Anasayfa > Haftalık Yazılar > Siyasette Sertleşme Sorunu

Siyasette Sertleşme Sorunu

Kemal Can

24 Mayıs 2019

Bütün seçimlerin öncesinde ve sonrasında neredeyse otomatik olarak dolaşıma giren, büyük ölçüde aynı argümanlarla, hatta aynı cümlelerle ifade edilen bir eş kalıp var: Bir yumuşama veya sertleşme dalgasının gelmiş veya gelecek olması. Siyaset, hep bir sertleşme-gevşeme denklemi içinde sürüp giden tuhaf bir faaliyet halinde anlatılıyor. İktidarın bütün meselesinin bu sertlik ayarı olduğu, bütün kararların buna göre alındığı iddiası dile getiriliyor. Birbirine tam zıt iki rota da, iktidarın desteğini artırmak veya toparlamak için başvuracağı formüller olarak işaret ediliyor. Daha da fazlası, bütün insanların bu sertlik ölçeğine göre hareketlendiğine inanılıyor, hatta iman ediliyor. Geçmiş seçim deneyimleri veya kulislerde konuşulanlar kanıt olarak ileri sürülüyor. Bütün yorumlar, sertlik barometresini takip ederek işaretler bulmaya yoğunlaşıyor. Hemen her gün de kullanılacak malzeme çıkıyor. 

31 Mart yerel seçim sonuçları İstanbul için iptal edilip 23 Haziran’da yeniden seçim kararı alınınca, elbette yine aynı tartışmalar, değerlendirmeler başladı: Acaba, 7 Haziran 1 Kasım arasındaki gibi bir dönem mi geçirilecek? Yoksa, 31 Mart’ta yaşanan yenilginin nedeni olan sertleşme yerini bir yumuşamaya mı bırakacak? Muhalefet çevrelerinde “seçimi almak için her şeyi yapabilir” olmanın ölçüsü haline gelen, ortamın daha da gerilmesi beklentisi yine çok yüksek. Ancak yine aynı çevrelerin içinde -azınlıkta olsalar da- iktidarın bir yumuşama uyanıklığı yapmasına (daha az olarak böyle bir umuda) ihtimal verenler de çıkıyor. İktidara yakın çevrelerde ise, “Türkiye ittifakı” lafına ve 19 Mayıs Samsun resmine dayanarak “kucaklama dönemi” yorumları öne çıkmaya, çıkarılmaya başladı. Yeni strateji diye sunulan hamlelerin sertlik yönünde olmayacağı, önceki seçimde aleyhte sonuç verdiği için Erdoğan’ın biraz geri çekileceğini söyleyenler bile oldu. Uluslararası gündemin ve büyük sermayenin zorlamasına dikkat çekildi. Bu gerekçeyle hamlenin seçimle ilgili olmayıp, asıl olarak sonrasına hazırlık olduğu ileri sürüldü.

Yumuşamadan önce şu sertleşme meselesine bir bakalım. Türkiye’de çok uzun -reel politik gelişmeler için sahiden epey uzun- bir süredir hem sürekli seçim, hem de taktik farklarla veya konjonktürel dalgalanmalarla etkisi pek değişmeyen sürekli bir sertlik iklimi yaşanıyor. İster güvenlik politikaları üzerinden bakın ister yargı uygulamaları çerçevesinde inceleyin, ister söylem analizi yapın ister soluduğumuz atmosferi koklayın, hemen her alanda fazla tartışmaya açık olmayacak bir sertliğin, gerilimin, baskının havada asılı durduğu görülüyor. İster referandum öncesinin fiili durumuna, ister referandum sonrasının kitabına uydurulmuş haline bakın durum pek değişmiyor. Bu süre zarfında sürekli yenilenen ve her sefer dönüşsüz biçimde geçildiği ilan edilen eşiklerin hepsinin öncesine ve sonrasına bakınca da tablo aşağı yukarı aynı. Anlık dalgalanmalara, iki dudak arasından çıkacak imalarla bambaşka bir dünya kurulmuyor, iklim bahar olmuyor.

Bu ülkedeki şehirlerde taş üstünde taş bırakılmadı. Bir imzayla yüzbinlerce insan -itiraz etme hakları da olmaksızın- her şeylerinden edildi. Gazeteciler, akademisyenler, avukatlar, iş insanları, öğrenciler, kadınlar, erkekler sabaha karşı evleri basılarak gözaltına alındı. Uyduruk gerekçelerle yüzbinlerce insan hakkında soruşturmalar açıldı, uydurma iddianamelerle müsamere gibi davalar görüldü, akıl dışı gerekçelerle hükümler kuruldu. Ülkenin bütün sokakları hak aramaya, itiraz etmeye kapatıldı. Seçilmiş insanlar görevlerinden alındı, kiminin seçme, kiminin seçilme hakkı tanınmadı. Linçler, saldırılar, tecavüzler, cinayetler resmi takdir, teşvik ve koruma gördü. Neredeyse bütün kanallardan, yasal sorumsuzlar tarafından hemen herkese hakaretler, tehditler yağdırıldı. Bazen azıtılmış, bazen biraz sakinleşilmiş olması, sertliğin sürekliliğini pek değiştirmiyor. 7 Haziran - 1Kasım 2015 arasında yaşananlar ve bunun seçim sonuçlarına etkisi, sertleşme teorilerinin en çok müracaat ettiği en çarpıcı örnek oluyor ama o bile dört yıldır yürürlükte.

