“Mobil OHAL Yönetimi” ve Türkiye’de Protesto Yasakları

4-5 Haziran günlerinde “herkesin kendi OHAL’ini ilan etmesinin” istendiği salgın günlerinden cumhurbaşkanının “şahsi OHAL’ini” ilan ettiği normalleşme dönemine geçmiş olduk. Birkaç saat içerisinde önce sokağa çıkma yasağı ilan eden iktidar, aynı hızla yasağı geri aldı. Salgın koşullarında sağlam bilimsel kriterlere dayandırılarak, kamu sağlığını ve bireylerin hayat hakkını koruma gerekçesiyle sınırlandırılabilecek en temel haklarımızdan birinin bu kadar keyfî ve şahsi bir şekilde askıya alınması, Türkiye’nin otoriterleşme sürecinde temel haklar alanında kaybedilen mevziyi görmemiz açısından çok öğretici. Anayasallığı en hafif tabirle tartışmalı ama çoğu zaman da tartışmaya mahal vermeyecek derecede anayasallıktan yoksun birtakım idari tasarruflar yoluyla yurttaşlık haklarımızın kaldırılması veya sınırlandırılması günlük hayatımızın sıradan bir parçası olmuş durumda. Sokağa çıkma hakkımızın dahi belirsizleştiği ve öngörülemez olduğu bir “yurttaşlık” durumundayız.

Bu noktaya varmamız alınan kararların kendisi kadar aniden olmadı. Hem tedrici gelişmeler, hem kırılmalar ve kopuşlar içeren bir yolun sonunda, cumhurbaşkanının gönlüne göre yasak ilan edilip kaldırıldığı bir devlet-yurttaş ilişkisine geçtik. Bu hakların olağan idari kararlarla askıya alınmasının tarihsel izleğini farklı hak alanlarında sürmek mümkün. Bize göre bu tür pratiklerin en görünür olduğu alanlardan biri protesto hakkı alanı.

Söz konusu protestoların engellenmesi olduğunda valiler “kendi OHAL’lerini” ilan etmeye başlayalı çok oldu. Bunların en yakın örneklerine yine haziran ayında tanık olduk. Önce HDP, hemen sonrasında baro başkanlarının yürüyüşleri yasaklar ve polis müdahaleleri ile karşılaştı. HDP’nin “Demokrasi Yürüyüşü” çağrısını yapmasından sonra birçok ilin valilikleri “olası provokatif eylemlerin ve salgın hastalığın yayılmasını engelleme” gerekçesi ile hem illere giriş ve çıkışı, hem de bu illerde yürüyüş ve gösteri yapılmasını farklı sürelerde yasakladı ve bu yasakları polis müdahaleleri ile uyguladı. Benzer şekilde Ankara’ya yürüyen baro başkanlarının da Ankara’ya girmesi polis tarafından 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun yürüyüş güzergahları ile ilgili 6 ve 22. maddelerine dayandırılarak ve salgın da hatırlatılarak engellendi.

Sivil ve siyasal toplumun farklı bileşenleri tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan bu protestoları, OHAL’lerin de temel gerekçelerini oluşturan kamu düzeni ve güvenliğini öne sürerek engelleyen bu kararlar tamamen idari tasarruflara dayanıyor ve anayasal bir hak olan protesto hakkını belli bir süreliğine askıya alıyor. Yakınlarda çıkan bir akademik çalışmamızda bu şekilde esnek, dinamik, geçici, son derece noktasal ve partikülaristik olabilen hakları askıya alma ve yönetme pratiklerini “mobile emergency rule” (mobil olağanüstü hal yönetimi)  olarak adlandırmış ve bu aracın Türkiye’nin otoriterleşme sürecinde yaygınlaştığını, onun araçlarından biri olduğunu söylemiştik.[1] Darbe girişimi sonrasında ilan edilen ve iki yıl boyunca uzatılan olağanüstü halden önce, en azından protestolar alanında, Türkiye bu mobil OHAL rejimi ile gitgide daha sıklıkla yönetiliyordu. OHAL’in resmen sona ermesinden beri peşi sıra alınan kararlar bu yönetme biçiminin daha da yerleşik hale geldiğini gösteriyor.

