Yaban, Yabani, Yabancı

Yukarıdaki kelimeleri bahane ederek gezineceğim. Mahalle yanarken saç taramaya benzeyecek belki. Belki gündeme uzak, yaban kalacağım. Kaybolursam 156’dan sorun beni.

Yaban nedir?

Ortak hafızaya “Nedir yaban?” diye sorsam, Yakup Kadri’nin Yaban romanı derler. O nedir?: “Millî Mücadele sırasında Orta Anadolu’da bir köy. Tanzimat aydınının sosyo-psikolojik özelliklerinin uzantılarını taşıyan Ahmet Celal. Kendini kurtarıcı olarak gören, halkı eğitmeyi (ya da adam etmeyi) görev edinmiş, kafasında yarattığı gerçekle yaşanan gerçeğin çatışması sonucu ‘yaban’laşan tipik aydın.”

Bu kadar mı? Değil. Ardında katman var. Yazar, kitabın 2. baskısının önsözüne "Talim, terbiye, iyi örnek, bunların hepsi geçici şeylerdir ve çevre değiştirmedikçe, insanın değişmesine imkan yoktur” şeklinde bir cümle düşmüştür. Düşmemiş midir? Bu soru burada dursun.

“Yaban nedir?” sorusuna, Kadir İnanır-Gülşen Bubikoğlu filmi diyen de olur. Şehirli, sosyetik bir kadın, kendisi gibi (!) arkadaşlarıyla takılırken, şehirden uzak, bir başına yaşayan sünger avcısı bir adama toslar. Sene 1973’tür. Türkiye popüler sinemasında boş kafalı burcuva çocuklarının şımarık ve züppe olmaları, kendilerinden farklı bir tip ile kafa bulmaları kuralı hayattadır. Zengin-yoksul meselesi de hayattadır. Kadın, önceleri bu yaban herif ile dalga geçecek fakat zamanla adama karşı aşk sebebi ile değişecektir. Değişmemesi başka bir film olur. Nasıl değiştiği, içinden dışından ne gibi süreçlerden, çelişmelerden, çatışmalardan geçtiği de başka bir film olur. Fakat ortada aşk varsa, “tamam o zaman” mutabakatı oluşur. Şablonu bozmayalım.

Yıllar geçer, şablon biteviye tekrar ile kabak tadı verir, kendini bozar. Haneler adlı bir televizyon skeçinde “yaban” adam, kabağı başına takmış olarak, şehirli/şımarık/züppe kadın ile meselesini sürdürmektedir:

Yalannn söylüyorsun. İlk fırsatta kaçtın, sıkıldın benden. Buruşturup fırlattın. (…) Üstü açık otomobiline bindiğin gibi o soysuz şehre, şehirli züppe arkadaşlarına gittin. Ektin beni.

Vaktiyle, televizyonda izlerken çok güldüğümü hatırlıyorum. 11 sene sonra bu yazı için tekrar izledim daha az güldüm. Gülerken, ne’ye gülmekte olduğumu düşünmek zorunda kaldığım için daha az güldüm. Yaban adam, ezikliğini dışavururken popüler-melodramik sinemanın klişelerini abartarak, göğsüne vura vura komik üretiyordu. O komik olanda acıtıcı bir şeyler olduğunu düşündüm. Düşünmekten ziyade bir his. Bir şeye gülüyorsun ama aynı anda neye güldüğünü soruyorsun kendine. “Burada gülünecek olan ne?” diyorsun. Yabanın, klişeler ile dalga geçerken, eziklik ile baş etme yolu olarak kendisini ezmesi niye komik oluyor?

Popüler/şablon/klişe/endüstriyel anlatıların tüketim kolaylığı, tüketen için bir mana ifade ediyor olabilir. Eyvallah. Demokratım ben. Tamam da kendini sürekli “aslan ceylanı yedi, yaban doğa belgeseli yapıyoruz” şeysi gibi tekrar eden anlatı, toplamda ne mana ifade ediyor? Böyle sorular sorunca yaban mı oluyorum? 

Yaban kavramını olumlayıp, karşıtı her ne ise iki kavram arasında çelişki yaratıp taraf tutan değilim. Yaban, binyıllar zaman yayından bakınca haksızlığa uğramış, kendini savunamamış ve itilmiş olarak her akıllı romantiğin kalbinde bir yer tutar. Fakat şahsen “ya o–ya bu” ikilemine sıkışmaktansa, “hem o-hem bu” seçeneğine şans vermek isterim.

