Anasayfa > Haftalık Yazılar > İntihar ve Depresyon: Anlatılan Hepimizin Hikâyesi Değil midir?

İntihar ve Depresyon: Anlatılan Hepimizin Hikâyesi Değil midir?

Erdoğan Özmen

27 Kasım 2019

Her çağın kendi egemen fikirleri var. Bunu, belirli bir insan/insanlık anlayışını, belli bir düşünme ve akıl yürütme biçimini, belirli bir duygulanım biçimini, belirli bir ahlakı, belli başlı tutum ve alışkanlıkları ete kemiğe büründüren, onları varsayan ve telkin eden, demek her birimize bir kimlik/konum ve yönseme tahsis eden bir çerçeve olarak en geniş anlamıyla düşünmeliyiz. Demek ki kendi lisanı, kelimeleri, kavramları, grameri olan, dolayısıyla çoktan içinde yüzdüğümüz, aktüalize olmak için -deyim yerindeyse- bizleri kullanan bir yapı olarak. Devletleri/iktidarları, sermayenin sözcülerini, dini, kültürel ve politik kurumları, üniversiteyi, politik iktisadı vb. şu ya da bu ölçüde aynı hizaya sokan, pratik ve söylemlerini belirleyen temel bir işleyiş olarak. Aynı yerde hizalanan bir diğer aygıt da psikiyatri/psikoloji kompleksi, ne yazık ki.

Psikiyatri/psikoloji kompleksi derken daha ziyade yapısal ve ideolojik bir tutumu, temel bir refleksi, bir anlama ve hissetme biçimini, belirli bir ruh halini kast ediyorum. Tek tek psikiyatr ve psikologların yaklaşım, pratik ve söylemini her zaman ve birebir belirlemese de, etkilerini belli biçim ve düzeylerde daima gösteren, daima yakalandığımız ve içine düştüğümüz, tamamen dışında kalmanın asla mümkün olmadığı ideolojik bir yapıyı demek ki. Her bir psikiyatr ve psikoloğun düşünme ve akıl yürütme biçimini bir biçimde etkileyen, aklını çelen, belli bir akletme/akledememe kipini, belli alışkanlık ve pratikleri empoze eden, bakışına çoktan sızmış bir yapıyı.

Her birimiz kendi meşrebine uygun biçimde belli anlayışlara yaslanan belli klinik pratikleri zaten yürütüyoruz. Bilişsel-davranışçı, biyolojik, psikodinamik/psikanalitik, varoluşçu vb. Ama insanların gerçek hayatlarında neler olup bittiğine, toplumların karşı karşıya olduğu sorunlara, insanlık durumunun maruz kaldığı -neredeyse- mutasyon diyebileceğimiz dönüşüme, yeni öznellik/ruhsallık biçimlerine, ruhun yeni ıstıraplarına yönelik bir ilgi ve merak uyanmayacak mı hiç içimizde?

Ruhlarımıza ve hayatlarımıza hiç temas etmeden, onları tahrip etmeden, aşındırmadan, yıkıma uğratmadan, alt üst etmeden, tümüyle dışımızda ve kendi halinde işleyen bir sistem midir ki kapitalizm? Buna inanacak, böyle mi düşüneceğiz? İnsana en büyük meydan okuması kayıp ve yokluk olan bir sistemden söz etmiyor muyuz. Haysiyetli bir varoluşun imkanlarının ve dayanaklarının yokluğu/kaybını, kelimenin en saf haliyle geleceğin ve umudun kaybını; bizi insan kılan, insanca eşsizlik, biriciklik, yücelik ve sonsuzluk duygularının kaynağındaki kapasite ve yeteneklerimizi her vesileyle budayan ve geçersiz ilan eden bu kapkaç düzenini hiç mi mesele etmeyeceğiz artık?