Bu yazıda protesto yasaklarına ve onlar ışığında olağanüstü hal yetkilerine ve istisna pratiklerine bakan iki makalemizin ve onların dayandığı üç yıllık araştırmamızın bazı bulgu ve argümanlarını Türkiyeli okur için özetleyeceğiz.[2] Amacımız hem gittikçe yaygınlaştığını ve salgın sonrası dünyada daha da yaygınlaşabileceğini düşündüğümüz bir yönetme pratiğine bakmak hem de protesto hakkının yaşadığı daralmanın izini somut veriler ışığında sürmek.

İzi medyada, yargıda ve benzeri yerlerde sürülebilecek genel bir yönetme pratiğini göstermek önemli olsa da protesto alanına ne olduğunu konuşmanın da başlı başına önemi olduğunu düşünüyoruz. Gezi sonrası dönemdeki bu alanda yaşanan kapanma hali hepimizin malumu, fakat çoğu zaman otoriterleşme üzerine olan akademik yazının ikinci plana attığı, göz ardı ettiği bir konu. Bu esasında demokratik siyasetin çok-partili seçimlerle ve bunun etrafında dönen mücadele ile özdeşleşmesinin sonuçlarından biri. Oysa barışçıl protesto hakkı en temel demokratik araçlardan. Tali değil, ikincil değil, kurban edilebilir bir hak hiç değil. Bir siyasal mücadele alanı olarak gelişimi de Charles Tilly’nin çalışmalarında gösterdiği üzere temsilî demokratik alanın kurumsallaşmasıyla koşut. Birbirini gerilimli bir ilişki içerisinde besleyen alanlar.

Protesto hakkı sadece protesto edebilmenin güvencesi değil, diğer tüm hakların da güvencesidir. Etienne Balibar’ın Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Hrant Dink’i anma konuşmasında ifade özgürlüğünü, başka hakları talep etme hakkı olarak tanımlamasını protesto hakkını da içine alacak şekilde genişletebiliriz. Balibar ifade özgürlüğü sayesinde yurttaşların yönetilenler olmaktan çıkıp yönetme sorumluluğuna katılan özneler/eyleyiciler haline geldiğini belirtiyor.[3] Protesto ederek kollektif olarak talepte bulunmak, itiraz etmek, elindekini korumaya çalışmak sıradan insanlar için bu eyleyiciliğin en somut dışavurumlarından biri.

Protesto hakkının olmadığı, daha doğrusu bunun aktif bir biçimde yurttaşlar tarafından sahiplenilmediği ve kullanılamadığı şartlarda tüm diğer haklarımız da tehlike altındadır. Eğer yurttaşlık hakları Margaret Somers’ın vurguladığı üzere devlet tarafından hazır bir şekilde her bir bireye verilen pasif “şeyler” değil de somut bağlamlarda farklı derecelerde hayata geçen/geçemeyen toplumsal pratiklerse hak sahibi bireyler ve topluluklar olmanın olmazsa olmaz şartlarından biri gerektiğinde protesto yapabilmektir.[4] Bu yüzden Türkiye’nin otoriterleşme sürecinde medyaya, yargıya, siyasi partilere, yerel yönetimlere neler yapıldığını konuşmak kadar, protesto alanına ve protestoculara neler reva görüldüğünü de konuşmalıyız.

Bu amaçla burada sunacağımız argümanlar, araştırma asistanlarımızla birlikte Hürriyet gazetesi ve Bianet’in online arşivlerini gün gün tarayarak oluşturduğumuz bir protesto yasakları verisetine dayanıyor; bu veriseti 2007-2019 yılları arasında başta valiler olmak üzere idarecilerin çoğu zaman protestolar gerçekleşmeden önce aldığı yasak kararlarını kapsıyor.[5] Fakat bu yasak kararlarından çok daha fazla olduğunu düşündüğümüz protestolara polis müdahalesi vakalarını içermiyor. Şüphesiz verisetimiz yasak evreninin tamamını da yansıtmıyor, taradığımız iki gazetenin haber yaptığı yasakları kapsıyor.[6] Bu bakımdan paylaşacağımız istatistikleri birer alt sınır olarak okumak daha doğru olur.

