. Çocuksu cinsellik zirvesine bu zamanda ulaşır. Freud’un Oedipus karmaşasını keşfi kendi analizine ve hastalarıyla yürüttüğü klinik çalışmalara yaslanır. Kliniğin düzenli bir biçimde karşısına çıkardığı şey, karşı cins ebeveynle ilgili ensest fantezilerine aynı cins ebeveyne yönelik kıskançlık duyguları ve cinai öfkenin eşlik ettiğidir. Bilmeden babasını öldüren ve annesiyle evlenen Oedipus mitine atıfla söz konusu ruhsal yumağa Oedipus karmaşası adını münasip görür. Freudçu teori nevrozların yapı ve oluşumunda ödipal meselelerin oynadığı merkezi rolü giderek daha çok vurgular.

Bu çerçevede bir ‘evrensel oluş’ halinden, “evrensel bir nitelikten” söz edeceksek eğer, Oedipus karmaşasına ilişkin bir diğer soru şudur: Aile yapılarındaki belirgin onca farka karşın Oedipus karmaşası değişmeden aynı kalan hangi koşullara yaslanmakta, hangi dinamiklerden kaynaklanmaktadır? Bu koşullar sırasıyla çaresizlik, ambivalans ve yasaktır. 

Çaresizlik insan yavrusunun hayatta kalmak için belli türde bir ebeveynliğe ve bakılıp-beslenmeye bağımlı olarak doğmuş olması ve bu bağımlılığın uzunca bir zaman sürecek olması koşuluna işaret eder. 

Ambivalans (iki-değerlilik), ebeveynlik hangi biçimde olursa olsun bebeğin ebeveyn figürlerine yönelik olmak üzere sevecen ve saldırgan duygular geliştirecek olması demektir. Yasak ise, çocuğun topluma dahil olmaya başladıkça sevgi ve nefret duyguları temelinde eylemde bulunma heves ve itkilerini terk etme mecburiyetidir. Demek ödipal moment arzu ile yasak arasında bir çatışmanın ortaya çıkması, kuşaklar ve cinsiyetler arasındaki ikili farklılığın kabul edilmesi, ve ikili ilişkiden üçlü ilişki düzenine, yani anneyle olan ikili ilişkiden, söz konusu yasağı gösteren ve temsil eden bir üçüncüyle (baba) ilişkiye geçişle karakterizedir.

Oedipus karmaşasının bir de, çocuk için yüzleşmek zorunda olduğu gelişimsel bir meydan okuma olduğunu not etmek gerekir. “Psiko-seksüel bir varlık olarak topluma nasıl dahil olacağım?” sorusunda varlık bulan bir meydan okumadır bu.

***

B. Simon, Loewald’ın Oedipus karmaşasına ilişkin tarifinin oldukça temsil edici olduğunu düşünür: “Karmaşa, temel olarak insani bir problemi temsil eden psikanalitik bir yapıdır: Çocuğun yetişkinlerin dünyasına, ahlak düzenine ve bir birey olmaya başlaması ve girişidir.”[3]   

Burada sözü edilen başlama ve giriş sorununu başarılı bir biçimde müzakere etmenin anlamı şudur: Ödipal evre çocuğu, libidinal ilişkilerdeki üçgenselliğe, her ikili yakınlık karşısında kendini derhal üçüncü kişi/konum olarak yerleştirmeye ve duyulan dışlanma hissine, ensest yasağına, farklılaşmış ve inceltilmiş bir ahlak ve otorite duygusuna, yüceltme yeteneği için artmış bir kapasiteye, daha net ve açık bir iç dünya duygusuna, cinsiyetler ve kuşaklar arasındaki farklılıkların içerim ve icaplarına, ve cinsel duygulara ve onların işlevlerine ilişkin daha gelişkin bir bilgi ve farkındalığın öznesi olmaya girişmiştir. Burada tıpkı kral Oedipus gibi, uğruna yollara düştüğümüz, daima aradığımız “nihai” şeyin cevabının son kertede kendimiz oluşu vardır artık. Cevabın kendisi kendi varlığımızdır. Muamma dolu ve tekinsiz (ensestiyöz ve cinai) bir kökene sahip olmanın yüküdür sırtımızdaki. Bir lanetle damgalanmış ve ama eşsiz bir armağanla kutsanmış olmanın yükü ve hafifliğini aynı anda taşımaktır insanın kaderi. Uzun ve çetin bir keşif yolculuğudur insan ömrü, hep kendine, daha da kendine doğru katedilen. 


Teorinin bütününe ve evrimine baktığımızda, psikanalitik düşüncenin merkezi kavramı bastırma (represyon) olagelmişken, zamanla o yeri Oedipus kompleksinin alması gerektiği konusunda Freud’un giderek daha çok ikna ve emin olduğunu görürüz. “Totem ve Tabu” da (1912-13) kompleksin “bütün nevrozların çekirdeğini” oluşturduğunu yazar. Nevrozlara ilişkin daha önceki hipotezin yerine Oedipus karmaşası yerleşir. Oedipus kompleksi teorisi, önceki teorinin, yani bir yetişkin tarafından çocuğun baştan çıkarılması teorisinin tersidir. Ya da, babanın baştan çıkarmasının artık, Oedipus kompleksinin çarpıtılmış bir tasarımı olduğu söylenmelidir: Yani, baba çocuğu baştan çıkarmaz, daha ziyade çocuk annesine sahip olmayı isteyerek babanın ölümünü arzular. Tam da bu yeni bağlamda baştan çıkar(ıl)ma sahnesi Oedipus karmaşasının “perde anısı”[4] (screen memory) gibi anlaşılmalıdır. Ya da temel bir fantazi olarak.