Bana faydası olmayan yaban’ı tanımam

Yaban kazlarından söz etmek istiyorum. Göç mevsiminde “V” şeklinde, insan gözüne hoş gelen bir görüntü ile uçarlar. O esnada mevsimin değişmekte olduğunu sezdirir, şu dönek gezegende varoluşuma dair tatlı, buruk bir his bırakırlar. Kaz, bana bıraktığı ile ilgilenmez, sadece yoluna gider. Hislenmek benim meselem.

Yaban domuzlarının durumu farklı. Uçamadıklarından olabilir mi? Uçabilselerdi aramızdaki mesafeyi korumuş olurlar ve bize (canım biz) şirin görünebilirlerdi. Uçamadıkları için burun buruna yakın temas mümkün. Bu yakınlıkta birbirimiz için tehlikeli olabiliriz. “Bana faydası olmayan yabanı tanımam,” demiş oldum. Zaten yaban kavramının zuhuru da insan canlısının fayda-zarar şeysine gidiyor.

Tarihçiye sorarsan, “yaban” kavramını tarımın başlangıcı icat etmiştir. Kavram, dünyayı yabani ve ehlileştirilmiş, doğal ve işlenmiş olarak ikili kategorilere ayırmaya başladığımızda doğmuştur: Evcil ve sosyal olmayan, orman, çorak, çöle ait, meskûn olmayan yer, bozkır, evcilleşmemiş hayvan,  medeni olmayan… Avcı-toplayıcıların dilinde böyle keskin bir ayrım yoktur:

Yaban, bir çiftçinin bakış açısından ze­hirli bitkiler ve öldürücü hayvanlarla dolu, bir yuvanın sıcaklığı ve güvenliğinin karşıtı olan garip, çorak bir topraktı. Toprağı ehlileştiren bu kişiler için yaban; kafa karışıklığı, kötücüllük ve acı çekmeyle eşanlamlı hale geldi.[1]

Alıntıyı, “Patikada yürümek, secde etmek ya da çıraklık gibi belli bir alçakgönüllülük gerektirir,” diyen, patika sevdalısı Robert Moor adlı birinden aldım. O da bu gibi fikirleri yoldan almış. Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarından başlayıp kuzeye doğru uzanan, Apalaş Yürüyüş Patikası derler, 3 bin küsur kilometrelik bir yürüyüş yolundan.

Moor’un yol, patika düşüncelerini bir arkadaşıma anlattım. Evden çıkamadığımız günlerde telefonda anlattım. “Yürüsün anca gider,” dedi. Lafa bak! Adam, yani Robert, aylarca, binlerce kilometre yol yürümüş, yürürken düşünmüş, incelemiş, araştırmış, kitabını yazmış, bizimkinin söylediğine bak! Bu mudur yani? Popüler hazır cevap hazinemizin incileri şu muhteşem edilgenliğimizi, eylemsizliğimizi örter mi?

“Acaba evde uzun süre kapalı kaldın da o sebepten mi adamın emeğini, çabasını küçümsüyorsun?” dedim. “Yollar yürünmekle aşınmaz,” dedi. Bence yabanileşiyor evde kaldıkça. Belki de yeni yaban, evden çıkamayan olacaktır. Evden çıkmak zorunda olan ise, o zaten hep yaban.[2]

“Kelimeler kanatır yarayı”

Bir haber okudum: “ABD ve Avustralya'dan bilim insanları, korona virüslerinin insanların yaban hayatını ve yaşam alanlarını tahrip etmesinin bir sonucu olduğunu ortaya çıkardı.”

Haberin açılımında aynı cümle bir fark ile tekrar ediyordu. “Yaban” kelimesi yerine “vahşi” kelimesi kullanılıyordu. Vahşi kelimesine takıldım. Bu kelime duyulduğunda dikkatli olmak gerekir. Kim, kimi, nereden bakışla adlandırıyor, ne hakla?

