Köprü Nereye Bağlanacak?

 

Bundan yaklaşık on sene önce AK Parti’nin ulusçuluğu etrafında şekillenen bir çalışmaya başladığımı duyan çoğu kişi, Türkiye’de ulusçuluğun modasının geçtiğini, AK Parti iktidarının da bunun en büyük kanıtlarından biri olduğunu söylüyordu. Oysa sadece seçimlere katılım oranlarının yüksekliği bile durumun böyle olmadığının bir göstergesiydi. Nitekim uzun süren çalışma boyunca ulusun gerçek sahibi olma iddiasının Türkiye’deki iktidar mücadelesinin en önemli hattı olma özelliğini hâlâ koruduğunu gösteren birçok veri toplama imkânı oldu.[1] “Ulusun gerçek sahibi olmak” bütün toplumsal eşitsizliklerin üzerini örterek ve diğer bütün erdemleri tali bırakarak kendinden menkul bir erdem olmayı sürdürüyordu. AK Parti de geçen yıllar içerisinde hem kendi iktidarını, hem de seçmeninin toplumsal iktidar pastasındaki payını “millet”i yeniden tanımlayarak büyüttü. Böylece, ulusçuluğu da her geçen gün biraz daha pekişti, daha aşikâr hale geldi. Bugün, “Biz milletiz, Türkiye’yi darbeye teröre yedirmeyiz” sloganıyla mühürlendiği gibi hedef, bir zamanlar “vatan elden gidiyor” uyarıları yapanların sandığı gibi devleti devirmek değil, devlete “sahip çıkmak”tı.

Geride bıraktığımız bir aya baktığımızda, bir zamanların Cumhuriyet Mitingleri’nin başsembolü Türk Bayrağı’nın Yenikapı Mitingi’ndeki hakimiyeti, demokrasi nöbetlerine eşlik eden Onuncu Yıl Marşı ve Atatürk posterleri, başkomutan unvanının yoğun bir biçimde tedavüle sokulması söz konusu sürecin tamamlanması olarak değerlendirilebilir. Eskinin minibüs/otomobil arkalarını mesken tutmuş “Hakimiyet Allah’ındır”/“Hakimiyet Milletindir” yarışı hatırlanacak olursa “Hakimiyet Milletindir” sözüne yapılan vurgu da seçim demokrasisine yapılan bir atıf olduğu kadar kurucu sembollerden birinin daha samimiyetle sahiplenilmesi...

AK Parti, iktidarının uzunluğu nedeniyle farklı dönemselleştirmelere imkân tanır. Parti söyleminde çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemlerinden bahsedilirken, kimilerince partinin sisteme uyum sağlar gibi gözüktüğü dönemi, iktidarını pekiştirdikten sonra asıl ajandasını devreye soktuğu dönem izler. Şüphesiz uluslararası konjonktürdeki değişiklikler ve ona bağlı olarak partinin stratejisindeki kaymalar üzerinden de bir dönemselleştirmeye gidilebilir. Peki, 15 Temmuz darbe girişimini ve ardından 7 Ağustos Yenikapı Mitingi’ni de bu açıdan sembolik bir eşik olarak düşünmek mümkün müdür? Bu noktada üçüncü köprünün açılışının yapıldığı bugünlerde televizyonlarda yayınlanan reklam filmini de okumaya dahil edelim. Farklı toplumsal kesimlerin temsilcilerine yer verilen reklam filminin bir sahnesinde bir otomobilin içerisinde modern giyimli iki genç kadın köprüden geçmektedir. Arabayı kullanan kadın başörtüsü takmaktadır, yanındaki arkadaşının ise başı açıktır. Yolcu koltuğunda oturan kadın, arabayı kullanan arkadaşına “Şuna bak ne güzel olmuş, hiç trafiğe girmeden geçtik boğazı valla,” der, o sırada bir de tren yolunu görüp şaşırınca, arkadaşı da “O da bir şey mi, daha ne özellikleri var, dünyanın en geniş ve en uzun asma köprüsü bu,” diye cevap verir. Yolcu koltuğunda oturan “Şimdi takdir ettim valla,” diyerek, daha önce kabul etmediğini anladığımız bir şeye ikna olduğunu dile getirir.

Reklamın bu bölümü “AK Parti’nin birlikte yaşam ideali”ne olduğu kadar, kimin ev sahibi (“direksiyon”da olan), kimin misafir olduğuna dair de referanslar içermektedir. Tıpkı uzun zamandır iktidarda kendine yer bulamasa da söylemsel olarak “ulusun gerçek sahibi olma” iddiasından, en azından yakın zamana kadar vazgeçmeyen CHP’nin Yenikapı’da misafir olduğu gibi. 7 Ağustos 2016 AK Parti iktidarı açısından bir eşik olarak düşünülecekse, CHP’nin bugüne kadarki en temel dayanakları olan kurucu sembollerin büyük ölçüde altından çekilmiş olması yeni dönemin önemli belirleyenlerinden biri olacaktır. En son Gezi’de kıyısından da olsa bir toplumsal varlık gösteren CHP seçmeninin o tarihten beri Türkiye ulus-devletine aidiyet hissi büyük ölçüde yıpranmıştır. İşin ironik yanı bu aidiyet hissinin ara sıra hükümetin milliyetçi hamleleriyle uyarılmasıdır. Böylece bir yandan hükümetin yeniden canlandırdığı “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” şiarına kapılıp heyecanlanırken öte yandan son dönemde canlanan vatandaşlık pazarı içerisinde hangi ülkede oturma izni almanın kaça patladığı üzerine kafa yoran hayli kalabalık bir grup oluşmuştur. CHP’nin Haziran 2015’ten beri koşulları hazırlanan bu varoluşsal krizden yeni bir söylem üreterek çıkabilip çıkamayacağı, seçmenine ne olacağı ayrı bir tartışma konusudur.

