Anasayfa > Haftalık Yazılar > Peyami Safa-Bir Portre

Peyami Safa-Bir Portre

Barış Özkul

29 Aralık 2019

Peyami Safa kırk beş yıllık yazı hayatına, ağabeyi İlhami Safa’dan devraldığı Server Bedi imzasıyla yazdıkları da eklenirse, beş yüze yakın kitap, binlerce köşe yazısı, makale, fıkra ve tefrika sığdırmıştı. Hayatı boyunca yazı yazarak geçinmesine rağmen hiçbir zaman konu kıtlığı çekmemiş; edebiyat, siyaset, felsefe, psikoloji, tıp, ispiritizma, Doğu ve Batı, Katolisizm ve Budizm, komünizm ve demokrasi, Kemalizm ve faşizm gibi farklı konularda kalem oynatmıştı. 

Düşünce alanındaki verimi genellikle “köşe yazısı” boyutlarını aşmamakla birlikte çok okuyan ve üretken bir yazardı Peyami Safa. 

Beşir Ayvazoğlu, bu konuda kapsamlı bir biyografi [1] yazdığı için burada Peyami Safa’nın yaşam öyküsüne uzun boylu girmeyeceğim. Gene de düşünce akımları karşısında tavırlarının; romanlarında tekrar eden kimi temaların anlaşılması açısından önemli bulduğum birkaç “kişisel” özelliğinden söz edeyim: Bunlar son kertede kişisel olmakla birlikte birçok sanatçıda benzer nevrotik eğilimlere kaynaklık etmiş olan deneyimler...

Yazı hayatına başladığı yıllarda “yetim-i Safa” olarak anılan (Ahmet Haşim buna bir kalem kavgasında “yetim-i zekâ”yı eklemiştir) Peyami Safa’nın babası İsmail Safa, Abdülhamid’e karşı destek bulmak ümidiyle Britanya elçiliğine yaptığı bir ziyaretin ardından sürüldüğü Sivas’ta ölmüştür. Peyami Safa, babasının hazin sonunu unutamadığı gibi ilerleyen yıllarda çocukluğunda ona kol kanat germedikleri için birçok kişiyi alt alta kin beslemiştir (Prens Sabahaddin, Damad Celaleddin Paşa vb.) Epey saldırganlaşabilen öfkesinin erken nedenlerinden biri çocukluğundaki yalnızlık ve yetimlik duygusudur. Yoğun yaşandığı anlaşılan bu duygular çok erken yaşlardan itibaren Peyami Safa’yı bir dostlar-düşmanlar ayrımı yapmaya itmiştir.

Dostlar halkasındaki Abdullah Cevdet babasının vefatından sonra aileyi himaye ettiğinden (ona bir Petit Larousse hediye etmiştir) Peyami Safa’nın gözünde hep ayrıcalıklı olmuştur örneğin.

Çocukluğundaki bir başka acı deneyimi kolundaki iltihabın Peyami Safa’yı çolak bırakmasıdır. Hastalık, Peyami Safa edebiyatında bir leitmotiftir; romanları fiziksel ve ruhsal bakımdan hasta karakterlerle doludur. Hastalık (fiziksel marazın ağır bastığı disease) ile rahatsızlık (ruhsal marazın ağır bastığı illness) arasında ayrım yaparsak; Peyami Safa fiziksel bakımdan hasta karakterlerin zamanla düştükleri ruhsal bunalımları, çıkmazları, rahatsızlıkları konu etmiştir. Edebiyat dünyasında adını duyuran Dokuzuncu Hariciye Koğuşu otobiyografik bir hastalık romanıdır – Peyami Safa; çocukluğundan beri sürekli tıp kitapları okumuş ve yaşlılığında onu muayene eden doktorlar tıp bilgisi karşısında hayrete düşmüştür.

Giriştiği kalem kavgalarında sıklıkla yüzüne vurulan çolaklığı dışında dönemin “hakaret serbestisi”ne uygun olarak Peyami Safa’nın kısa boyundan, koca kafasından, kerkenez yürüyüşünden söz açanlar olmuştur. Bu hastalık ve beden takıntısı bir aşamada onu bedensel hazlardan nefret etmeye götürmüştür – Romanlarında beden-ruh, ispritizma-madde karşıtlıklarını işlerken bedensel hazza merak duyanları daima şehvetli, obez, pespaye-ahlaksız, hedonist karakterler olarak betimlemiştir.

