Anasayfa > Haftalık Yazılar > Depresyon ve Melankoli (II): "Senin Suçun"

Depresyon ve Melankoli (II): "Senin Suçun"

Erdoğan Özmen

08 Ocak 2020

“Duvara vermiş sırtını
İşin tuhafı ardında duvar da yok
Duvar da yoksa onu ayakta tutan ne
Hürlük mü yaşama gücü mü
O da değil
Canı cebinde zaten adamın
Ben düşündüm buldum
Bütün şiirlerimde onu yazdım”
Edip Cansever

Haberin başlığı şu: “Arkadaşlarınız sağlığınıza zararlı mı?”[1] Warwick Üniversitesi’nden Prof. Oyebode’nin yaptığı araştırmanın sonucuna göre, öyleymiş. Değer verdiğimiz ve sürekli iletişimde bulunduğumuz insanlar, yani sosyal ağlarımızı oluşturan arkadaşlarımız bulaşıcı olmayan obezite, kalp hastalığı, inme, ve kanser gibi hastalıkları bize bulaştırabiliyormuş. Psikanalitik teorinin özdeşleşme, içselleştirme gibi bazı temel kavramlarla -üstelik yıllardır- anlatmaya çalıştığı süreçlerin hayat ve ilişkilerimizdeki yerini göstermek için düşünülmüş ve tasarlanmış nasıl fena, kalpsiz ve basbayağı hatalı -epistemolojik olarak uygunsuz- bir araştırma sorusu ve deseni. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir cehalet numunesi. İdeolojik bir tavrın, bir sefilliğin “bilimsel araştırma” kisvesi altında pazarlanması. Zamanın ruhunun dayattığı sıradan zalimliklerden. 

Bütünüyle masum bir öneriler demeti gibi görünen ve hepimizi cezbeden “yeni yılla birlikte ferah başlangıçlar yapın, şu şu tür arkadaşlarınızdan uzak durun, artık onların yükünü taşımayın, siz değerli ve biriciksiniz, bir tane hayatınız var” türü birer bencillik manifestoları olan buyruklar da söz konusu araştırmayla aynı mantığı paylaşan, aynı öncüllere sahip jestler değil mi aslında? Her yerde bu var artık; ben-merkezci, bireyci, izole, başkalarını ve onlarla ilişkilerimizi yok sayan bir hayatımız olduğu ölçüde ne denli mutlu ve tatminkar olacağımızı vaaz eden buyruklar. İnsanın en temel varlık sebebine saldırarak, demek insana imkansız bir görev dayatarak işleyen bu ideolojik mekanizma da bir depresyon makinesi değil mi aslında.

***

Başkasına saldırmak, yanıbaşımızdakini küçük düşürmek, komşumuzu utandırmak, güçsüz ve dayanaksız kılmak, çıplak ve savunmasız bırakmak, ipliğini pazara çıkarmak, ifşa etmek göz açıp kapayana kadar neredeyse hakim ilişki/etkileşim biçimi haline geliverdi. Kendimize bir yer sağlama, ahlaki bir konum edinme çabası, kendi ahlak dairemizin diğerlerinden ne denli üstün olduğunu gösteren performanslar neredeyse karakter özelliği katına yükselmiş durumda artık. Başkalarının zavallılıkları, zayıflıkları, başarısızlıkları ve çektiği eziyetler karşısında kapıldığımız bir zevklenme hali var bir de, hepsinin üstüne tüy diken. En vahimi ise şu: Tüm bunları bireyin kusur ve başarısızlık hanesine yazan, tek tek bireylerin -en nihayetinde kendi “seçimleri” olan- psikopatolojisine indirgeyerek açıklayan neoliberal tuzağa hepimizin yakalanması.  

Bu konuda, sadece psikolojik bir düzlemde kalarak uzun uzun analiz edilen günümüz bireyinin narsisistik patolojileri bahsini, buna ilişkin geniş literatürü, iştahla bu konudan söz açmak isteyişimizi hatırlatmak isterim. Böylece bir de, hep birlikte maruz kaldığımız bir çürüme ve dağılma halini, ortak insanlık zemini kaybını bir psikopatoloji etiketi sayesinde bireyselleştirerek ve kendi dışımıza atarak saflığımızı, masumiyetimizi korumuş ve başka türlü yüzleşmemiz gerek dehşeti savuşturmuş gibi yapıyoruz belki de. Aynı neoliberal tuzak ve hile şurada da çoktan işbaşında değil mi: Bir yandan kendi sefalet, ruhsal acı, başarısızlık ve mutsuzluğumuzun yegane sorumlusu olarak kendimizi görmemizi ve bütün suçu üstlenmemizi emreden, ama diğer yandan da başkalarının ızdırabı, zayıflığı, yoksulluğu/açlığı ve çaresizliği karşısında sinik bir mesafe ve kayıtsızlığı yücelten, onların sorumluluğunu üstlenmeyi, müşterek bir sorumluluk/suçluluk etiği geliştirmeyi aşağılayan, fuzuli sayan ve bu amacına hepimizi ortak eden bir hile/tuzak bu. Çoktan şimdiki zamanın sefil ahlakı haline gelmiş bir şeyden söz ediyoruz demek ki.

