Anasayfa > Haftalık Yazılar > Devrimi Özlemek ama Hakkıyla

Devrimi Özlemek ama Hakkıyla

Kemal Can

15 Kasım 2019

12 Eylül 1980’in üzerinden kırk yıl geçti. Yaşı ellinin altında olanlar o tarihlerdeki sert travmayı ancak anlatılanlardan veya artçı şoklardan biliyor olabilir. Yaşı yeterli olanların önemli bir kısmının da, hafızalarını çeşitli yollarla “temizlemiş” olduğunu düşünmek için epey sebebimiz var. “80 öncesi” gibi bir zamanı yaşayarak bilenlerin ve biraz da pozitif şeyler hissedenlerin artık azınlıkta olduğuna hiç kuşku yok. Söz konusu tarih pek çok şey için milat sayılabilir belki ve zaten de öyledir. Ancak benim de dahil olduğum 78 kuşağı için daha derin kırılmaların izlerini taşıyor. Bu kırılmaların etkileri, yoğunlaştığı alanlar konusunda da çeşitli şeyler söylenebilir. Benim kafamdaki en belirgin kırılma, o dönemi erken yaşlarında aktif bir siyasi hareketlilikle idrak etmiş olanların “devrim” fikriyle sert bir kopuşa zorlanmış olması. Çünkü söz konusu tarih, Türkiye’de gerçekleşen bir askerî darbe olmaktan öte, acayip dönüşümlerin yaşandığı bir dönemin tam üzerine oturdu. Proletaryaya, başkaldırıya, devrime dur demekle kalmayıp tamamen elveda denilmesi gerektiğini söyleyen, söylemekle de yetinmeyen çok sert bir rüzgâr eşliğinde -belki de o rüzgârı serbest bırakmak için- gelmişti darbe. 

Eric Hobsbawm “Devrim Çağı”nı 1848’de bitirse, Taner Timur “Devrimler Çağı”nı 1917’ye kadar taşısa da, 20. yüzyılın ilk üç çeyreğinde -ilk ikisi savaşla yoğurulmuş olarak- devrimin kendisinin ve fikrinin canlı kaldığını söyleyebiliriz. Büyük Savaş sonrasını düşünürsek, 1949 Çin, 1959 Küba ile başlayan seri, 68 dalgası ve 1969 Vietnam ile devam edip 1970 Şili’ye kadar uzandı. Hemen her kıtadaki bağımsızlık mücadeleleri ve küreselleşmiş gündem haline gelen Filistin Davası’nı listeye eklemek gerek. 1979 Nikaragua ve yine aynı yıl bambaşka bir ivmeyle buluşan İran, serinin kuvvetli finali olarak işaret edilebilir. Birbirinden epey farklı içerikler taşısa da bu hareketlilik, devrim fikri için “sonuç alabilir” ortak bir canlılık taşıyordu. 20. yüzyılın bu otuz senelik kesiti (1949-1979) biraz cüretle mini devrimler çağı ismini hak ediyor sanki. 60’ların sonundan başlayan ama özellikle 70’li yıllarda belirginleşen iklimde, devrimin kendisinden çok fikri yükseldi. Hemen her ülkede -bir devrim yapması fiilen neredeyse imkânsız olsa da- efsane devrimci hareketler, gruplar çıktı (bakınız: Daniel Cohn-Bendit, Biz Devrimi Çok Sevmiştik). Kamboçya’daki gibi ağır katliamlar, kültür devriminin savunulması zor hoyratlıkları, reel sosyalizmin ayıpları bile devrim romantizmini pek gölgelememişti. Yükselen sınıf mücadelesi ve kapitalizmin göbeğinde kabul ettirilen kazanımlar bu dalgaya eşlik ediyordu.  

Türkiye de, Kurtuluş Savaşı’na “Anadolu İhtilali”, 60 Darbesi’ne “devrim” denildiği için kavram resmî olarak kriminalize edilmemişti henüz. 70’li yılların başında yitirilen devrimcilerin hatıraları ve biraz abartılsa da bu toprakların başkaldırı geleneğine dair tazelenen anlatılar çok canlıydı. Bu topraklara özgü garibanlık, fukaralık, sınıf mücadelesine doğru yol almaya niyetlenmiş, sanki biraz da karşılık bulur gibi olmuştu. Ekonomik ve toplumsal değişim yüksek bir politik dinamizm yaratmış ve elbette egemenler de karşı şiddeti hazır etmişlerdi. Ancak daha özgür, eşit ve güzel bir dünya için devrim fikri, asıl olarak dünyadan esen rüzgârlarla geliyordu. Çok uzak diyarlardan, Güney Amerika’dan, Uzak Asya’dan. Haritadaki yeri bilinmeyen ülkelerin devrimci liderlerinin adları ezberleniyor, bilinmeyen dillerdeki marşlar söyleniyordu. Amerika’nın sopa yediği, devirmeyi beceremediği her cephede emperyalizmin, kapitalizmin yenildiğine, her kazanılan mevziden zafere giden kesintisiz yolun açıldığına inanılıyordu. Dünyada oluyorsa -ki bir şeyler oluyordu- burada da olabilirdi, olacaktı. Böyle olduğuna inanılıyor ve işaretleri de yine dünyadan toplanıyordu.