Bu tür “bedensel takıntı”ları dışında Peyami Safa bir ruhsal uçtan öbürüne kolaylıkla savrulabilen, asabi ve gergin bir mizaca sahiptir. İlkin iyi anlaştığı birçok arkadaşıyla sonraları kanlı bıçaklı olmuştur: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun ilk baskısını ithaf ettiği Nazım Hikmet’i daha sonra bir eroin kaçakçısıyla işbirliği yaparak ağabeyi İlhami Safa’yı dolandırmakla suçlamış; peşinden Nazım Hikmet’in Bab-ı Ali’yi karıştırmak üzere görevlendirilmiş bir Kremlin ajanı olduğunu iddia etmiştir.

Necip Fazıl’la ilişkisinde de aynı örüntü tekrar eder: Yakın arkadaşı Necip Fazıl’ı araları bozulduktan sonra “intihalcilik”le, tembellikle ve beyinsizlikle suçlar. 

Başlarda övdüğü Aziz Nesin’i daha sonra komünizm propagandası yapmakla ve subaylık yaptığı sırada keçi çalmakla suçlar. 

Ahmet Haşim’in “Araplığı”, Aziz Nesin’in “hırsızlığı”, Necip Fazıl’ın intihalciliğine “yüklenen” Peyami Safa epey kötü bir polemikçidir.

Tutarlı Antikomünist

Peyami Safa’nın siyasî görüşleri yıllar içinde epey değişmiştir; erken Cumhuriyet’te “Atatürk mucizesini kavrama gereği”nden, “yalnız Türkiye değil bütün şark[ın], içi büyük rüyalar ve istidadlarla dolu uzun ve karanlık asırlardan beri Atatürk’ü bekledi”ğinden söz ederek CHP’den milletvekili adayı olan Peyami Safa; 1950’lerin ikinci yarısında Adnan Menderes’in maiyetinde yurt gezilerine çıkacak kadar Demokrat Parti’ye yaklaşmıştır (Türk İnkılâbı’na Bakışlar’ın ilk baskısındaki Atatürk övgüleri müteakip baskılardan sessiz sedasız çıkartılmıştır); 1950’lerde adeta Demokrat Parti’nin gönüllü basın müşaviridir. Adnan Menderes ile aralarındaki yakınlık 27 Mayıs’tan önce Bab-ı Ali’deki Halk Parti’li yazarların gözde konularından biridir.

Faşizm ve demokrasi konusundaki görüşleri de tutarlı değildir. Çeşitli durumlarda faşizan laflar etmiş olmakla birlikte sistematik bir faşist olmamıştır. 1940’larda Nazi Almanya’sı ve Mussolini İtalyası’nı ideal korporatist rejimler olarak desteklemiştir. Hitler ve Mussolini, Peyami Safa’ya göre toplumsal hastalıklara doğru korporatist teşhisler koyan hekimlerdir.[2] 

27 Mayıs darbesinden sonra ise demokrasi taraftarıdır: Son Havadis’teki köşesinde çoğunluğun iradesine saygıdan ve demokrasinin doğruluğundan söz etmektedir. Menderes’in devrilmesi, Milli Birlik Komitesi’nin basına uyguladığı sansür ve subaylar tarafından ifadeye çağrılmasından sonra “demokrat” olmaya karar vermiştir.

Peyami Safa’nın siyasi görüşleri dışında adabımuaşeret, gündelik hayat, popüler kültürle ilgili görüşleri de tutarlı değildir: Alaturka musikinin yasaklanmasını ilkin şiddetle eleştirirken zamanla desteklemeye başlamış (alafranga musikinin tepeden dayatılmasını bir uygarlık hamlesi olarak selamlamıştır); yeni harflerin kabulüne başta karşı iken Mustafa Kemal’in Sarayburnu nutkundan sonra tersi bir tutum takınmıştır. Köşe yazılarında ve kimi romanlarında püritenizm boyutunda ahlakçılık yaparak bedensel zevkleri boyuna yermesine rağmen 1930’larda kokain müptelasıdır; bastıramadığı bir “çıplaklık”, voyörizm merakı vardır. 

