Anasayfa > Haftalık Yazılar > Depresyon ve Melankoli (IV): İnsan, Yüce ve Sefil (II)

Depresyon ve Melankoli (IV): İnsan, Yüce ve Sefil (II)

Erdoğan Özmen

05 Şubat 2020


“…sağduyusuyla çözemediği şeylerin üstesinden hayal gücünü şefkatle kullanarak gelmeye çalışacaktır.”
H. Melville, Katip Bartleby

“Sorun da buydu işte. Asla güzel ve huzurlu bir yer bulamıyordunuz, çünkü böyle bir yer yoktu."
J.D. Salinger, Çavdar Tarlasında Çocuklar

Demek depresyon neoliberal kapitalizmin hem en temel varsayımlarından birisi hem de onun sonucu ve ürünüdür. Depresyonun günümüz kapitalizminin semptomu -ve belki de açmazı- olmasını en geniş anlamıyla düşünmeliyiz demek ki. Depresif özne/birey neoliberal kapitalist ideoloji tarafından varsayıldığı, geç kapitalist sistemin ruhsal altyapısı/harcı, mevcut öznellik biçimi olarak baştan inşa ve takdim edildiği ölçüde, söz konusu depresyon mevcut yapısal işleyişin, dünyanın gidişatının kaçınılmaz sonuçlarından biri olmak yerine tek tek bireylerin kusur, yetersizlik, başarısızlık ve sorumluluk hanesine yazılan bir ruhsal tablodur artık: Böylesine yaygın bir ruhsal bozukluğu, bu kederli ve ümitsiz ruh halini, ketlenmenin ve eylemsizliğin/tükenmiş hissetmenin iç içe geçtiği bu ızdıraplı varoluşu yine de her türlü toplumsal/politik bağlamın dışında ve yalnızca bireysel ve psikolojik bir çerçevede düşünmeyi sürdürmeliyiz. Sorunun kaynağını beyin biyokimyasındaki aksaklıklara indirgeyerek açıklayan ve gözü ilaçla tedaviden başkasını görmeyen biyolojik psikiyatrinin yaklaşımını belli türde -ve egemen konumda olan- bir psikanaliz ekolü/anlayışı da paylaşmakta hiçbir beis görmüyor örneğin: Amerikan Psikanaliz Birliği konuyla ilgili bir ilanında, önce bir takım istatistiklerden (lise öğrencilerinin % 30 unun uzun süren keder ve ümitsizlik duygularından muzdarip olması, her 5 Amerikalıdan 2 sinin ilişkisini anlamlı bulmaması, nüfusun % 85 nin düşük benlik-değerine sahip olması, yarısının yalnızlık duygusuyla boğuşması vb.) söz ettikten sonra, “psikanaliz sizin yolculuğunuz… geçmişi ortaya çıkarmak, şimdiyi aydınlatmak ve geleceği dönüştürmek için” sloganını yapıştırarak ahaliyi bilgilendirme vazifesini yerine getirmiş. O kısacık sorunun akıllara bile gelmiyor oluşu ne acayip. Niye tüm bunlar? Bu istatistiklerin gösterdiği korkunç oranlar, niçin? 

Bir yandan bir hiç olduğumuza, başka bir eşdeğerle hemen değiştirilebilir anonim bir rol, performans ya da işlevden ibaret olduğumuza her birimiz çoktan ikna olmuş, inandırılmış haldeyiz. Demek benlik değerinin üstün başarı, performans ve kariyer kriterlerine göre belirlendiği kaba saba bir tüketim, haz ve eğlence dünyasında büyük ölçüde değersiz ve işe yaramaz olduğumuza inanmış halde. İnsanın en ayırdedici vasfı olan üretici/yaratıcı kapasitelerinin, yapma/yaratma potansiyellerinin bile sadece pazarda değiş-tokuş edilebilir bir meta muamelesi gördüğü, insanın insanlığının; güzelliğinin, iyiliğinin, inceliğinin, gücünün/kudretinin parladığı ve sergilendiği her yetenek, kapasite ve eğilimin yüce statüsünden kopartılarak sıradan bir mübadele nesnesine, değişim-değerine indirgendiği bir zaman bu. İnsanın yaratıcı potansiyel ve enerjisinin ve dönüştürücü kapasitelerinin kendinden ayrılarak, kendi varlığının olumlanması, teyidi ve edimselleşmesi niteliğini kaybederek kendine yabancı, nesnel, ölçülebilir bir niceliğe eşitlendiği bir zaman ve medeniyet. Günümüz kapitalizminin bir tüketim medeniyeti olmasını ve yeniden üretimini gerçekleştiren dinamiği bu çerçevede -bu yabancılaşma seviyesinde, yabancılaşmanın çifte açmazında- kavramalıyız demek ki. Kaybetmiş olduğumuz, bize yabancılaşmış bu en temel varlık çekirdeğini tam da bir fetiş niteliği edinmiş ışıltılı, göz alıcı, parlak metalarda bulma hayaline hepimizin kapılmış olmasında. O nesneler/metalar için girdiğimiz kuyruklar, AVM'ler, kendimizi alamadığımız vitrinler, banka kredileri, ömür boyu sürecek borçlar bu yüzden değil mi: her birimiz o hayalin/umudun gönüllü köleleri konumuna çoktan yerleşmiş durumdayız çünkü. Demek mecburen, ötekileri alt edilmesi gereken rakipler olarak görmemiz, kendini mütemadiyen mükemmelleştirmeye çalışan izole, özerk, bağlantısız birimler olarak tasavvur etmemiz gereken bir konum bu.