Protesto Alanında Mobil OHAL Yönetimi

Protesto yasağı örüntülerine bakmadan önce OHAL’in resmen ilan edilmediği dönemlerdeki temel hakları askıya alan OHALvari pratikleri incelemek için geliştirdiğimiz mobil OHAL yönetimi kavramını açalım. OHALvari derken OHAL/istisna hali üzerine yazının vurguladığı üzere, kamu düzeni ve güvenliğini koruma, toplumsal düzene karşı tehditleri bertaraf etme gerekçeleriyle temel hakları sınırlandıran/askıya alan ve yönetenlerin gücünü sınırlandıran kuralları esneten, görünürde yasal kararları ifade ediyoruz. Her ne kadar OHAL üzerine literatür olağanüstü hal kararlarının ve uygulamalarının hukuki denetiminin imkanı üzerinde ayrışsa da[7], olağanüstü hal durumlarında yönetimde keyfiliğin, güç yoğunlaşmasının ve hak ihlallerinin sıklıkla görüldüğü konusunda herkes hemfikir.[8]

Olağanüstü halleri tam da hukukun üstünlüğüyle olan ilişkisinde çetrefilli kılan nokta, Agamben’in vurguladığı üzere, bunun dışsal bir ilişki olmaması, aksine olağanüstü halin bu sınırlandırma ve ihlallere zaruriyet üzerinden geliştirdiği meşruiyet kadar hukukilik de atfetmesi.[9] Mobil OHAL yönetimi kavramıyla incelemeye çalıştığımız devlet pratiklerinde de benzer bir ilişkinin kurulduğunu görüyoruz. Burada söz konusu olan hakların resmen ilan edilmiş “olağanüstü” bir dönemde sınırlandırılması değil, olağan hukuki şartlar altında olağan yasal mevzuata (2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun ilgili maddeleri) dayanarak çoğu zaman hiçbir kuvvetli somut gerekçe de sunulmadan, fakat kamu düzenini/güvenliğini tehdit eden bir durum varmış gibi, ihlal edilmesi ve bunun hukuki söylem kullanılarak yapılması. Bunun muğlak bir mevzuatın “farklı” yorumlanmasından kaynaklanmadığını biliyoruz; zira bu kanunların protesto hakkının özüne aykırı ve hakkın kullanılmasını engelleyecek şekilde kullanılması hem hukukçular hem AİHM kararları tarafından uzun zamandır eleştiriliyor.[10]

Fakat olağanüstü haller devletin en tepesinden, son derece görünülür bir şekilde ilan edilirken, bu yönetme pratikleri, hakları çok da göze batmadan, birçok yerde, birçok idari aktör aracılığı ile dinamik bir şekilde kısıtlıyor. Böylelikle bir yandan da “Schmittçi” olağanüstü hal çalışmalarının çok fazla vurgu yaptığı en tepedeki egemen irade ve kararı yerine, valiler gibi daha yereldeki ve her kararının merkezden koordine edilip edilmediğini bilmediğimiz aktörlerin iradesine, kararlarına ve bu kararların haklar rejimi üzerindeki etkisine dikkat çekiyoruz.

Çalışmamızda özellikle OHAL öncesindeki birçok yasağın doğrudan spesifik bir protestoyu hedef aldığını gözlemledik. Bazen bu yasaklar özellikle mekânsal düzenleme üzerinden daha genel bir prensibe referans verse de düzenleme yetkilerinin haklar aleyhine aşırı geniş yorumlamaları üzerinden esasında engellenmek istenen spesifik bir eylemi hedef alıyor. Örnek olarak 2010’daki Tekel eylemleri sırasında olduğu gibi bir sendikanın sendika binasının önünde yapacağı oturma eylemini “eylem yapılacak yerin iş merkezlerinin ve dershanelerin olduğu, halkın yoğun olarak bulunduğu yerlerden olması nedeniyle” kanuna aykırı ilan edebiliyor.

Başka durumlarda belli bir konuda eylem yapmanın açıkça yasaklandığına tanık olabiliyoruz. Mesela, Kayseri’de 2014 yılında Ali İsmail Korkmaz’ı katledenlerin yargılandığı davadan önce valilik il genelinde bu konudaki tüm eylemleri yasakladı. Keza 2011 ve 2012 yıllarında BDP’lilerin Gemlik’e, ADD’lilerin Ankara’ya eylem yapmak için girişleri engellendi, onları taşıyacak otobüslerin kalkış yapacakları illerden hareket etmesinin bile önüne geçildi.