Haberin dilinde, kelimeleri kullanışında kötü niyet aramadım. Yaban kelimesi sömürgeci yüzyıllardaki sert, olumsuz anlamı ile kullanılmıyor artık. Doğayla mücadelenin yüceltildiği bir dünyadan “doğayla uyum içinde yaşayalım”a doğru kıvırdık. Yaban hayatı koruma dernekleri, yaban hayat turizmi diye bir şey var. Fakat yaban için vahşi kelimesinin günümüzde kullanımı bana sert geliyor. Vahşet kelimesine yakınlığından belki de. Vahşetin halen yeryüzünde, kravatlı ve porselen ışıltılı bir gülümseme ile devam ettiğine inandığım için böyle düşünüyor olabilirim. Kelimeyi, senden farklı bir yaşam biçimini tanımlamak için, destursuz, sorgusuz sualsiz kullanabilmenin kendisi de bir tür şiddet. Dil şiddeti diyelim. Bilirsiniz, “Kelimeler kanatır yarayı”. Biraz rüzgâr yaptım, farkındayım. Yelkenleri açalım o halde.

Hint Adalarına doğru yola çıkan herkes vicdanını rıhtımda bırakır”

Kraliçe Elisabeth’in sırdaşı ve bir süre de sevgilisi olan Sir Walter Raleigh 1584’te, Elisabeth’in özel izniyle “Yeni Dünya”da koloni kurma yetkisine sahip oldu. Sadece bir yıl sonra da, ilk İngiliz yerleşimini bugünkü Virginia eyaletinin bulunduğu bölgede kurdu. Raleigh bölgeye Virginia adını vererek, çocuğu olmadığı için bakire olarak anılan kraliçesine hürmetlerini sundu. Kısa süre sonra da İngiltere’ye döndü.[3]

Dönenler, “Yeni Dünya”da yedikleri haltları Eski Dünya’ya taşıdı. Şekspir uyanık adam, Fırtına diye bir oyun yazdı. Caliban derler, vahşi bir karakter yarattı (meraklısı için: https://t24.com.tr/k24/yazi/atacda-iki-shakespeare-karakteri-shylock-ve-caliban-yahudi-ve-kara-kalabalik,828). Rahmetli Can Yücel, 1991 senesinde Fırtına eserini Türkçeye çevirdi, önsözünde şöyle şeyler yazdı:

… Yerliler ise yaban, gayrı-uygar, akıldan, dilden yoksun, Tanrısız, kalleş, eciş bücüş, rengi bozuk bir sürüydü. Bunları imana getirmek, insan kılığına sokmak adına her eza-cefa mubahtı. Hele ellerindeki olanca zenginliği sömürgenlerin buyruğuna teslim etsinler, onlar da yavaş yavaş, itile kakıla, kırıla biçile insan sırasına belki girerlerdi…”

Peki Cervantes, Don Kişot şeysinde Şanzo’nun ağzından, “Hint Adalarına doğru yola çıkan herkes vicdanını rıhtımda bırakır,” dedi mi? Dedi mi, demedi mi?

“Kes sesini Sancho”

Cervantes de aynı gezegenin çocuğu. Yeni dünyada nasıl bir talan, vahşet yaşandığı onun da kulağına geldi. Vicdan sahibi bir adamdı ki Don Kişot’un bir yerinde Şanzo şu cümleyi kurdu: “Hint Adalarına doğru yola çıkan herkes vicdanını rıhtımda bırakır.”

Şekspir ile Cervantes karşılaştırmasını Eduardo Galeano yapar. Ateş Anıları adlı kitabında iki sayfa koyar önümüze. Birinci sayfa, 1580 Londra. Thames Irmağı’nda bir kraliyet töreni. Kraliçe Elizabeth, yeni dünyadan bir gemi dolusu hazine ile dönen kraliyet korsanı Drake’i şövalye yapmaktadır. Drake’in omuzuna dokunan kılıcın üzerine kraliçenin şu sözleri kazınmış: “Sana bir fis­ke vuran bana vurur.” Galeano çuvalın ağzını bağlar: “Francis Bacon yeni imparatorluğun felsefecisi ve kralın başkâtibi, William Shakespeare ise şairi olacak. Francis Drake’de gemilerinin kaptanı.”