Bir de bu anlamda, yani ötekilerle bağlarımızı kaybetmiş halde, Ötekiden/ötekilerden yoksun izole varoluşlara sürüklendiğimiz ölçüde, bize aslında Ötekinin/ötekilerin armağanı olan yüzlerimizin -ve kimliklerimizin- ve bu dünyadaki zeminlerimizin dağılması ve parçalanması anlamında ümitsizlikten ve kederden ve depresyondan muzdarip değil miyiz? Varlığımızın -ve kimliklerimizin- tanınmasına, fark edilmeye, duyulmaya, görülmeye ve hatırlanmaya yönelik tüm o taleplerimiz ve jestlerimiz esasında depresif öznenin/bireyin feryatları, ümitsizce ve çaresizce bağ kurma, kendini onarma, en nihayetinde de varlığını geri kazanma çabaları değil midir?

Demek bir yandan, değersiz, güçsüz ve işe yaramaz olduğumuzu, yeteneklerimizin, yaratıcılığımızın ve hayal gücümüzün herhangi bir kıymetinin olmadığını düşünmeye ve buna göre davranmaya teşvik edilirken, diğer yandan kendi olma, kendini optimize etme, kendinin daha kusursuz bir versiyonunu yaratma, kendini daimi bir performans öznesi olarak gerçekleştirme buyruklarına boyun eğmemiz bekleniyor. Demek kendini özerk, rekabetçi, iyi performans gösteren, lüzumsuz toplumsal bağlardan ve kurumlardan özgürleşmiş bir özne olarak yaratmak, bu insiyatifi ve eylemliliği başlatmak ve üstlenmek için bir hiçlikten, henüz mevcut olmayan bir şeyden -namevcut kendilikten- yola koyulmamız emrediliyor. Bu imkansız dayatmanın sonucu da baştaki aynı ümitsizlik ve çaresizliği derinleştirmek oluyor. Herşeyin daha da kötüye gideceği, ortaklaşa bir varoluşun ve gelecek tahayyüllerinin zamanının geçmiş olduğu, hayatlarımızı ve dünyayı daha iyi, başka türlü yapmak için kolektif çaba ve eylemlere girişme ümit, kapasite ve imkanlarını çoktan kaybetmiş olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmemiz gerektiğini kabullenmemiz gerekiyor.

Bu sefaletimiz ve acınası varoluşumuz yüzündendir ki, dünyayı bir psikoloji/psikoterapi sahnesi, hepimizi üzerinde tepinilecek zavallılar gibi görenler sadece -artık adı iyice kötüye çıkmış- koçlar, kişisel gelişim uzmanlarıyla sınırlı olmaktan çoktan çıkmış durumda.

Psikologlar/psikiyatrlar/psikoterapistler ordusu da, esasında bütünüyle mahrem bir terapi ilişkisinde ve dolayısıyla uzun ve zahmetli bir sürecin içinde/sonucunda “hak” kazanacakları yorum, içgörü ve tavsiyelerini, nasıl olmamız, nasıl davranmamız, nelerden ve kimlerden uzak durmamız, neyi seçmemiz gerektiğini, kişiliğimizin patolojik, işlevsiz ve uyumsuz özelliklerini üzerimize üzerimize boca edebiliyorlar. Toplumsal ve politik olanın bireysel ve psikolojik olana hızlıca tercüme edildiği bu vasat aynı zamanda günümüz otoriter/popülist liderlerinin de zuhur ettiği vasat değil midir? 

Tuhaf bir kendini sakınma ethosu, saflık, düzen ve sterilite takıntısı, bağ ve ilişki korkusu (bulaşmaya maruz kalma ve kirlenme kaygıları) hepimizi kateden bir yaygınlığa ulaşmış durumda.

Günümüzün otoriter/popülist liderlerinin kendilerini sıradan, güvencesiz ve korunmasız, yoksul, “vasat” insanların seçkinlere karşı isyanının ve öfkesinin temsilcisi ve sözcüsü makamına nasıl ve hangi biçimlerde yerleştirebildiklerini, ya da vasatlığın, kabalığın, cehalet ve ölçüsüzlüğün, kural ve sınır kaybının bu denli genelleşmesinin yapısal/toplumsal/kültürel sebeplerini merak etmek yerine, vasatların iktidarından, vasatlığın, kabalığın, cehaletin ve yasa/kural ihlalinin kötülüklerinden dem vurma, onlardan kendimizi ayırma, aramıza sınırlar çekme ve bununla oyalanmayı yeterli sayıyoruz.

Yine de herşeyin başka her şeyle bir biçimde ilişkili olmasında bir hayır vardır, kimbilir.