Anasayfa > Haftalık Yazılar > Edebiyatın Kırmızı Çizgisi

Edebiyatın Kırmızı Çizgisi

Barış Özkul

01 Haziran 2019

Geçen hafta Abdullah Şevki diye bir yazarın Zümrüt Apartmanı adlı romanı “müstehcen yayın” suçlamasıyla kovuşturuldu ve bu konu epey gündem yarattı. Basından takip edebildiğim kadarıyla Şevki’ye yöneltilen suçlama “pedofili”yi özendirmek. Zümrüt Apartmanı’nda bir pedofilin gözünden aktarılmış müstehcen sahneler var. Bunlara çeşitli haber sitelerinde yer verildi… Abdullah Şevki kendini ABD’deki “kirli gerçekçilik” akımına uygun bir eser yazmakla, yani edebiyatın içinde kalmakla savunmuş. Kitabın tamamını okumadım ama kalanı da böyleyse epey kötü bir edebiyat yaptığını söylemeliyim.

İyi edebiyat-kötü edebiyat gibi yargılar adı üstünde bir edebiyat tartışmasını davet eder. Türkiye’de ise böyle konuları kendi bütünlüğü içinde tartışmak zordur. Hemen düşman kamplar oluşur ve linç kampanyaları başlatılır. Benzer bir eğilim bu olayda da gözlendi ve daha konunun kendisi konuşulmadan tepkiler başka yazarlara (Elif Şafak, Ayşe Kulin gibi) uzandı. İngiltere PEN Direktörü Antonia Byatt’ın bugün Guardian’da (31 Mayıs) yayımlanan açıklamasından bir ifade özgürlüğü tartışmasının da başladığı anlaşılıyor. Byatt, Elif Şafak’a gösterilen tepkiler üzerine “roman yazmak ve içinde bulunduğumuz dünya hakkında yorum yapmak asla suç olmamalı” demiş. 

Bu yazıda Türkiye’deki ceza yargısının konuyla ilgili mütalaasını tartışmak yerine edebiyat yapıtının kırmızı çizgilerinin nerede başlayıp nerede bittiğini, ifade ve yayımlama özgürlüğü sınırları içinde ele almaya çalışacağım.

***

Yazarla edebiyat yapıtı arasındaki özdeşlik/ayrılık edebiyat tarihinin ezeli sorunlarından biri. 20. yüzyılda Yeni Eleştiri bu soruna kesin bir çözüm getirmeyi deneyerek, edebiyat metninin mutlak özerkliğini; yazarın kişiliği, görüşleri, niyetleri ile yapıt arasına kesin sınırlar koyma gereğini vurgulamıştı. Edebiyat eleştirisinde verimli bir yaklaşımdı bu; olay örgüsüne, karakterlere, anlatıya odaklanmayı, “yakın okuma”yı teşvik ediyordu çünkü. Ne var ki yazarla yapıt arasında böyle katı sınırların olduğunu öne sürmek birçok durumda hem hayat hem de edebiyat tarafından yanlışlanan bir varsayımdır. Sartre için böyle bir ayrım yapılabilir mi? Yaşar Kemal için? Bu kadar baskın karakterlere sahip yazarların yapıtlarında hiçbir biyografik izin olmaması mümkün müdür?

Ama bunun böyle olması bir romancının yarattığı her karakterden sorumlu olduğu, onunla aynı görüşleri ve zevkleri paylaştığı anlamına gelmez. İyi edebiyatçı iyi empati yapabilen, kendisine en uzak karakterin gözünden dünyanın nasıl göründüğünü bir sahicilik sorununa düşmeden anlatabilen kişidir. İyi aktörün kendisine en uzak düşen rolü başarıyla oynayabilmesi gibi. Tersi bir mantık yürütüldüğünde, edebiyat tarihini baştan sona kriminalize etmek gerekebilir.

Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda (A Midsummer Night’s Dream) eş değiştirme epizodu olduğu için İngiltere’de kimse polise başvurup kitabın toplatılmasını talep etmediği gibi Shakespeare’in bu oyunu yazarak eş değiştirmeyi teşvik ettiği de şimdiye kadar öne sürülmemiştir.

Suç ve Ceza, Türkiye’de en çok okunan klasiklerden biri. Kahramanı Raskolnikov baltasıyla işlediği cinayeti uzun uzun anlatır; okuru adeta kendisiyle empati kurmaya zorlar. Dostoyevski’nin öbür büyük yapıtı Karamazov Kardeşler’in temalarından biri baba katilliğidir. Bugüne kadar Rusya’da kimse cinayeti veya baba katilliğini özendirme suçlamasıyla Dostoyevski kitaplarını kovuşturmayı akıl edememiştir. Dostoyevski’yi karşı devrimci bulup itibarsızlaştıran SBKP bile bu kadar ileri gitmemiştir.

Charles Dickens’ın Oliver Twist’inde en sempatik karakterlerden biri çocuklara hırsızlık yaptıran çetenin lideri Fagin’dir. Oliver Twist’in kendisinden çok daha iyi çizilmiş bir “kötü karakter”dir Fagin ve bu yüzden Dickens kitapları bir ceza davasının konusu olmamıştır.

Batı’da çok daha uç örnekler var: Bir kısmı vaktiyle epey infial yaratan, yazarlarına hapsi boylatan kitaplar (de Sade’ınkiler gibi).

Ama Türk edebiyatı da bu konuda gayet zengin. Kemal Tahir’in Yediçınar Yaylası’nda tecavüz, soykırım, gasp suçlarını ballandıra ballandıra anlatan karakterler var. “Ermenilerin karılarına kızlarına şunları şunları yapmadan onları cehenneme göndermek yok” diyenler mesela... Şimdi bu karakterler Kemal Tahir’in kendisi midir yoksa Kemal Tahir bu suçları işleyenlerin özgül gerçekliğini mi anlatmaktadır? Bence ikincisi ama karakterlerinin Kemal Tahir’den birtakım izler taşıdığını ileri sürenlere de kulak vermek gerekir.

Shakespeare, Dickens, Dostoyevski, Kemal Tahir derken hep büyük yazarlardan söz ettim. Sorun galiba her yazarın kötü kurmaca karakterleri bu saydığım yazarlar kadar inandırıcı ve güçlü biçimde anlatmayı beceremediği yerde başlıyor. Bir başka pedofili vakasını romanlaştıran Vladimir Nabokov’un kitabında kötü bir müstehcenliğe rastlanmadığı gibi trajedi boyutu daha ağır basar ama Nabokov kadar yetenekli olmadığınız zaman pedofiliyi ancak berbat müstehcen sahnelerle anlatarak beter bir edebiyat yaparsınız. Ne var ki medeni toplumlarda kötü edebiyatı yargılayacak merci edebiyat okuru ve edebiyat eleştirmenidir; kötü edebiyat ceza yargısına havale edildiği zaman bir ifade özgürlüğü sorununa dönüşüp önce kendini kurtarır. Suç teşkil eden bir fiilin edebiyat yapıtında anlatılması ile suçun fiilen işlenmesi ya da teşvik edilmesi arasındaki sınırı gözetmek edebiyatın kırmızı çizgilerinin yanısıra edebiyatla hayat arasındaki farkın tartışılmasında da önemli bir başlangıç noktası. Edebiyat her zaman hoşumuza giden şeyleri anlatmak zorunda değildir, bazen tam tersi olmalı, bizi rahatsız etmelidir ve bu rahatsızlık gene edebiyatın kendi içinde çözümlenmelidir.