Bu haliyle Peyami Safa bir çelişkiler yumağı gibi görünür: Ne var ki bir konuda başından beri tutarlıdır: Anti-komünist olmak.

***

Peyami Safa’ya göre Türkiye’deki komünistler iki kategoriye ayrılır: “Mahutlar” ve “gafiller”. Mahutlar, doğrudan Sovyetler Birliği’nden para ve doktrin desteğiyle komünizmi yaymaya çalışan Kremlin ajanlarıdır. Türkiye’de tek hakiki Marksist’e rastlanmaz: “Marksist geçinenlerin hepsinin Kremlin ajanı olduklarını herkesten evvel anladım, gazetelerin çoğu Nâzım Hikmetler ve Sertellerle can ciğer dostken, ben onlarla yazı kavgası yaptım.” Peyami Safa’nın mücadelesi hakiki Marksistler ile değil “bel kemiklerine Karagöz çubukları takılmış, Kominform tarafından oynatılan bir sürü ajanladır.” “Sovyetlerin hususi olarak yetiştirdikleri 150 bin ajan vardır ve dünyanın her köşesine dağılmışlardır.” 

Kremlin ajanları “sistemli olarak, yerleş[ik] fikir ve edebiyat otoritelerini yıkmaya çalışırken din, ahlâk ve millet aleyhinde şiir, nesir, roman ve hikâye yazmakta, Türk dilini bozmaya çalışmakta”dırlar. Peyami Safa’nın “mahutlar/ajanlar listesi” epey kabarıktır ve gitgide genişler: Nazım Hikmet, Serteller, Sabahattin Ali; genç kuşaktan Mahmut Makal, Oktay Rıfat, Orhan Veli. Cahit Sıtkı’nın şiirlerini edebiyat çevresine ilk o tanıttığı halde onda da “komünizm temayülü”nün baş gösterdiğini fark edince Cahit Sıtkı’yı da mahutlar listesine dahil eder.

“Allahçı, dinci, ruhçu, milliyetçi” Türkler; Kremlin ajanlarının ellerinin kalem tutmasına karşı dikkatli olmalıdırlar: “Yıllarca Sabahattin Ali’yi korudular, savundular, bağırlarına bastılar… Ne oldu sonunda? Herif Bulgaristan’a kaçarken vuruldu.” “Nazım Hikmet’i bile temize çıkarmak için vaveylalar kopardılar, dilekçeler imzaladılar. Herif şimdi demirperde arkasından Türkiye’ye sövüyor”. “Bir komünist ölünce (Sabahattin Ali, Eluard, Matisse) Kerbela kıyameti kopartanlar bir Türk milliyetçisi (Remzi Oğuz Arık) öldüğünde sus pus olmaktadır[lar].”

Mahutların nüfuz sahasında komünizm propagandasına kanmış olan gafiller vardır. Gafiller “dünyanın sola gittiğine kandırılmış birtakım fikir avareleridir”. Gençlik, gafillik ve isyankârlık arasındaki geleneksel bağ kurulur: 

“Kendi mahrumiyetlerinin ve ıstıraplarının sebeplerini tam ölçüde bilmeyen, “milletçe geriliğin, iktisadi bünyenin, kötü şans ve tesadüfün ve kendi hatalarının karmakarışık halde birbirine girdiği[ni] […] soğukkanlılıkla tahlil edemeyecek derecede ihtiyaç ve isyan halinde olan” gençleri “kızıl teşkilat arar, bulur ve onları “Marx peygamberin dünyayı düzelteceğine inandırır.” 

Gafiller “soyu sopu melez, kanında çeşitli ırkların kanları çatışan veya bir aile disiplininden mahrum [kalmış] yahut cinsi sapıklıklar ve ahlaksızlıklar yuvası [olan] bir ailede yetişmiş, köksüz, imansız, idealsiz genç”lerdir. İdealsiz gençler kendi “fena kader[lerini] mazur gösterecek, milliyet ve ahlak düşmanı bir nazariye arar”ken “Marxçılık on[lara] istediği afyonlu şerbeti sunmuştur.” 

