Anasayfa > Haftalık Yazılar > Umut: Şüphecilik Olarak

Umut: Şüphecilik Olarak

Orhan Koçak

15 Nisan 2019

Yaşar Çabuklu’ya

Yine Valèry. İki dünya savaşı arasında, iki “emperyalist paylaşım savaşı” arasında (asla kendi deyimi değil) not alıyor. “Umut, öngörebildiğimiz her şeye karşı bir güvensizlik refleksidir. Bir tür kuşkuculuk, ocakta fokurdadığını bildiğimiz belaya inanma isteksizliği.” Böylece, diyor, olasılıkla kesinlik arasındaki farkı öne süren ve iyice şişiren bir içgüdü var gibi görünüyor; bütün bilinen doğal ve toplumsal yasalara, güçlere, apaçık gerçeklere karşın, bu yasalara dair kendi bilgimizdeki en ufak hatayı, sapmayı istismar etmeye giden bir içgüdü. Umut: Aslında alttan alta çok iyi bildiğimiz şeye inanmamak için her fırsatı kullanıyoruz. Bizden yana yorulmuş ihtimale sonsuz para basıyoruz.

“Bir çimen yaprağıyla tutunuyoruz hayata – tutunmanın şaşırtıcı ısrar ve gücüyle o cılız incecik otun kırılganlığı arasında nasıl da acıklı bir zıtlık. Hayatın sadece bir çimen yaprağına tutunmuş güvensizliğiyle o yaşama istencinin nerdeyse sınırsız ısrarı ve tutunma gücü arasında nasıl bir karşıtlık!” Hayır, temiz vazgeçiş önermiyor burada Deniz Mezarlığı şairi (bunu yapmayacak, yapamayacak kadar yurttaştı). Sadece, umut dediğimiz şeye de bakalım diyor, gözümüz kamaşmadan. O kendi gizli bilgimizden kaçınmamızı sağlayan duygu yatırımıydı. 

“Bilinmeyende bir sığınak buluruz. Bildiğimiz şeyden saklanırız orada. Umut, kendi umudunu bilinmeyene yatırır. Belirsizlik bitseydi düşünce de sona ererdi. Umut cehaleti teşvik eden bir zihinsel faaliyettir, kaskatı bir duvarı buluta dönüştüren.” 

Bilmiyoruz, demek ki yaşanacak. – Üstelik adam “bilseydik daha iyi yaşardık” da demiyor, diyemiyor.

***

Birbirlerini okuduklarını sanmam (referans yok). Anlamayacaklardı. Sadece aralarında on beş yaş olduğu için değil; sadece genç olanı 1918 Alman devriminde kendi küçük çapında bir rol oynarken öbürü, daha yaşlı ve kaşarlanmış olanı, bütün ömrü boyunca kül yutmaz bir küçük burjuva “inançsızı” olarak davranma imkânını tepe tepe kullanmış olduğu için de değil. Ernest Bloch, o Akdenizli’nin söylediği her şeyin bir “Marksist” kırılmadan geçerek kendi tanışı Walter Benjamin’in yazdıklarında parıldadığının farkında olamazdı. Dolayısıyla Umut İlkesi yazarının inanca benzeyen öngörüsüyle öbürünün elimizde inanç ve sezişten başka bir şey olmadığını bilen tuzu kuruluğu burada çatışır görünür. 

Geçen yüzyılın 30’ları, faşistlik, Action Française ve benzeri şeyler. Bloch, orada başka bir şey de olabileceğini düşünmek için “eş-zamansızlık” diye bir fikir icat etmek zorunda hissetmişti kendini, Zamanımızın Mirası adlı kitabında: Nar yüzlü Swabia tosuncukları bir yandan linç meydanına koşuyorlar, ama bir yandan da içlerinde bir şey diyor ki… Şu halde MHP veya CHP tabanının içinden adama benzeyen topluluklar çıkacaktı. Sonra yaklaşık yirmi yıl (Sovyet Rusya’da tutuklanma korkusu altında geçirdiği on altı yılı da hesaba katarsak) pek başka bir zihin geliştiremeden yaşadı. Ama sanırım politik başyapıtı olan Doğal Haklar ve İnsan Haysiyeti kitabının el yazmalarını beraberinde kaçırarak Batı Almanya’ya iltica etti. CIA da yardım sunmuş olabilir, Navy Seals komandoları. 

Farkı nasıl anlatabilirim? Bloch: “Kimse kendi isteğiyle gelmez, ama içten içe…” Valéry diyor ki, “insanlığı iyi bir gelecek bekliyor bile olabilir.”