İyiden iyiye kapalı ve opak bir yapı kazanmış, sadece diğer rakamlarla ilişkisi içinde anlamı olan bir rakamlar sisteminin, gerçek hayatlarımızla hiçbir bağı olmayan bu tuhaf işaretler sisteminin, bu “bul karayı al parayı” kapitalizminin ekranlara, borsa tahtalarına yansıyan anlık hareketleriyle paramparça olan kanlı canlı hayatlarla depresyon ya da panik ataklar arasındaki muhtemel ilişkileri mütemadiyen ıskalıyor görünmemizin gerisindeki şey, “biliyorum ama yine de böyle değilmiş gibi yapıyorum, çünkü bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yok” belki de.

Yoksulluk ve yoksunluğun (depresyon ve intihar için mevcut risk faktörleri arasında şöyle bir sayıp geçmenin ötesinde), bambaşka biçimlerde ve inatçı bir pas gibi ruhları eriten, kahredici bir çaresizlik ve güçsüzlüğe yol açan etkilerinden söz açmayacak mıyız hiç? Bizi onurlandıran, içimizin eşsiz yücelik duyguları, heves, arzu ve inançla dolmasına vesile olan, kendimizde ya da bir türdeşimizde tanık olduğumuz kendimizde kendimizi aşan şey; aynı anda hem insanüstü hem insani olan, insanlık idealinin temsili olan şey değil midir: İşte tam olarak o yapıp-etme kudretine, bizi sefil bir güçsüzlükten ve ümit yokluğundan esirgeyen cevhere yönelmiş bir saldırganlık ve yıkıcılık sistemidir karşımızdaki.

Toplumsal alanın bütünüyle bir pazar olarak, herşeyin alınır satılır olduğu bir meta piyasası olarak düşünülüp düzenlendiği neoliberal kapitalizmin hepimize yönelttiği buyruk, herbirimizin daimi bir performans ve proje öznesi olarak “kendinin girişimcisi ol” buyruğudur. Belki de depresyon, bir de, bu başı-sonu olmayan acımasız buyruğun, bu azami kusursuzluk, verimlilik, dikkat ve uyanıklık talebinin hem sonucudur hem de ona karşı bir savunma, bir sığınak gibi işlev görüyordur:

“Neoliberal psikopolitika giderek daha incelikli sömürü biçimleri icat ediyor. Çok sayıda kendini yönetme atölyeleri, motivasyon artırıcı haftasonları, yaşam koçları, kişilik geliştirme seminerleri ve zihin antremanları kendini optimize etme ve verimliliği artırma konusunda sınır olmadığı vaadini dile getiriyor. Bunlar yalnızca çalışma saatlerini değil, bireyin tümünü, bütün dikkatini, hatta bizzat hayatını sömürme amaçlı neoliberal tahakküm teknikleri tarafından yönlendirilmektedir. Bu teknikler insanı keşfeder ve bizzat onu sömürünün nesnesi yapar.

Kendini optimize etmeyi talep eden neoliberal buyruk sadece sistem içerisinde kusursuz iş görmenin hizmetindedir. Verimlilik ve performansı artırmak için tıkanmalar, zayıflıklar ve hatalar tedaviyle giderilmelidir. Bu amaçla herşey ölçülebilir ve karşılaştırılabilir hale getirilerek pazarın mantığına teslim edilir. İyi bir hayat tasası değildir kendini optimize etme çabasının ardındaki. Bizzat sistemik zorlamalar, ölçülebilir pazar başarısıdır bunu zorunlu kılan.”[1]

Devasa genişlikteki anti-depresan ilaç pazarı, demek ki bir de; “verimlilik ve performansı artırmak için tıkanmalar, zayıflıklar ve hatalar tedaviyle giderilmelidir” ifadesi bağlamında düşünülmelidir. Her şeyin ölçülebilir, gözden çıkarılabilir ve başka her şeyle kolayca değiştirilebilir olduğu bu vahşet sahnesi bağlamında.
[1] Byung-Chul Han. Psikopolitika, çev. Haluk Barışcan, Metis, 2019, s. 37.