Sıra Bab-ı Ali’deki rakiplere geldiğinde, bu anti-komünist retorik nefretle bilenir: Kızıl teşkilat “bedbahtlar ve gafiller sürüsünü ele geçirmek için… mâhud solcu dergileri ve yazılariyle her gün sürek avına” çıkmaktadır. 

Tehlikeli komünistler listesinde başı Nazım Hikmet, Serteller ve Aziz Nesin çekmektedir: Peyami Safa bir zamanlar ahbaplık ettiği bu yazarlara “lağıma düşmüş Rus köpekleri”nden “Moskof hademeleri”ne, “şıllık ve acuze karı”dan (Sabiha Sertel) “Rus kahpeleri”ne dek ağır hakaretler eder.

Peyami Safa; Cingöz Recai tipini yaratmış, kalburüstü bir polisiye yazarıydı; Matmazel Noraliya gibi kasvetli romanlarına polisiye heyecanlar sokuşturmasını da bilmişti. Polisiye yazarlığı ile polislik arasındaki kökensel bağ onun komünistleri ihbar etme arzusunda (ona “jurnalci Peyami” lakabını kazandıracak kadar güçlü bir arzu) varlığını iyiden iyiye hissettirir. Komünizmin taban örgütlenmesi ya da militan (işçi/köylü/partili) kadrolarından ziyade şairler, yazarlar ve akademiklerle kavga etmeyi seçer. Bu kavgalarda seferber ettiği öfkeli dil Peyami Safa’yı oldukça kaba saba bir sağcılık dairesine yerleştirir.

“Türkiye’de Hakiki Marksist Yoktur”

Solcu yazarlarla polemiklerinde Peyami Safa’nın bir iddiayı sıklıkla yinelediği görülür: “Türkiye’de hakiki Marksist yoktur, yalnız Kremlin ajanları vardır.” 

Peyami Safa’ya göre Marksizm “mideden ibaret bir primitif adam fikri”ni (s. 30) temel almaktadır; oysa insanda “beslenme içgüdüsünden başka bir şey olmadığını veya bunun en kudretli içgüdü olduğunu söyleyemeyiz”. Marksizm’e ve genel olarak materyalist felsefeye kelimenin düz anlamıyla maddiyatçılık atfetmek ve materyalist filozofların insanda beslenme içgüdüsünü esas aldıklarını ileri sürmek devrin anti-komünist metinlerinde çok sık rastlanan bir mugalâtadır. Peyami Safa da bu mugalâtayı tekrar etmektedir: “Biz kafadan ve kalbden mideye ve barsağa inmek isteriz, Marksistler mideden ve barsaktan kafaya ve kalbe çıkmak isterler.” (s. 82). Ona göre komünizm “materyalizmin piçi, 19. yüzyılın eski maddeci nazariyeleri arasında kalmış, geri bir sistem”dir (7 Kasım 1951, Ulus). 

Marx’a “sosyoloji, ekonomi ve felsefe gibi aklı ermediği bilim alanlarına burnunu soktuğu ve yüksek planda fikir meselelerini ayağa düşürüp bugünkü dünyanın işlerini karıştırdığı” (s. 69) için öfkelidir.

Mehmet Kaplan gibi Peyami Safa da psikanaliz sahasından Carl Gustav Jung’u sahiplenir. Jung’un “şuuraltına kökleşmiş arketipler” (ve bunların insanın eylem potansiyelini sınırlandırma vasfını) vurgulaması muhafazakârlığın teorik bagajına bir katkıdır:

[Komünistlerin] “Allahsızlık ve dinsizlik propagandaları, aksine olarak halkta ve gençlikte din duygularını kuvvetlendirmektedir… Bunun sebebi Zürih’li profesör… Jung’un da izah ettiği gibi tarih öncesi devirlerden beri şuur altına kökleşen akıl dışı inançları kökünden sökmeye çalıştıkça onları büsbütün mıhlamış olmamızdır”. 