Bazen de yasağın tikelliğini gizlemek için, (mesela 2012 yılında Edirne’de ODTÜ’deki öğrencilerin tutuklanmasını protesto etmek isteyenlere karşı) il genelinde tüm protestoları yasaklayıp, eylem engellendikten sonra yasağı kaldırarak, sözümona kendine bir hukuki evrensellik kisvesi vermeye çalışabiliyor. Buna benzer bir karara baroların miting girişiminden sonra Ankara Valiliği’nin on beş gün süreyle ildeki tüm protestoları yasaklayan 2 Temmuz tarihli kararında da şahit olduk

Bu noktasallık ve hareketlilik hukuk devletinin öngörülebilirlik, istikrar ve belirlilik gibi temel ilkeleriyle doğrudan çelişip ve protesto hakkının kullanımında ciddi bir muğlaklık ve keyfiliğe, Ali Duran Topuz’un harika ifadesiyle anti-hukuka yol açarken, bir yandan da kendini her daim yasal mevzuata dayandırıyor ve meşruiyeti için hukukun üstünlüğüne durmaksızın vurgu yapıyor. Mesela zamanın Edirne Valisi Hasan Duruer, yukarıda atıf yaptığımız 2012 yılındaki kararına kentteki sivil toplum örgütlerinden bir hafta sonra gelen itirazlara şöyle cevap vermişti: “Bu, bizim kentteki bütün gösterileri yasakladığımız anlamına gelmez. Zaten kanunen yapılması gereken hiçbir gösteriye yasak koymayız. Herkes demokratik olarak hakkını kullanabilir… Ama gösteri kanunsuz olduğu zaman da müdahale ederiz...”

Keza Gezi döneminin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Taksim Dayanışması’nın 6 Temmuz 2013’te Taksim’de eylem çağrısına “Taksim'de hukuk dışı toplanmaya izin vermeyeceğiz. Hukuki bir davetle çağrıda bulunulmuyor. Bu durumda hukuken izin vermediğim bir alanda toplanmanıza izin veremem. Ben hukuk dışı davranmış olurum. Müsade etmemiz mümkün değil…” sözleriyle karşı çıkmıştı.

Hukuk kelimesinin içine bolca serpiştirildiği bu açıklamalara idari laf salatası deyip geçmek mümkün. Fakat bize göre bu dilin, söylemin birden fazla işlevi var. Bunlardan birincisi liberal demokratik kurumların anayasal olarak yürürlükte olduğu ve bunların formel görünürlüğünün rejimin siyasal meşruiyetine temel teşkil ettiği bir otoriterleşme sürecinde, kâğıt üzerindeki haklar ile pratikteki ihlaller arasındaki gerilimi ve çelişkileri yönetmek.[11]

Bu içi boşaltılmış hukuk söyleminin bir diğer işlevi ise protestoları “suç” ve “yasal olmayan” ile ilişkilendirilerek kriminalize etmesi ve böylelikle kabul edilebilir siyaset alanının dışına itmesi. Bu hem AKP rejiminin demokrasiyi çoğunluk ve seçimler ile eş tutan popülist ve çoğunlukçu anlayışı ile örtüşen bir pratik hem de protestolara katılımı protesto daha gerçekleşmeden engellemeye yönelik bir araç, nitekim yasaklanan protestolara katılanların “cezai sonuçlarıyla yüzleşeceği” tehdidi yasak metinlerinin içinde görülüyor. Bunun yanı sıra sokak protestolarını “kamu düzenine aykırı” ve yasallık dışı olarak anlattığı ölçüde, protesto ve protestocuların farklı gruplar nezdinde meşruluğunu zedeliyor, desteklerinin azalmasını sağlıyor ve bunlara müdahaleleri meşrulaştırıyor. Bir yandan da bunların farklı zamanlarda, farklı yerlerde, farklı gruplar için farklı idari birimler tarafından ilan edilip kullanılıyor olması demokratik hukuki düzenin işlediği algısını yarattığı gibi, gerçekleşen hak ihlallerinin boyutunu gizliyor ve bu anlamda rejimin demokrasi olduğu iddiasını devam ettirmesini sağlıyor. Bu anlamda bu “istisnai” hak ihlalleri hem çok gündelik ve olağanlar hem de tam bu dinamiklik ve olağanlıklarının iktidara verdiği, protesto alanını kendi çıkarları doğrultusunda sabote etme kapasitesinden ötürü tehlikeliler. Bu olağanüstü hallerin demokrasiler için tehdit olduğu gerçeğini değiştirmemekle beraber, (özellikle Türkiye gibi yasaların daha önceki olağanüstü hallerin de tortularını taşıdığı durumlarda) olağanüstü hal dönemleri ile “normal” anayasal dönemlerin arasındaki devamlılıkları da gösteriyor.[12]

