Akkoç ve Özata’ya Yanıt: Eleştiride Mistisizm
Barış Özkul

Ayhan Geçgin’in Bir Dava’sı üzerine Birikim Haftalık’ta yazdığım yazıya (5 Nisan 2019) önce Derviş Aydın Akkoç’tan sonra Jale Özata’dan yanıt geldi - yanıtlardan biri doğrudan öbürü dolaylı. Bu edebiyat tartışmasının seviyeli bir şekilde devam etmesi sevindirici ama Akkoç ve Özata’nın yazıları benim epey sorunlu bulduğum bir edebiyat anlayışına yaslanıyorlar. Akkoç, Geçgin’i Kafka ile kıyaslarken Özata edebiyat yapıtlarında ancak birkaç kişinin çözebildiği kodlanmış gizli anlamların olduğunu varsayan gnostik-hermetik gelenek içinde kalarak nüfuz edilmez bir öznellik zemini kuruyor. Bu öznellik zemininde edebiyat eleştirisi kötü bir metni bile anlamlandırmaya, onda değişik teknikler icat etmeye yarayan bir uğraş halini alırken kötüye kötü demek yerine, illa bir gizem, deruni bir anlam aramak zorunda kalıyoruz. 

Yazarlara eserlerinde olmayan anlamları ve birtakım peygamberane özellikleri atfetme eğilimine ilk ciddi eleştirilerden birini Umberto Eco yöneltmişti (1990-Tanner Konferansları’nda). Eco’nun “aşırı yorum” hastalığı olarak gördüğü bu eğilimle ilgili görüşlerine genel olarak katıldığımdan, burada tartışmayı onun örnekleriyle bir teorik bağlama oturtmaya çalışacağım.

Eco’nun “aşırı yorum” teşhisine gelmeden ilkin hem Akkoç’un hem de Özata’nın yazılarında varolan, mantığın temel ilkeleriyle ilgili bir sorundan söz edeyim. Özata ve Akkoç, edebiyat eleştirisini eserin içsel tutarlılığı ve özgün anlam sistemine bağlı bir etkinlik olarak tanımlamak yerine eserin kendisini eleştirmenin yorumunu doğrulamak üzere kullanılabilecek bir parametre olarak gördükleri için ya Geçgin ile Kafka arasında bir bağlantı arıyorlar (Akkoç’un yaptığı gibi) ya da Geçgin’in bildiğimiz anlamda roman yazmak yerine bambaşka bir türün imkânlarını zorladığı gibi abartılı yorumlara yöneliyorlar (Özata’da olduğu gibi).

Böyle abartılı bağlantıların (Geçgin-Kafka, Geçgin-Jameson) havada kalması edebiyat eleştirisinden önce mantık bilimini ilgilendiriyor: Akhilleus’u hem cesur hem öfkeli olduğu için bir aslana benzetebiliriz, ama “Akhilleus bir ördektir çünkü hem Akhilleus hem de ördek iki ayaklıdır” dediğimizde gerçeğe uygun olmakla birlikte akla hiç uygun olmayan bir önermede bulunmuş oluruz. Akkoç ve Özata, “Geçgin’in dili kupkuru olabilir ama Kafka’nın da, Yusuf Atılgan’ın da dili öyleydi” demekle mantık ölçütlerinden epey uzaklaşıyorlar. Eğer bütün yolu bu mantıkla yürüyeceksek, bir cinayet mahallinde maktulün yanında Sabah gazetesi bulunduğu için bütün katillerin Sabah okurlarına düşman olduğu sonucuna varmamız gerekir.

Belirli bir bakış açısından her şeyle her şey arasında yakınlık, benzerlik, analoji vardır. Hayalperest olmayan edebiyat eleştirmeni ya da paranoyak olmayan gazeteci rastlantısal benzerlikler ile yapısal benzerlikleri, ipuçları ile baskın eğilimleri ayırt etmeyi bilen kişidir. Eco burada epey açıklayıcı bir örnek veriyor: “Benzerlik ya da analoji arıyorsanız “iken” zarfı ile “timsah” arasında da bir ilişki vardır çünkü ikisi de şu anda kurduğum cümlede geçmektedir.” Sağlıklı yorum ile abartılı yorum arasındaki fark bu ilişkinin (“iken” ile “timsah” ilişkisinin) en alt düzeyde olduğunu görmekten geçer. 

Bu temel mantık sorunu dışında, Akkoç ve Özata, Geçgin’in Bir Dava’sıyla ilgili yazımda örnek gösterdiğim dil hatalarını bir üslup sorunu yerine koymakla yine yanılıyorlar. Dil hatası ve üslup farklı şeylerdir. Bir şeyin “kımıltısızlık içinde olması” üslup tercihi değildir. “Genç bir erkek, ayakları üzerinde yükselerek başları üzerinden biraz önce ayrıldığı arkadaşlarına bağırarak bir şey söylüyor” cümlesinin de üslup özelliğinden ziyade dilin özensiz ve savruk kullanımına işaret etmesi gibi. Üslupsuz, düz yazmayı bir tavır olarak benimseyen Kafka'yla düpedüz dikkatsizlikten, dalgınlıktan anlatım bozukluğu yapan başka bir yazarı aynı kefeye koymak; her anlatım bozukluğuna üslup demek edebiyattan önce yine bir mantık tartışmasını (özdeşlik, çelişmezlik gibi ilkeler ışığında) davet ediyor.