Bu oldukça zayıf argümanlardan hareketle Peyami Safa komünistlere birtakım özsel kötülükler atfeder: Allahsızlık ve dinsizlik propagandası yapan komünistler “materyalist oldukları için manevi ve ruhi değerlerin üstünlüğüne inanma[maktadır]lar”. Komünistler “geçmişin düşmanı, tarihin, geleneklerin düşmanıdırlar…” “Kendisi gibi düşünmiyen bütün yaşlılara… bütün eser sahiplerine düşmandırlar.” “Komünistler edebiyatta en değerli geçmiş değerlerin düşmanıdır[lar]. Divan edebiyatı, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati, hatta ilk devre Cumhuriyet edebiyatı aleyhinde propaganda yaparlar.” “Komünistler yalancıdırlar. Muarızlarına iftira ederler…”

Gene Mehmet Kaplan gibi Peyami Safa da komünizm ile sapkın bir tür cinsellik arasında bağ kurar: “Komünistin ruh dibi yoklamalarında mutlaka bir kendini aşağı görme kompleksi” vardır; bu, “bazılarında bir cinsi sapıtmanın yahut ailelerinde bir ahlâk yıkılışının verdiği gizli utançtır”. Bir yazısında Sovyetler Birliği’nden “kahbeler birliği” olarak söz eder; bir başka yazısının başlığı ise “Rus Kahbeliği”dir.

Komünizmden bu kadar çok yakınan Peyami Safa; kamu yararı anlamında sosyalizmi ise sahiplenir: “Sosyalizm sinemada sigara yasağı, trafik memurunun işareti, istimlâk kanunu ve belediye nizamı” ise ben de sosyalistim der (Son Havadis, 3 Eylül 1960). Peyami Safa’nın gönlünde yatan korporatist bir kamu düzenidir. Erken Cumhuriyet aydınlarını ortaklaştıran korporatizm sevdasına Peyami Safa da tutulmuştur; 1940’larda faşizme, 1960’ların başında bir tür “zorunlu demokratlığa” yaklaşmakla birlikte Kemalizm’in “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” formülüne daima sadık kalmıştır: “Sınıfların işbirliği sınıf mücadelelerinden daha umumi ve evrensel bir hadisedir. Hele insanlığın ilerlemesinde sınıf mücadelesinin dinamik bir faktör olduğu iddiası büsbütün yanlıştır”. Peyami Safa’ya göre “Doğru ve adil tevzi sistemi korporatizmdir”. Ve bu korporatizmin müttefiki saldırgan bir anti-komünizmdir.

Doğu-Batı Sorunu: “İspiritizma” Merakı

Gazete yazıları ve Türk İnkılâbına Bakışlar gibi eserlerinden Peyami Safa’nın Batı medeniyetine ilkesel olarak karşı olmadığı anlaşılır; Ziya Gökalp çizgisinden farklı olarak medeniyet-hars ayrımı da yapmaz. Batı’nın salt teknik gelişme düzeyine öykünmekten yana değildir. Avrupa medeniyetinin tarihsel bileşenleri olarak gördüğü Roma’nın hukuk ve kent düzenini, riyaziye anlayışını (“riyazileşme ve siteleşme”), antik Yunan’ın “zekâsı ve pırıltısı”nı sahiplenmiş ve bunların yanına “Hırıstiyan Garp”ın Katolik öğretisinin “manevi tekamül” düzeyini eklemiştir. 

Doğu’ya gelince ise Peyami Safa’ya göre iki Doğu vardır: İslâm, Budizm’den farklı bir medeniyettir ve İslâm medeniyeti Farabi ve İbni Sina değil Eşari ve Gazali’nin yolundan giderek Galilelerin, Keplerlerin, Newtonların memleketi olma şansını kaçırmıştır.

Ancak Peyami Safa’nın Doğu’ya ve Batı’ya yaklaşımını ortaklaştıran bir özelliği vardır: Batı’ya yaklaşımının epey eklektik olmasının sebebi Batı düşüncesinde kendi mistisizmine dayanaklar aramasıdır: Türk İnkilabına Bakışlar’da Kant’tan, Hegel’den, Marx’tan veya Meyerson’dan cevaplar beklemenin yanlışlığını vurgular. Ona göre Batı medeniyetinde sağlamlık arayanlar “Allah’a ve onun yüksek manevi değerlerine inanan büyük şair T. S. Eliot’a, filozof ve romancı Aldous Huxley’e, İngiliz matematikçi ve fizikçi Whitehead’e” yönelmelidir. Bunların yanısıra Bergson ve Heidegger’i de sever.