OHAL Öncesindeki Protesto Yasaklarının Bilançosu

Araştırmamıza göre 2007-2019 arasında 53 farklı ilde toplam en az 694 yasak ilan edildi. Bu kararların 287’si 2016’daki OHAL ilanına kadar, 241’i OHAL döneminde, 166’sı (71 tanesi Cumartesi Anneleri’ne yönelik haftalık yasaklar olmak üzere) OHAL’in bitiminden 2019’un sonuna kadar alındı. Yasaklar çeşit çeşit. Bazısı mekân üzerinden, bazısı konu üzerinden protestoyu engelliyor, bazıları protestoya katılımın önüne set çekmeye çalışıyor, diğerleri protestonun biçimine. Bir ildeki tüm protestoları yasaklayan kararlar da var. Verisetindeki 220 yasak 2014’teki Kobane protestolarından beri güneydoğu illerinde uygulanmaya başlanan sokağa çıkma yasakları. Özellikle 2015’ten beri devletin başlattığı askerî operasyonlar çerçevesinde uygulanan sokağa çıkma yasakları doğrudan protestoları engelleme amacıyla konulmasa da, bu yasakların defacto sonuçlarından birinin protesto hakkının askıya alınması olduğu da bir gerçek. Bunun yanı sıra sokağa çıkma yasaklarının uygulanış biçiminin, sonuçları çok çok daha ağır ve en temel insan haklarının ihlaline yol açmış olmakla beraber, protesto yasaklarında gözlemlediğimiz mobil olağanüstü hal yönetimine bir örnek olduğunu da düşünüyoruz.

İncelediğimiz on üç yıl boyunca yasaklar 53 il gibi geniş bir coğrafyaya yayılmış olsa da Türkiye’deki protesto ve toplumsal muhalefet örüntülerini takip eder şekilde birkaç ilde yoğunlaşmış durumda. OHAL’den önce ve/veya OHAL sırasında 10 veya daha fazla yasağa sahip iller İstanbul, Diyarbakır, Ankara, Hakkari, Mardin, Şırnak, Bitlis, İzmir, Artvin, ve Gaziantep. Bunlardan İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır, Ayşen Uysal’ın çalışmalarında gösterdiği üzere Türkiye’de en çok protestoya ev sahipliği yapan iller arasında.[13] Hakkari, Mardin, Şırnak, Bitlis ve kısmen Diyarbakır’daki yasakları şüphesiz ağırlıklı olarak 2015 sonrasında ilan edilen sokağa çıkma yasakları oluşturuyor. Artvin ve Gaziantep ise, aşağıda açacağımız üzere, OHAL yetkilerinin nasıl sınırsızca kullanılabileceğinin en belirgin örnekleri.

Yasakların zamansal ve konulara göre dağılımı bize Türkiye devletinin otoriter pratiklerindeki devamlılıkları ve değişimleri gösteriyor. Değişimler yeni bir otoriter rejimin kurulma sürecini ve bu rejimin arkasında yatan toplumsal-siyasal koalisyonlar ile hegemonik projeyi, ama aynı zamanda bu koalisyonların değişen siyasal bağlam içerisindeki dinamikliğini dışavuruyor. Konjonktürel seçim hesapları, devlet içinde değişen güç dengeleri ve ittifaklar ile gitgide Erdoğan şahsında cisimleşen AKP’nin İslâmcı popülist rekabetçi otoriter rejiminin dayandığı tarihsel blok tarafından belirlenen tehdit unsurları var.

Örnek olarak 2007-2012 yılları arasında görece az olan yasak vakaların çoğunluğu Kürt hareketini, emek hareketini ve sosyalist solu hedef almış. Bu gruplar zaten on yıllardır devletin değişmez hedefleri ve şüphesiz protesto alanın da en aktif unsurları. Bu devamlılığı ve yine AKP’nin neoliberal siyasetinin dayandığı otoriter pratiklerin izini, bizim araştırmamız kapsamasa da aynı dönemdeki grev yasaklarında da görmek mümkün. Bu siyasetin protesto alanındaki en görünür unsurlarından biri 2009-2010 yıllarındaki Tekel eylemleri ve buna karşı alınan tutumdu.

