Anasayfa > Haftalık Yazılar > Ölüm Üzerine Düşünceler (VI)

Ölüm Üzerine Düşünceler (VI)

Derviş Aydın Akkoç

15 Eylül 2019

Bir kaçınılmazlık, önüne geçilemez bir “son” olarak “ölüm” en şiddetli karşı-ütopyadır Ernst Bloch’ta. Karşı-ütopya olarak ölüm esas itibariyle eylemin sonu anlamına gelir: “ölüm, aslında karşı konulması en güç karşı-ütopyayı tasvir eder: çivileri çakılmış tabutlarımız hiç değilse bütün şahsi eylemlerimize son noktayı koyar.”[1] Bu dünyada her şey belirsizdir, ama ölüm kadar “kesin” olan bir başka gerçeklik yahut olay yoktur. Buna mukabil, ütopik dürtü çoğun belirsizlikler sahasında kıpırdar, haz kesilmelerle, tıkanmalarla da olsa gözünü ebediyete diker, yok olmak istemez; ama sahip olduğu o yabani hiçlik kudretiyle ölüm “varlığın üstünü çizer.” Bu fasılda memento mori, yani “ölümü hatırla” ikazı da Bloch’a göre, bilinç alanında iflas etmiş bir ikazdır: 

“Hiçbir şey en sonunda onun yer alışı kadar nihai değildir, hiçbir şey tarihsel erek tespitinin öznesinin emeğini onunki gibi nihailik karşıtı bir darbeyle paramparça edip fragmana dönüştüremez. Ölünün çenesi her şeyi öğütür, çürümenin kursağı her teleolojiyi yutar, ölüm organik dünyanın en büyük sevkiyatçısıdır, ama felakete sevk eder onu.”[2]

Felakete sürüklese de bu darbe olasılığı insanı silkeler, diri tutar. Ölüm varlığın dağılması, çözülmesidir. Ama tüm zayıf ve kuvvetli yanlarıyla insan, hiçlik girdabında mutlak manada çözülüp yok olmayı kabullenmeye yanaşmayan bir varlık. Nitekim “ölümden sonraki yaşam” hakkında üretilen “arzu imgeleri” ölümle gelen parçalanmaya, dağılmaya karşı bir birleşme, bir araya gelme, yeniden dirilme isteğiyle yüklüdür. Pek çok şeyin yanı sıra, ölüm düşüncesi büyük dinlerin de başlıca mesaisi olmuştur. Sözgelimi Kur’an’da, Ankebût Suresi’nde ölüm bir hakikat katından dile getirilirken “sonraya” ilişkin bir panorama da sunulur: “Her canlı ölümü tadacaktır ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz.” İnsanın dünyadaki “son” zevki midir burada kast edilen ölüm: dünya Kur’an’da “sıkıntılı” bir yerdir, bu sıkıntılara katlananlar, yani imanda ve amelde öne geçenler “altından ırmaklar akan cennet köşklerinde” ikamet edeceklerdir. Vâkıa Suresi bu panoramayı daha da ayrıntılı işler:

 

“[Amelde öne geçenler] Karşılıklı olarak mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde oturup kurulmuşlardır. Çevrelerinde kaynaktan doldurulmuş [şarap] testileri, ibrikler ve kadehlerle sonsuza dek hizmet sunacak gençler dolaşır. Bundan dolayı ne baş ağrısına tutulur ne de sarhoş olurlar. Beğendikleri meyvelerle ve canlarının çektiği kuş etleriyle. Güzel gözlü huriler, saklı inciler misali, yaptıklarının karşılığı olarak.”