Gelelim hiç bitmeyen yumuşama “müjdelerine”. Daha çok seçim sonralarında yoğunlaşan ama -zaman zaman olduğu gibi- şimdi seçime ilişkin bir stratejiymiş gibi gündeme getirilen bir mesele bu. Tıpkı sertleşme meselesinde olduğu gibi, bunun da tamamen iktidarın tercih ve ihtiyaçlarından kaynaklandığı söyleniyor. İktidara yakın çevrelerden de, muhalefetten de bu analizin ciddi destekçileri oluyor. Muhalefet cephesindeki yumuşama beklentileri açısından en sık başvurulan argüman “böyle gitmez, bu durum sürdürülemez”. Bu argümanı iktidarın zayıflamasıyla da etkili güç merkezlerinin tazyikiyle de ilişkilendirenler çıkıyor. Muhalefet cephesindeki bir başka grup da, yumuşamayı bir kesime dönük siyasi kurnazlık olarak açıklamaya yatkın. Bu yorumların en sık işaret ettiği de, tuhaf biçimde aslında hep sertleşmeden payın büyüğünü almış olan Kürtler oluyor. Çok yakın zaman aralıklarıyla yaşanan Öcalan’la görüşme veya Samsun resmi her şeyi açıklayan gelişmeler haline geliyor.

İktidar cephesindeki “yumuşamacılar” ise fabrika ayarcıları ve “ne yapılacaksa, onu da biz yaparız” şeklinde gruplanabilir. Sürekli fabrika ayarından bahsedenler yaşananların geçici bir arıza veya kalibrasyon sorunu olarak kabul edilmesini bekliyorlar. Her iki grup da, kendi taraflarına konuşuyor, bazen de özeleştiri yapıyor gibi davranarak, dışa dönük bir kibri tazelemeyi umuyor aslında. Birinci grupta çare ve misyon, ikinci grupta atak ve lütuf kavramları ağırlık kazanıyor. Her iki grubun ileri sürdüklerinde, yumuşama, normalleşme benzeri hamlelerle sağlanacak faydaya ilişkin spesifik bir örneğe pek rastlanmıyor. İktidarın başlangıç yıllarına dair bazı atıflar yapılıyor. Bir de çok gündeme gelen “çözüm süreci” konjonktürü var elbette. Ancak çözüm süreci dahil son on yıl içinde iktidarın “yumuşama” yoluyla kendisi için fayda yarattığı, desteğini artırdığı bir durum pek tarif edilemiyor. İktidarın her yumuşamadan uğradığı zarar yüzünden nasıl apar topar U dönüşleri yaptığı düşünülürse, şimdi değişenin ne olduğu da hayli belirsiz. Ayrıca, iktidarın kendi seçmeni veya bir zaman kendi seçmeni olmuş kesimlerdeki eksiğini tamamlama niyetinin kucaklaşma ile sağlanması pek akla yakın gelmiyor.

23 Haziran kampanyası son derece kısa bir zaman dilimine sıkışacak. İktidarın tanımlı hedef gruplara yoğunlaşıp 31 Mart’ta eksik kalanı tamamlamaya odaklanan bir çalışma yapacağı anlaşılıyor. Bu kadar kısa sürede, “doz ayar düğmeleriyle” yeni bir sertlik seviyesi elbette belirlenebilir ama temel stratejilerin değiştirilmesi ve bunlardan sonuç alınması ne kadar mümkün? Bu tür hamlelerin hemen karşılık bulacağı tanımlı hedef gruplar, özel bir çalışma eşliğinde etki kurulabilecek kümeler olabilir. Yaratılan kafa karışıklığı ve markajla hızlı sonuçlar alınabilir. Hatta Ramazan ve Bayram süresince “yumuşama”, son iki hafta “sertlik” de kullanılabilir. Ancak milyonlarca insanın defalarca uygulanan sertleşme ve gerilim ataklarıyla ya da defalarca boş çıkan yumuşama işaretleriyle tamamen başka türlü düşünmeye ve davranmaya başlaması hiç kolay değil. Bu kadar uzun süre bu kadar çok seçim yapınca partiler, siyasi aktörler hızlı öğreniyor, taktik versiyonları geliştiriyor olabilirler ama aynı süreçte seçmen kalabalıklarının da epey şey gördüğü ve öğrendiği de dikkatten kaçırılmamalı. 31 Mart sonrasında yaşananlar da ayrıca hızlandırılmış eğitim gibiydi. Uzunca bir süredir düzenli ama yavaş biçimde değişen siyasi tablo ve taban dinamikleri anlık hamlelerden çok süreklilik kazanan stratejilerden etkileniyor. Ve aslında seçmenler değişen tavırlardan çok pek değişmeyen tutumlara bakarak tercih değiştiriyor.