Bu durumun AK Parti açısından ne ifade ettiğine gelecek olursak; vaat edilen “ulusun gerçek sahipleri olma” haline ulaşıldığına göre sırada ne vardır? Son döneme bakıldığında, biraz önce bahsi geçtiği şekilde “Türk’ün Türk’ten başka dostu” yoktur şiarının, hükümeti bir zamanlar eleştirdiği ulusalcı ideolojiye hayli yaklaştırır biçimde, sürekli beslendiği görülmektedir. “Ötekiler”de ortaklaşılırken paylaşılan en büyük özellik CHP’nin bugünkü durumunun da müsebbiplerinden biri sayılabilecek psikolojik içe kapanma hali olmuştur. Şüphesiz 15 Temmuz’da ülkenin yaşadığı büyük travma, öncesinde ve sonrasında yaşanan katliamlar, Ortadoğu’daki karmaşa, bu ülkede zaten pek de beklemediğimiz güllük gülistanlık bir siyasi gündemi imkânsız kılmaktadır. Yine de işin “güvenlik” boyutunu bu yazının sınırları dışında bırakarak diyebiliriz ki bu süreçte teşvik edilecek toplumsal söylem, son bir aylık köprünün AK Parti’nin sembolik olarak Yenikapı Mitingi ile tamamlanan birinci dönemini nasıl bir ikinci döneme bağlayacağını belirleyecektir.

Üçüncü köprünün reklam filmi, iki yabancının köprüden geçerken köprüden çok etkilenip Türkleri ne kadar kıskandıklarını anlatan ifadeleri ile bitmektedir. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” gibi “Türklerin büyüklüğü”, “Batı’nın kıskançlığı” temaları da Cumhuriyet’in kuruluşundan beri çok işlenmiştir. Sonunda gelinen nokta kendini beğenmişlikten ufkunu açacak fırsatları ıskalayan, 21. yüzyılda hâlâ birkaç kurucu sembol üzerinden siyaset yapan, bu yüzden de bir zamanlar “ulusun gerçek sahibi olmak”tan kaynaklanan gurunun yerinde bir tutam hınçla karılmış hayal kırıklığı saklayan bir toplumsal kesimdir. 

Kısaca teyakkuz halinden cesaret devşirmek, derin korkuların provoke edilmesini özgüven gibi sunmak günü kurtarsa da uzun vadede bu topraklara bir şey kazandırmamıştır. Nitekim özgüven bireysel düzlemde hesabı yapılmış, sindirilmiş, fikir ve inançlardan gelir. Bireysel kendini gerçekleştirme araçlarından yoksun bu toplumda da ne yazık ki en fazla kıtlığı çekilen şeylerden biridir. Özgüven öncelikle farklı ile karşılaşmaya hazır olmaktır. Bugün çoğunluğun “lafı gediğine koyan”, “kapak yapan”, en iyi ihtimalle “aynı kendi gibi düşünen” köşe yazarına hayran olması, sadece kendi gazetesini okuması, kendi televizyonunu seyretmesi, değişene hemen dönek yaftası vurması kara bir özgüvensizliğin en açık kanıtıdır.

15 Temmuz fırsata çevrilecekse, bunun haberlerde izlediğimiz gibi boks salonlarında okul çağındaki çocukların üzerinde Fethullah Gülen’in resimlerinin olduğu kum torbalarını yumruklamaları ile olamayacağı aşikârdır. Belki, çocuklara farklılıklarla karşılaşmayı ve bu farklılıklar içinde akıllarını herhangi bir “üst akla” teslim etmeden kendi değerlendirmelerini yapabilmeyi öğretecek araçlar sunmakla mümkün olabilir. Bunu hedefleyen bir AK Parti de, kuruluşunda onu farklılaştıran, seçmenini boğup konsolide etmek yerine onu dünyaya açmayı vaat ederek genişleten tutumuna geri döndüğü bir normalleşme dönemine girebilir. Şüphesiz bunu yapabilmek, içe kapanma yerine açılımı; açılım, iktidarı paylaşmayı göze almayı; iktidarı paylaşmayı göze almak da özgüveni gerektirir.


[1] Konuyla ilgili çalışmanın tamamı için bkz. Büke Koyuncu, Benim Milletim… AK Parti İktidarı ve Ulusal Kimlik, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.