Dünyadaki eylemlerin karşılığı olarak ne bağ ağrısı yapan ne de sarhoş eden şarap testileri, sonsuza kadar ikramda bulunan gençler, damakta dağılan leziz kuş etleri, “saklı inciler misali” huriler; hasılı zevk hususunda bütünüyle zahmetten azade oluş, sıkıntıların çözülüşü, muhteşem dinginlik: teolojik anlatılarda tensel-erotik hazların bunca yoğunlaştığı bir arzu dökümü nadirattandır. Ernst Bloch, Kur’an’ın arzu imgeleri üretme konusundaki yorulmak bilmez enerjisi karşısında hayrete düşer: “zevk anı bin yıl uzatılır. Uyku dahi meleklerin şarkısıyla ve dallarına çanlar asılı ağaçların Allah makamından yollanan rüzgârda ahenkle salınışıyla şenlendirilir.” Kesintisiz derin uyku, ışıltılı mücevherler, işlemeli testiler, ırmaklar, karşılıklı sohbet ve sair zevklerle neredeyse her dünyevi arzunun semavi bir karşılığı vardır. Bu dünyanın cefalarına katlananlar hak edilmiş bir ödülle, yaşarken tadamadıkları hazları herhangi bir suçluluk yahut kefaret olmaksızın yaşayacaklardır. Kur’an’da işlenen “cennet bahçesi” imgesi, her canlının tadacağı ölümün o acılı zevkini daha yüksek ve kesintisiz bir zevk akışıyla yatıştırıp telafi ederken ölüm korkusunu da dindirir, hatta ölümü teşvik eder. Fakat mükafat ne denli cezbedici olursa olsun, ölümün yaklaşması insandaki en temel ve en arkaik korkuları, ürperişleri hararetlendirir. Bloch insandaki bu kadim korkunun bilhassa kurumsallaşmış din ve siyaset tarafından nasıl kullanıldığının haritasını çıkarır, buna göre “öte dünyaya ait semavi imgeler” teselli işlevinin yanı sıra, bu dünyadaki nizamın da köşe taşlarını döşemektedir... 

***

Organik yaşamı, bedeni dağıtan, asla hatırlanmak istenmeyen ölüm amansızca silecek, varlığı toza kemiğe dönüştürecektir, ama gerek semavi gerek seküler tahayyüllerde olduğu üzere arzu da boş durmaz, kalıcı bir iz bırakmaktan, sonraya intikal etmekten, bir harf düşmekten yanadır: Kumla dolacak kafatasının katı gerçekliğine rağmen yaşanılmıştır, yaşanılacaktır demek için. Ama sahiden yaşanılmış mıdır? Ernst Bloch nezdinde ölümün zorunlu oluşunun, nihai olan her şeyi paramparça eden gücünün karşısında “arzunun kanıtlara” ihtiyacı vardır. Ölüm bu dünyada yaşayan varlığın emeğini heba eder, amaçlarını ve rotasını geçersizleştirir, üstelik yaşanmış ve yaşanacak olan deneyimleri de çelimsiz fragmanlara, silik soluk anekdotlara dönüştürür: çoktan unutulmuş mezar taşlarındaki kararmış rakamlar ve isimler...

***

Ölüm, bir anti-ütopya olarak ütopyanın çanına ot tıkama derdindedir. Ne var ki, özne ütopik dürtüyü ölümle de besler: Bloch’un tabiriyle “yaşamın yol gösterici imgeleri” garip yönelimlerle “ölüm sonrası duyusal imgelerden [de] kredi alır.” Bu duyusal imgelerin de kendi dönüşümleri, tarihleri vardır. Aydınlanma öncesi dinsel ölüm imgeleri, Ernst Bloch’a göre, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda sekülerleşip rasyonel bir kılık kuşanarak “dinsel olmayan ölüm imge”lerine bırakmıştır yerlerini. Ölüm sonrası yaşamın arzu imgelerinin, bu imgelerin resmettiği düş manzaralarının dünyevileşmeleri teolojik bakiyeyle olduğu kadar, hatta belki ondan da fazla “ütopik anti-ölüm” olarak “to be or not to be” (olmak ya da olmamak) ile bağlantılıdır ama. Bloch’a bakılırsa, bu tarih ve yer değiştirme süreçleri uyarınca, ölümü kabullenişin, ona ilişkin imge üretiminin yanı başında kuvvetli bir itiraz da yükselmiştir:


“Ölümden sonraki yaşamın çeşitli imgelerinde insanlık yalnızca bencilliğini ve bilmezliğini değil, kadavraya razı olmamanın inkâr edilmez onuru da gün yüzüne – ve geceye çıkarmıştır.”