Daha geniş bir çerçevede günümüzün otoriterleşme eğilimleri, hukuk ve yasanın askıya alınması ve ardı ardına ortaya çıkan tek adam rejimlerine ilişkin tartışmalarda da karşımıza çıkan aynı neoliberal hile ve tuzak değil midir? Git gide daha da otoriterleşen iktidarları, özgürlüklerin ve hakların budanmasını, artan baskı ve şiddeti, toplumu boydan boya kat eden keyfiliği, her türlü eşitsizliğin derinleşmesini, yoksulluğun iyice genelleşmesi ve dayanılmaz boyutlara varmasını, tam da bunları talep eden cahil, görgüsüz, içleri nefret, haset ve hınçla kavrulan kitlelerin o taleplerinin; yani güçlü, kudretli, herşeyin sahibi ve herşeye hakkı olan, yasa ve kural tanımaz, dahası bizzat yasanın ve iktidarın kendisi olan bir baba/şef arzusunun (bizim bu acınası arzumuzun) ete kemiğe bürünmesi olduğuna inandırmaktan ibaret bir tuzak bu. Bizim payımıza düşen de, yine aynı biçimde, mevcut dünya düzeninin işleyişini ve dinamiklerini, eşitsizliklerin, yokluk ve yoksunlukların yapısal sebeplerini ıskalayarak bakışımızı o tek adamların/otoriter figürlerin psikolojisine yöneltmek, onları didiklemek oluyor.

Basit bir denklik kurarak “depresyon değil kapitalizm öldürür” demek ya da yoksullukla depresyon arasında doğrudan bir ilişki olduğunu ileri sürmek değil amacım. Daha ziyade, yaşadığımız yaygın ruhsal çöküntü ve tükenişin, ruhsal acziyetin, keder ve ümitsizliğin yapma/yaratma kudretimizi insanca anlamından koparan zemin ve kapsam değişikliğiyle, ruhlarımızın en derinlerine kök salmış kayıp duygusuyla (Freud’un müthiş içgörüsünü anmanın tam yeri: “melankoli de kayba verilen bir tepkidir ama burada -yasta olduğunun aksine- kaybedilenin ne olduğunu bilmiyoruzdur”), maruz kaldığımız “karakter aşınması” ile, insanlık durumumuzun ve zihniyetlerimizin geçirdiği mutasyonla, yeni öznellik biçimleriyle bağını kurmaya çalışmak. Yani, ruhsal sağlığın ve hastalığın ele alındığı bağlamı değiştirmek.

Günümüzde ruh sağlığı profesyonellerinin depresyon tanısı koymasını sağlayan tanı kılavuzları (örneğin DSM sistemi ya da başka herhangi bir psikolojik tanı kılavuzu), o kılavuzların varsayımları, ve meşruiyet ve gerekçelerini temin eden bağlamlar açıkça taraflı ve yetersiz, ve doğrudan ideolojik bir arkaplana sahiptir. Çünkü depresyonu artık, depresyonun korkunç yaygınlığını ne beyin biyokimyasına ya da genetik yatkınlıklara, ne oral dönem sorunlarına, ne olumsuz zihinsel şemalara ve ne de hatalı koşullanma ve öğrenmelere indirgeyerek anlayamayız.

Mütemadiyen mesele etmemiz gereken şey tam da değişmez bir veri olarak önümüze konulan şeyin kendisidir: “Başarabilirsin/yapabilirsin”, “haz ve tüketim odaklı bir hayat, mutlu olmak ve zevk almak senin seçimlerine bağlı”, “eğer mutsuz ve depresifsen bu senin kusurun ve başarısızlığın” buyruklarıyla afallayan, ama bunları içselleştirmekten de kaçamayan günümüz performans öznesinin ruhsallığı ile, depresif öznenin -tümüyle bilinçdışı bir düzeyde işleyen- kendine yönelik kıyıcılığı, kendini amansızca karalaması, kınaması, aşırı/sert özeleştirelliği arasında var olan kısa devreden söz ediyorum. Burası aynı zamanda, hali hazırdaki –tüm meseleyi kişisel bir düzeye hapseden, gücünü tek tek bireylere hitap etmekten, onların suçluluk kapasitelerini/yatkınlıklarını manipüle etmekten alan- ruhsal sağlık ve hastalık bağlamını radikal biçimde değiştirmeye ve politika ile bağları kurulmuş yeni bir bağlam inşa etmeye koyulmanın da başlangıç noktasıdır.



[1] T24, 1 Ocak 2020.