Temel fantazinin, dürtülerin aralıksız biçimde işleyen itilimini/uyarımını/dürtmesini yatıştıracak, demek, dürtünün gürültüsünü temelli kesecek ve böylece eksiksiz doyum sağlayacak bir deneyime, yani mutlak bir zevk (jouissance) imkanına/ihtimaline duyulan inanç olduğunu göz önünde bulundurarak şöyle söyleyebiliriz: Demek ki fantazide gerçekleşen/edimselleşen şey, aslında hiçbir zaman ve şimdi sahip olmadığımız bir mutlak zevk/doyum halinin, bir zamanlar sahip olduğumuz bir şeyi sonradan kaybetmiş olduğumuz inancı/yanılsaması ile katlanabilir kılınması, telafi edilmesidir. Buradaki bu kadim eksiklik halinin ileriye dönük olan, geleceğe iten ve arzunun dinamiğini oluşturan, demek bir vaat olarak ortaya çıkan veçhesinin de altını çizelim. İnsan ruhsallığını yapılandıran şey işte bu kayıp duygusu ve aynı ‘kaybın’ eşzamanlı olarak (ve fantazi sayesinde tabii ki) inkarıdır.

Bu noktada duralım biraz. Psikanalizin, insan ruhsallığının bir kayıp teorisi, kayıp ve kayıp karşısında geliştirilen savunmalar ve stratejilerin teorisi olarak da okunabileceğinden daha önce de söz etmiştik. Yalnız burada kast edilen kayıp, çizgisel bir zaman cetvelinde gerçekleşen; bir zamanlar sahip olduğumuz ve fakat sonradan kaybettiğimiz ve hep, döne döne aradığımız (anne rahmi, anne memesi, ilk nesneler olarak ebeveynler vb.) bir bolluk, tamlık, eksiksizlik, eksiksiz bir doyum, “yitik cennet” vb. anlamlarından daha fazla bir şeydir. Tüm bunlar var şüphesiz, çizgisel olarak ilerleyen bir zamana da tabiyiz ve somut/tarihsel kayıplarımız ve hem onlara ilişkin hem de onları inkar etmeye yönelik fantazilerimiz de ruhsallığımızı biçimlendiriyor. Bir de tüm bunlar, daha ziyade, tam da psiko-seksüel bir varlık olarak topluma, dilin ve kültürün düzenine dahil olmamızla birlikte ortaya çıkan şimdiki bölünmüş, eksik, muhtaç varlığımızı (ne zaman öyle değildik ki!) katlanılır ve telafi edilebilir kılmak, bir tür anlamla buluşturmak için, ve dolayısıyla geriye dönük olarak ve tamlık/eksiksizlik çağrışımları/anlamları/özlemleri eşliğinde koyutladığımız ve inşa ettiğimiz yapılardır. Bu yüzden çizgisel zaman tarafından kapsanamayan, ondan kaçan bu geriye yöneliklik de (retroactivity) temel bir psikanalitik anlayış olarak kaydedilmelidir.

Popüler söylemde kaybın bu anlamıyla yer alması ruhlarımıza iyi gelen bu vaat yüzünden değil midir zaten? Bu anlamda, örneğin kastrasyon, hem kız hem de erkek çocuk için mutlak bir kayıptır. Ama bu kayıp, doğrudan deneyimin ya da belleğin çizgisel zamanında gerçekleşmiş, yani gerçek bir geçmiş olay olmaktan ziyade, herhangi bir zaman çizelgesinin dışında konumlanmış, demek ya daima henüz vuku bulmamış ya da çoktan vuku bulmuş bir şeydir. Kastrasyon kayba ilişkin temel bir fantazidir. Ya da, kastrasyon fantazisinin sahnelediği kayıp, artık herhangi bir şekilde onarılması ya da geri alınması mümkün olmayan statüde, yani mutlak bir kayıptır.

En nihayetinde şu ince, kırılgan ve her daim yeniden kurulan bir dengeye/çatışmalı birliğe kadar izi sürülebilen bir şeyden söz ediyoruz: İnsan ruhu, ölüm ve yaşam dürtüleri arasındaki mücadelenin meşakkatli süreci içinde, adeta kendine karşı bölünmüş halde tedricen ortaya çıkar, kurulur.

İnsan öznenin kendi kastrasyonunun farklı biçimlerine, farklı baştan çıkarılma ve ilk sahne fantazilerine ısrarla tutunması ve yapışmasının gerisindeki yapıdır bu. İnsan ruhsallığı söz konusu olduğunda “Kayıp Zamanın İzinde” sürüklenmek, geçmişin etkisi/ürünü olmak, orada bir kazıya girişmek ve bir çıpa oluşturmaktan fazlası vardır demek ki. Bir gelecek tasarısı içinden, bir gelecek ufku boyunca, ve de zamanı iptal etmenin, bir imkansızlığın peşine düşe düşe oluşturur insan ruhunu.



[1] H. Bauchau, Oidipus Yollarda, (çev. Aysel Bora), Metis, 1998, s. 32.

[2] S. Zizek, Gıdıklanan Özne, (Çev. Şamil Can), Epos, 2003, s. 372.


[3] B. Simon; Is the Oedipus complex still the cornerstone of psychoanalysis? Three obstacles to answering the question. J.Amer.Psychoanal.Assn., 1991, 39:641-668

[4] Perde anı: Çok net olarak anımsanan, sıra dışı belirginliğiyle ve içeriğinin belirgin bir anlamı olmamasıyla karakterize çocukluk anıları. Freud’a göre, bu anılar asıl bastırılmış cinsel yaşantıları ve fantezileri örter.