2012 yılından itibaren ise, yeni toplumsal kesimlerin de bu yasaklara maruz kaldığını görüyoruz. Örneğin Kemalist kesimlerin düzenlediği protestolar, 2007 yılındaki Cumhuriyet Mitingleri’nin aksine 2012 yılında hem yasaklarla hem çeşitli polis müdahaleleriyle engellenmeye çalışılıyor. 2013 yılına gelindiğinde, Gezi öncesinde hem 1 Mayıs hem de 1 Mayıs sonrasında İstiklal Caddesi’nin protestolara kapatıldığını, yine aynı dönemde Emek Sineması eylemlerinin büyük bir şiddetle bastırıldığını, dolayısıyla bu dönemde canlanan kent hareketinin de yasaklardan nasibini almaya başladığını görüyoruz. Gezi’nin arka planında sertleşen bir polis şiddeti olgusu olduğu zaten bilinen bir şey. Gezi’yle birlikte zirveye çıkan yasaklama ve müdahale olayları, Gezi’den sonra da kadın hareketi, çevre hareketi, LGBTİ hareketlerini de etkiler şekilde hem genişliyor hem de sayıca artıyor; stadyumlardan üniversitelere birçok kamusal alandaki olası protesto eylemlerine karşı idarecilerin ellerinin yasal düzenlemelerle kuvvetleniyor.

2012-2013 civarındaki kırılmayı takip eden ikinci bir kırılma ya da geriye dönüş Kürt hareketine yönelik yasaklardaki önemli sıçrayışta kendini gösteriyor. Barış sürecinde oldukça azalan yasaklar, yukarıda altını çizdiğimiz üzere 2014’ten itibaren yükselişe geçti. Bu yükseliş sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte çoğu zaman bir aylık sürelerle ilan edilen protesto yasaklarından oluşuyor. Genel olarak incelediğimiz dönemin tamamına baktığımızda Kürt meselesine dair yasaklar elimizdeki tüm yasak evreninin yüzde 60’ına tekabül ediyor. Sokağa çıkma yasaklarını çıkarsak dahi tüm protesto yasaklarının yüzde 41’inin Kürt meselesine dair olduğunu görüyoruz.[14] Her ne kadar elimizde bu dönemde Türkiye’de olan toplam protesto sayılarını içeren bir protesto veriseti olmadığı için Kürt meselesine dair yasakların bu konudaki protesto sayıları ile bağlantılı olup olmadığını görme imkânımız şimdilik olmasa da, Atak ve Bayram’ın polis müdahaleleri üzerine çalışmaları Kürt hareketinin protestolarının daha çok müdahaleye maruz kaldığı ve bunun oranının devlet ile PKK’nın çatışmasının arttığı dönemlerde arttığını gösteriyor.[15] Bizim de araştırmamızın gösterdiği üzere, protesto alanındaki otoriter pratiklerden geniş bir kesim etkileniyor olsa da Kürt hareketi bu pratiklerin birincil hedefi olmaya devam ediyor ve bu durum Türkiye’de güvenlikleştirme ve otoriterleşme sürecinde Kürt meselesinin merkezi rolüne bir kez daha dikkat çekiyor.

OHAL Döneminde Protesto Yasakları

15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişimi sonrası 21 Temmuz’da ilan edilen ve 18 Temmuz 2018’de sona erene kadar yedi defa uzatılan OHAL kararlarıyla, mobil OHAL yönetimi diye adlandırdığımız hakları askıya alma rejimi, yerini Olağanüstü Hal Kanunu’nun verdiği yetkilere dayanan ve ülke sathına yayılan olağanüstü bir hukuki duruma bıraktı. Her ne kadar yukarıda vurguladığımız üzere OHAL dönemi kendinden önceki dönemle birçok alanda devamlılıklar teşkil etse de hem OHAL yasalarının sağladığı (ve hatta onun da ötesinde Anayasa Mahkemesi’nin denetimsizlik kararıyla, sınırları son derece genişlemiş) güçler ile ve bir de darbe girişimi ile yüzleşmiş olmaktan ürettiği söylemsel üstünlükle hak ihlallerinde belirgin bir artışa ve dönüşüme sebep oldu. Protesto alanı da bundan nasibini aldı. Verisetimizde OHAL’in ilanından önceki dokuz buçuk senede toplam 287 yasak varken, OHAL süresince iki senede toplam 241 yasak bulunuyor. Yani iki senede neredeyse dokuz buçuk senede ilan edilen kadar yasak ilan edilmiş.