***

Umberto Eco, edebiyatta “aşırı yorum” eğilimine örnek olarak Ortaçağ’da Vergilius’un, Fransa’da Rabelais’nin, İngiltere’de Shakespeare’in, İtalya’da Dante’nin başına gelenleri açıklarken teolojik ve mistik geleneklerle aşırı yorum eğilimi arasındaki bağı ortaya koymaya çalışıyordu. Shakespeare’de sözcük sözcük, harf harf anagramlar, akrostişler arayanların (Eco’nun deyimiyle “sınırsız semiosis” ipine sarılanların) şaire bir kutsallık atfettikleri kesin. Edebiyat eserini Kutsal Kitap-Tanrı kelamı mertebesine taşıyan bu yaklaşım “bir bilgi ne kadar batıniyse o kadar kıymetlidir” tarzı dolambaçlı ve metafizik bir mantığa yaslanıyor ve bence iki bakımdan sakıncalı. Özata’nın yazısından örneklerle bu sakıncaları açıklayayım:

Özata, “Özkul’un dikkatini çeken uzun sessizlikler, bu kez Geçgin’in bizzat kendi ketlenmelerinden geliyor sanki” diyerek doğrulanması ya da yanlışlanması mümkün olmayan bir tespit yapıyor. 

Edebiyat eleştirmeni ya da sıradan okur Geçgin’in “ketlenmeleri”ni bilmek zorunda değildir, bilse bile bu “ketlenme” metinle ilgili ancak dolaylı bir bilgi verir. Metindeki uzun sessizliklerin Geçgin’in ketlenmeleri olup olmadığını tartışmak “eserin niyeti”nden (intentio operis) uzaklaşıp “yazarın niyeti” (intentio auctoris) ile meşgul olmaktır ve bu devirde “niyet” araştırmasına girişmek görüntünün dilin önüne geçebildiği sinema gibi sanatlarda bir nebze açıklayıcı olsa da dilin sınırsız potansiyel anlamlarının yürürlükte olduğu edebiyatta semantik katmanları genişletmek yerine alabildiğine daraltır. 

İkinci sakınca ise daha demokratik, hatta popülist bir konumdan ifade edilebilir. Özata ve Akkoç’un bir yazara peygamberane özellikler atfetmeleri; edebiyat eleştirmeninden ise gnostik bir azınlığın parçası olup yazarın-peygamberin mesajını, misyonunu kavramasını beklemeleri (Özata, Akkoç’tan bir adım ileri gidip “Bu metni büyük ölçüde kanıksayamamış olma nedenim, Geçgin’in de büyük ölçüde kanıksayamamış olması” diyor) bir meslek hiyerarşisi ve statü düzenini akla getiriyor. Eleştirmenin yazarla kendini özdeşleyip “Geçgin metni kanıksayamadığı için ben de kanıksayamadım” demesi eleştirel bir yetiden ziyade bir telepati yetisi değil midir? Telepati de varlığı son derece şüpheli, dipsiz bir öznelliğin alanına aittir. Bundan öte Geçgin’in veya eleştirmenin metni kanıksayamamış ya da ketlenmiş olmaları sıradan okuru, sözgelimi Bolu Mengen'deki roman okurunu ilgilendirmeyen bir durumdur. 

Yazarlık da ayakkabı tamirciliği gibi, diş hekimliği gibi meslekler arasında bir meslektir ve sanat eserinin üretim sürecinde sanat-zanaat ayrımının geçerli olması sonuçta ortaya çıkan ürünün eksiklerini “kişisel ketlenme”, "kanıksayamama" gibi gerekçelerle mazur kılmaz. Mogadishu’daki bir okur Mario Vargas Llosa’nın romanını okurken yazarın kişisel ketlenmelerini bilmek zorunda değildir. Eleştirmen, yazarın kişisel-psikolojik durumundan bahsetmek yerine metnin içsel ögeleri üzerinde durarak okuma eylemini okurla birlikte derinleştirmelidir.

Yazarlara kutsal gizler, teolojik-mistik anlamlar yüklemeden önce eserin (Bir Dava) niçin başarılı olduğunu, yazarın edebiyat yolculuğunda nasıl “kritik” anlamlar taşıdığını metnin içinde kalarak açık seçik ortaya koymak sevilen yazara da yapılacak iyiliklerden biridir. Bir Dava hakkında henüz böyle bir yazı okuyabilmiş değiliz.