Telafisiz bir hayal kırıklığıdır ölüm, ama tam da telafisiz olması nedeniyle insani eylemlerin ve edimlerin zorunlu koşulunu oluşturur. Ölüm asla sorunsuz bir biçimde, saf bir tevekkülle kabul edilmez: yok olacak olan hayat, ölümün sessiz suretine kendi haysiyetini kazımak zorundadır. Kaçınılmazlığına, korkunçluğuna rağmen ölüme karşı koyuş isteği insandaki haysiyetle alakalıdır...

***

Ama bu haysiyet, kapitalist üretim ilişkilerinin hüküm sürdüğü, ölümlü Tanrı olarak modern devletin egemenliğini ilan ettiği bir zaman ve zeminde ağır darbeler almıştır. Geçmişin ölüm karşısındaki kısmi gevezeliği burjuva toplumunda, Bloch’un sözüyle “ölümden konuşmamak” yasasıyla bertaraf edilmiştir. Bir vakitlerin semavi cennet imgelerini seküler ambalajlarla, ticari söylemlerle piyasaya sunan kapitalizmin de bir “yeryüzü cennet ütopyası” vardır: Yanından yöresinden ırmakların aktığı güvenlikli siteler, mutluluk paketleri misali huzurlu kır-köy yaşamları, boyun ve sırt ağrılarını ortadan kaldıran, deliksiz uykunun garantisi mucizevi yataklar, kırışmayan buruşmayan ciltler ve yüzler için envai çeşit kremler; sağlık fışkıran hastaneler, kuş, geyik, balık etlerinin sergilendiği zincir lokantalar, hiç eksilmeyen cinsel sular, daha da uzatılıp saçılan gençlik imajları, bin yılları gözüne kestirmiş şımarık hazlar... Tevarüs ettiği semavi imgeleri milyonla çarpıp dünyevileştiren, keseye göre yeryüzü cennetleri vaat eden kapitalizm ve onun siyasi-ilahi hikmetinden nasiplenenler –kapitalizm dininde iman sahibi paralı soytarılar- elbette ölümden konuşmayacaktır: yeryüzü cehenneminin alevlerini harlayan kitlesel kıyımları, iç savaşları, fıtrata kurban giden işçileri, göç yollarında telef olanları, bitmeyen kadın cinayetlerini, sefaletle sarmaş dolaş bir deri bir kemik yaşamları ışıklarıyla boğan bir dünyanın büyük suskunluğu, vahşi kepazeliği... Teolojik söylemleri de yedeğine almış günümüzün egemen iktidarları güya ölümden dem vurduklarında bile ölümün haysiyetini ayaklar altına almakta, “ölümden konuşmamak” ilkesini, onu suskunluğa gark etmeyi, ötelemeyi sürgit kılmaktalar...

***

Ama neyse ki ölülerin çenesi sadece öğütmez, türlü şekillerde konuşur da, Melih Cevdet’in ispat kabilinden dizeleri: “...biraz aş tenceresi / biraz küfür / karı kız öyküleri / sonra dipteki ölülerin fısıl fısıl / konuşmalarını dinledim.”

[1] Ernst Bloch, The Utopian Function of Art and Literature, Selected Essays, İng. Çev. Jack Zipes / Frank Melenburg, London: The MIT Press, 1996, s. 8-9.

[2] Ernst Bloch, Umut İlkesi, Cilt 2, çev: Tanıl Bora, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012, s. 492.