Galeano’nun önümüze bıraktığı diğer sayfa 1616 Madrid Cervantes başlıklı. Şövalye Don Kişot ile uşak/seyis Şanzo konuşuyorlar:

- Ve sen Rocinante, Hint Adalarında atlar gümüşle nallanıp altın gem geveliyorlar. Tanrı sayılıyorlar!

- Bin dayak yetmez ona. Binbir dayak istiyor.

- Kes sesini Sancho.

- Babamız Amerika’nın alçakların barınağı, fahişelerin sığınağı olduğunu söylemedi mi?

- Kes sesini dedim.

- Hint Adalarına doğru yola çıkan herkes vicdanını rıhtımda bırakır dedi.

Şekspir’e Galeano tarzı eleştirel gönderme herkesin harcı değildir. Galeano’nun penceresi de Şekspir’e bakış için tek pencere değildir. Yine de Galeano’nun sözleri burada, bir kenarda dursun. Biz ufak ufak “yabancı”ya doğru kürek çekelim. Belki kendimize yaklaşırız.

“Sen sana ne sanırsan, ayruğa da onu san”

Cümle 13. yüzyıla, Yunus Emre’ye ait. “Kendin için istediğini başkası için de iste. Belki o zaman başkası diye bir şey kalmaz. Böylece sen de başkası kılınmazsın.”

Çeviri doğru ise bana uyar. Bu sömürgenler, kemirgenler gezegeninde, çatışmacı olmayan bu dinginlik naif kaçıyor olabilir. Naifleri pek ciddiye almaz bu dünya. Görmezden gelir, dışarıda bırakır, yabancı kılar. Oysa; “meyhane mukassi görünür taşradan ama; bir başka refah, bir başka letafet vardır içinde”. Naif’i itelemeyelim.

Yabancı kimdir? Tanıdık, bildik olmayan. Arapçası “Acnabi”. Türkçede “ecnebi” olarak kullandık. Bir merkeze göre dışarıda kalan. Dışarlıklı. Böylece içerisi merkez oluyor. Merkez biz oluyoruz. Biz merkezci bir durum oluşuyor. Dışarıda kalanın da bir merkezi ve biz’i var. Oradan bakışla biz de onun yabancısı oluyoruz.

“Ağyar elemin çekme gönül, nafile gamdır”

Ağyar, dost olmayan, yabancı, el. Nefi, yukarıdaki mısrayı aşk rekabetini kasteden bir beyite dizmiş. Ben rekabet tarafına vurgu yaparak alacağım. “Kafana takma, değmez,” diyor benim çevirimle. Değmez çünkü hasımdır. Hasmı yok saymak bir tür güvenlik programının kısa yoludur. Bu tür güvenlik programları müzakere içermez. İhtimal olarak bile içermez. Hasmı ya yok edeceksin veya yok edene kadar yok sayacaksın. Gri alan yok.

Şuraya bir havuz problemi bırakasım geldi: “Gördüğü her beyaz arabayı devlet sanan ve sırf bu yüzden ana caddelerde yürümeye korkan nesiller” cümlesinde yaban kimdir, sevda ne yana düşer?[4]

Yazıyı ufak ufak bağlayalım. Albert Camus ve Yabancı’dan söz etmezsek bizi döverler. Romanın başkişisi, bir Arap’ı öldüren cins bir adam. Cinsliği şu ki validesi vefat eder cenazesinde ağlamaz, cesedin yanında sütlü kahve içer, tanrıya inanmaz. Kitabın kritiği ise şöyle: “… dış dünyayla arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını büyük bir ustalıkla dile getirir” (Camus beni kesmez diyen için: Richard Sennett, Yabancı, Metis Yayınları).

Bir türkü ile kapatıyorum. Cengiz Özkan söylüyor, “Sallana Sallana”:

Sallana sallana tu çû ser avê / Yıkamış esbâbı daye ber tavê
Bir öpücük istedim xêra dê û bavê / Yabancı değilem pismamê te me


[1] Robert Moor, Patikalar Üzerine, Bir Keşif, Kolektif Kitap.

[2] Mesela bkz. https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/04/12/modern-koleliktir-bunun-adi

[3] Detlef Bluhm, Tütün: Kolomb’dan Davidoff’a, Kolektif Kitap.

[4]  Mehtap Ceyran, Mevsim Yas, Sel Yayınları.


GörselMarco De Angelis