Peyami Safa, 1940’larda bir mistik olmaya karar vermiştir ve onun mistik anlayışı dinî-İslâmî nitelikli olmaktan çok bugün telepati, telekinezi, teleplasti, metagnomi, medyumluk vb. isimlerle anılan, o yıllarda ise Türkiye’de “ispiritizma” olarak yaygınlaşan bir metapsişizme yakındır. 1940’ların sonu-1950’lerin başında birçok yazar (Enis Behiç Koryürek, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Bedri Ruhselman vb.) evlerinde ruh çağırma seansları düzenleyip medyumluk becerilerini sergilerken Peyami Safa da romanlarında bu konuya girmiştir. (Tanpınar günlüklerinde ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde dönemin yazarları arasında popüler olan ruh çağırma seanslarıyla alttan alta alay eder).

İspritizma sevdasına uygun olarak, Peyami Safa’nın romanları “premonition” yetisine sahip medyum karakterlerle doludur: Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nda Zehra; işlenecek cinayeti önceden haber verir; Yalnızız’da Mefharet, gözlerindeki hummalı “tecessüs”le Meral’in intihar edeceğini hisseder, Naciye’nin kocasıyla bozuşup Adana’dan İstanbul’a kaçacağını rüyasında görür, Nazan’ın ölü çocuk doğuracağını aylar önceden anlar. Yalnızız’ın obez ve hedonist karakteri Besim “senin hissettiklerin hakikat olsaydı, bu ev felaketten felakete sürüklenirdi” diye onunla alay etse de sonunda ev sahiden felaketten felakete sürüklenir. Yine Yalnızız’da Samim, Londra’daki “Ruhî Araştırmalar Cemiyeti”nin II. Dünya Savaşı’yla ilgili tahminlerinin doğruluğundan, General Montgomery’nin taarruza hangi tarihte başlayacağını çok önceden –ispiritizma yoluyla– bildiklerinden söz eder.

Peyami Safa, kendi deyimiyle, “beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalmak istemediğinden” mistisizme ve metapsikolojiye yönelmiştir. Ne var ki bu yolu tutanların bir kısmında rastlanan kalenderlikten hayli uzak, çatık kaşlı bir mistisizmdir bu; bedensel hazlara düşmandır. Bu ahlakçı ve “ruhiyatçı” mistisizm bir beden-ruh gerilimine bağlanarak çözümsüz bir kadın sorunu yaratır. 

Peyami Safa’nın Kadınları

Peyami Safa’nın erken dönem romanlarından Attilâ’da (1931) “kadın sorunu” bir “Türk cihangiri”nin gözünden ele alınır: “Yunanlara, Romalılara, Cermenlere ayakları ucunda diz çöktürerek hepsine ikâ ettiği büyük haşiyetle kiminin seyyielerini cezalandıran, kiminin şer ve fesadına mani olan büyük Türk başbuğu” (s. 9) Atilla; dünyayı sarsan yaratıcı tahripkâr meziyetlerine karşın kadınlar karşısında yelkenleri suya indirmektedir: “Kalbinde en büyük emellerin ve kudretlerin hem halikı, hem de mahlûku olan üç kadın vardır: Gereka, İldiko ve Onorya.”

Bu üç kadın; romanda kendilerine ait birer şahsiyetle değil Atillâ’nın ayağını kaydıran, soylu davasında onu tökezleten engeller olarak yer alırlar. Romanın “hayret ögesi,” cihanı titreten bir Türk hakanının “kadınlar karşısındaki zayıflığı” ve bir kadının batırdığı zehirli dikiş iğnesiyle ölmüş olma ihtimalidir.