12 Eylül 1980, sadece Türkiye’de değil, sanki bütün dünyada bir darbe olmuş gibi yaşandı (yıl tam olarak tutmuyor olabilir ama sahiden de neoliberal dalga bütün dünyaya bir darbe heybetinde geldi). Artık rüzgârın döndüğünü değil, bir daha dönmemek üzere gittiği anlatılıyordu. Tarihin sonunun geldiği, kapitalizmin zorunlu zaferine doğru ilerlediği söyleniyordu. Neredeyse on yıl, devrimlerin nasıl bozulmaya başladığı, ayakta kalmaya çalışanlara nasıl ağır bedeller ödetildiği, bazılarının nasıl adım adım geriletildiği izlenerek geçti. 90’lara gelindiğinde yıkılan duvarlar ve dağılan “Sovyetler”, yenilenlerden çok asla kazanamayacaklar için kanıt gösteriliyordu. Yine 90’ların başındaki Körfez Savaşı tek kutuplu olacağı iddia edilen dünyanın neye benzeyeceği hakkında cesaret kırıcı bir resim veriyordu. Bu yeni iklim koşullarında, 90’ların ortasında (1994) araya giren Zapatista İsyanı, Güney Afrika’da tarihe gömülen apartheit rejimi gibi pastırma yazları bile havayı ısıtmaya yetmiyordu. Sonra 2000’lerde darbecilikten sosyalistliğe geçen Chavez gibi, seçimle iktidara gelen sosyalistler Bolivya’da Morales, Brezilya’da Lula ve Nikaragua’da -yeniden gelen- Ortega gibi yeni bir esinti doğdu. Daha önce olduğu gibi yine Güney Amerika’dan yükselen bir dalga olacağı düşünüldü. Özlenen devrim fikrinin üzerine -biraz da zorlama- bir nostaljik ışık düşmüş gibiydi.

Bugün bütün dünyanın sokakları yine hareketli, Asya’dan Amerika’ya, Paris’ten Beyrut’a yüz binlerce insanın katıldığı protestolar yapılıyor. Yönü, yörüngesi, katılanları ve hazırlayanlarıyla aynı kaba sığmayacak, benzer kavramlarla isimlendirilemeyecek bir hareketlilik bu. Yoksulluğa isyan eden de var, darbelerin peşinden giden de. Irkçılar da sokakları kullanıyor, özgürlük çağrıları da. Bazen yan yana, bazen karşı karşıya. Ortada bir itiraz, hatta isyan var belki ama kimsenin tarif edebildiği bir hedef yok aslında. Neoliberal azgınlık döneminde acımasızca tahrip edilen doğanın, yaklaşan küresel felakete isyan ederken çıkarttığı fırtınalara benziyor sokaklar. Birdenbire, beklenmedik, alışılmadık ve tahripkâr. Tekrarlanmayan, sonuç doğurmayan, bir yere varmayan. “Hani küresel ısınma vardı?” diye hayret edilen dondurucu kışların, “Hani kuraklık artacaktı?” diye itiraz edilen sellerin yarattığı şaşırtıcılığa benziyor durum. Gidişin aksine gibi görünen ama -gidiş olmayan- gidişin içinden doğan beklenmedik olaylar. “Hani sağ popülizm yükseliyordu, öyleyse bu rüzgâr nereden çıktı?” diye soruluyor. Moral bozmak gibi olmasın ama aynı yerden çıktı galiba. Çünkü yükselen bir şey yok aslında, sadece can çekişen, zorlanan ve herkesi kendi girdabına çekip aynılaştırma yeteneği olan bir düzen var. İçinden çıkarttığı olağanüstülükler nasıl onun derdine çare değilse, karşısındaki itirazların da -belki bir imkân veya potansiyel ama- henüz devrim olmadığı ortada. Giden için rüzgârın döndüğünden bahsedilebilir ama gelenin adını koymak için çok erken.

Geçtiğimiz haftanın önemli gündem başlığı Bolivya’da yaşananlardı. On dört yıldır iktidarda olan solcu lider Evo Morales, arkasında entrika, ihanet ama elbette ABD’nin bulunduğu bir darbe ile devrildi. Daha önce Venezuela’da Maduro’nun başına gelene benziyor ama süreç ve sonuç biraz daha farklı. Brezilya’da Lula’nın yolsuzluk iddiasıyla hapishaneye gönderilmesinde, başarılı ve başarısız bütün darbelerin ardında ve yanında yer alanların sağlam ayakkabı olmadığı çok açık. Devrimlere ve devrim fikrine düşman olanlar, artık onları yenmeye çalışmıyor, kendiliğinden yenilmesini -yenilebilir kıvama gelmesini- bekliyorlar. Fakat daha dün yapılan “devrimlerin” değil, yıllarca süren iktidarların ardından, baskı ve yasaklara abanan, kendi yaptığı anayasayı “bir kere delmekle bir şey olmaz” diyen, söz konusu iktidarı korumaksa gerisi teferruat diye düşünen tavırlara, galiba devrime destek veren halkın bir kısmının da inandırıcı bulduğu yolsuzluk iddialarına, sadece kötülerin kullandığı bahaneler demek çok eksik olmaz mı? Korunacak devrim fikri için ihtimam gösterilmesi gereken tek değer; iktidarda olmak mıdır? Özgürlük, eşitlik ve adalet geçici olarak ama daha önemlisi devrimi korumak adına sürekli olarak askıya alınabilir mi? Devrimcilik, karşısında yer aldığı şeye tutumdan çok, kendi duruşuyla ilgili bir özellik değil mi? “Sosyalizm olmadan özgürlüğün bir ayrıcalık ve adaletsizlik, özgürlük olmadan da sosyalizmin kölelik ve zalimlik olduğuna inanan” Bakunin’in haklı olduğu görünmüyor mu?