Atilla, kadınların ne kadar kaypak ve güvenilmez olabileceğini anlatan pasajlarla doludur. Peyami Safa kadınlardan dikkat edilmesi gereken bir ayrı cins olarak söz eder: “İnsanlığa karşı olan itimatsızlığı, kadınlara karşı birkaç misline çıkar ve bu irice kemikli, yumuşak etli, küçük kafalı mahlûkların, ekseriya hedeflerine desise ile vardıklarına zahip olurdu” (s. 94-95). “Kadınların vefasızlıklarını anlar anlamaz onlara karşı menfi kararını derhal veren büyük hakan, Onorya’ya karşı müstesna bir zaaf ve tereddüt hissediyor”du (s. 96). Kadınların “meziyetleri” romanda peş peşe sıralanmıştır: Vefasız, desiseci, itimat edilmez, yumuşak etli, küçük kafalı vs.

Kadın sorunu Peyami Safa’nın görece modern zamanlarda geçen romanlarında Doğu-Batı sorunuyla iç içe geçer. Bir Tereddüdün Romanı’ndaki nefretin nesnesi “köksüz ve kozmopolit” kadınlardır. Uzun süre Türk olduğu zannedilen Vildan’ın kozmopolitlik itirafından sonra gerçek adı Anjel olan bir Hıristiyan olduğu ortaya çıkar; Vildan, on sekiz yaşında iken bir Fransız’ı severek Paris’e kaçmıştır; giderayak annesinin mücevherlerini ve babasının evdeki paralarını çalarak. Hırsızlık, evden kaçmak, Paris’e gitmek, fahişelik ve Hıristiyanlık bir nedensellik zinciri içinde Vildan’ın/Anjel’in bağışlanmaz günahları olarak sunulur.

Peyami Safa’da kadının evden kaçması ağır bir kabahattir; fakat anavatanından kaçıp yabancı memleketlere gitmesi kabahatten öte bir fahişelik alametidir.

Peyami Safa’ya göre “kadının ebediyeti zekâsında değil, rahmindedir”. “Pirandelli mütercimi [olarak] değil, bir çocuk anası olarak ebedileşebilirsin.” Analığa isyan “Avrupa fikriyatının züppeliğine ait bir şaşkınlık”tır (s. 172). 

Yalnızız’da Feriha yaşça kendisinden büyük bir adamla evlenip Paris’e yerleştiği ve Paris modasına ayak uydurduğu için fahişelikle suçlanır: 

“Fuhşun iktisadi mazeretleri var. Bu mahlûk onlardan mahrum. Karnını doyuran evini bırakıp kaçmıştır. Aşk gibi ulvi bir mazeretten de malum. Altmış yaşında kartaloz bir zamparanın kolları arasında… insanlık duygularını bütün ailesinin, dostlarının, gözü önünde çiğnemekten utanmamıştır.” (s. 259-260).

Meral’in Feriha’ya özenip Paris’e kaçma ihtimali karşısında ağabeyi Ferhat’ın erkeklik damarı kabarır: “Su-ra-tı-nı dağıtırım, Paris’te beş tane estetik ameliyatı yapsalar, seni ömrünün sonuna kadar çirkin ve maskara dolaşmaktan kurtaramazlar” (s. 296). Paris’e kaçma hayalleri kuran kadınlara yönelen fiziksel şiddet tehdidi romanın “bağımsız anlatıcı”sı tarafından her seferinde onaylanır. 

Peyami Safa olduğunu tahmin edebileceğimiz anlatıcı; Paris tehdidine karşı Meral’e Tophane’nin güzelliğini hatırlatır: “Tophane damları o kırık kiremitleri, ana sevgisi ve memleket hasretiyle karışarak onu ebediliğin güzel plânına birdenbire nasıl çekiverdi.” (s. 235)

Yalnızız bir Tophane-Paris romanıdır. Peyami Safa’nın ütopyası Simeranya’da Batı’nın ahlaksızlığı (!), tensel zevkleri ve modalarına kapılmış “kozmopolit” kadınlara (Feriha gibi) yer yoktur: “Simeranya’da istediği kadar kalabilirdi. Orada bir tek Feriha ve onun hiçbir arkadaşı yoktu. Stratosfer kadar temiz bir manevilik havası içinde nefes alanların şeffaf vicdanı…[vardı]”

Geleneğin Sınırları İçinde

Peyami Safa, Matmazel Noraliya gibi romanlarında eriştiği psikolojik derinlikle, polisiye edebiyata yaptığı katkılarla kalburüstü bir edebiyatçı olmakla beraber düşünce planında erken Cumhuriyet aydınında sıklıkla rastlanan iki tutumu sahiplenmişti: Alabildiğine eklektik bir Batı karşıtlığı ve özellikle 1940’larda gitgide keskinleşen bir anti-komünist retorik. Peyami Safa, bu ikisini bir ispiritizma ve mistisizm potasında eritmeye çalışmıştı.

Ziya Gökalp, Fuad Köprülü, Mehmet Kaplan gibi yazarlardan farklı olarak Batı’nın teknik kalkınma düzeyine öykünmekle yetinmeyip Roma hukuk ve kent düzenini, antik Yunan’ın estetik ve zekâ anlayışını sahiplenme gereğinden de söz etmişti. Ne var ki 1930’ların sonlarında baş gösteren ispiritizma merakıyla sürüklendiği mistisizmin de etkisiyle Peyami Safa; beden-ruh karşıtlığını hayatın temel meselesi olarak görmeye başlamış ve Batı’nın hanesine bedensel hazları, hedonizmi ve “fahişeliği” yazarken Doğu’ya ruh derinliği, “manevi temizlik” ve iç huzuru atfetmiştir. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye gibi romanlarında embriyo halinde bulunan bu sorunlar Yalnızız gibi son dönem romanlarında baskın ahlakçı temalara dönüşmüştür.

Peyami Safa’nın anti-komünist retoriği de indirgemeci bir beden-ruh karşıtlığına bağlanır. Komünizmi kafayı mideye indirgeyip insanın ruhsal derinliklerini ihmal eden bir fikriyat olarak kavrarken köşe yazılarında mahkemeleri komünist yazarlara (Aziz Nesin, Behice Boran, Nazım Hikmet, Serteller) karşı açıkça göreve çağırmış ve romanlarında “aç komünist Haydar” gibi tiplemelerle komünizmi kaba materyalizmle özdeşleştirerek kendi düşünsel acizliğini ele vermiştir.

Peyami Safa polemiksever, anlatım kabiliyeti güçlü ve gayet kıvrak bir kalemi olmasına rağmen sonuç olarak “yerli ve milli” zekâ düzeyi ve geleneğinin sınırlarına saplanıp kalmıştır.


[1] Beşir Ayvazoğlu, Peyami: Hayatı, Sanatı, Dramı, Kapı Yayınları, 3. Basım, Ocak 2008.


[2] Yakın arkadaşı Vecdi Bürün’ün aktardığı bir anekdot Peyami Safa’nın demokrasi karşıtlığını bir “hastalık-tıp” metaforuyla ifade etmesi açısından ilginçtir: Şükrü Hazım’ın demokrasiyi öven konuşmasından hemen sonra Peyami Safa profesörü yakalayıp şunları sorar: 

“-Kalbinizde bir rahatsızlık hissetseniz kime başvurursunuz?
– Hiç şüphesiz kalp mütehassısına
- Ya yüzünüzde bir sivilce çıksa?
- O zaman bir cildiyeciye.
- Ya gözünüzde bir görme zayıflığı bulsanız?
- O zaman gözcüye, oftalmoji mütehassısına.
- Memleket idaresi bütün bu aksaklıkların giderilmesinden daha mı az ehemmiyetlidir? Memleketin de şu veya bu mühim işleri var. Bunları kim daha iyi yürütür sorusunu, çoğunluğu hayatında bir kere bile düşünmemiş insanlara soruyorsunuz. İşte sizin istediğiniz düzen bu.” (VB, Peyami Safa ile 20 Yıl, s. 80)”

Peyami Safa; insanın “tekâmüle ermesi”ni ve toplumun “organik bütünlüğe” kavuşmasını anlatmak üzere “taazzuv” kelimesini kullanır; uzuvlar ve hastalıklar dünyasına özgü bu terminoloji onun edebiyata, hayata ve topluma bakışında belirleyicidir: “Hasta bir toplum ancak uzman hekimlerce tedavi edilebilir” düsturunda karşılık bulan bir sosyo-tıbbi elitizmdir bu.