Burada sadece niceliksel bir artış söz konusu değil. Mobil olağanüstü hal yönetimi altındaki yasaklar, yukarıda altını çizdiğimiz üzere daha geçici, kısıtlı ve spesifik iken -mesela belli bir konuya yönelik ya da belli bir yerdeki protestoları yasaklarken- OHAL döneminde ise ilan edilen yasakların içinde, bütün bir ildeki tüm protestoları çoğu zaman bir aylığına kapsayan türden, yani daha bütüncül yasakların oranı ciddi bir şekilde artıyor. OHAL öncesi dokuz buçuk senede 287 yasaktan 15’i bu tür yasakken, OHAL sırasında sayıları 76’ya çıkarak neredeyse tüm yasakların üçte birini oluşturdu. Bu dönemdeki yasakların 115 tanesinin sokağa çıkma yasağı olduğunu göz önünde bulundurursak geriye kalan protesto yasakları içinde bu türden total yasakların ağırlığını daha iyi görürüz.

Birçok durumda yasaklar bir ayla da sınırlı kalmayıp, defalarca tekrarlanabiliyor. Mesela Artvin’de, Cengiz Holding’in çok tepki çeken maden projesine karşı başlayan çevre hareketi, Erdoğan’ın “dış güçlerin maşası olan mini-Geziciler” diyerek kriminalize edip damgaladığı geniş katılımlı protestolara dönüşünce, Artvin Valisi çareyi, on dört ay boyunca yenilenen bir aylık il çapında protesto yasaklarında buldu. Gaziantep’te de düzenli olarak aylık il çapında protesto yasaklarının ilan edildiğini görüyoruz. Keza birçok doğu ve güneydoğu ilinde ve Ankara’da defalarca bu türden yasaklar ilan edildi. Bu tür yasakların tekrar tekrar ilanıyla bu illerde protesto hakkı iki yıl boyunca toptan bir şekilde askıya alındı.

Artvin’deki çevre hareketine yönelik bu yasaklar, OHAL yetkilerinin ve/veya gerekçesinin, OHAL’in ilan edilme sebebiyle hiçbir ilişkisi olmayan meselelere ve hedeflere yönelik kullanıldığını bir örneği. Benzer şekilde, Kürt hareketinden LGBTİ ve kadın hareketine, birçok farklı kesim OHAL dönemindeki ilan edilen protesto yasaklarının hedefi oldu. Bu kesimlere yönelik OHAL öncesinde halihazırda var olan baskı, OHAL altında şiddetlenerek devam etti. Bu durum OHAL çalışmalarında çoğu zaman yeterince ampirik kanıtla gösterilmemiş temel iddialarıyla da uyumlu. Keza literatürün temel problemlerinden biri geçici olarak belli bir tehdidi bertaraf etme iddiasıyla ilan edilen OHAL’in, Agamben’in deyişle “egemenin her gerekli gördüğünü yapabildiği bir duruma” -yani OHAL’in sınırsız bir keyfi yönetim, yurttaşların ise haklardan mahrum çıplak bedenlere- dönüşme potansiyeli.[16] Şüphesiz ne Anayasa ne ona dayanan OHAL kanunu egemene böyle bir açık çek yazmıyor ama OHAL üzerine  çalışmalar tam da neyin olağanüstü olduğunun ve olağanüstü durumla mücadelenin neyi gerektirdiğinin muğlaklığı ve hukuki tanımsızlığının böyle bir hukuksuzluğa imkân verebileceğini belirtiyor.

Tabii OHAL koşullarındaki güç gaspının ve genişleyen hak ihlallerinin boyutunu esas belirleyenin o ülkedeki hem kurumlar, hem siyasal ve toplumsal aktörler arasındaki güç ilişkilerinin dengesi olduğunu ve bu bağlamsal güç dengesinin de yine daha önceki olağanüstü hal dönemlerinin mirası üzerine oturduğunu düşünüyoruz. Bu iddianın kendisi karşılaştırmalı bir çalışmayı gerektirse de Türkiye’de OHAL’in tam anlamıyla bir istisna haline dönüşüp devleti ve siyasal sistemi yeniden yapılandırmanın aracı haline gelmesinde, ondan önce gelen otoriterleşme süreci ve bu sürecin iktidara sınır çekebilecek tüm kurum ve aktörleri zayıflatmasının rolü de son derece belirleyici.[17]

OHAL Sonrası ve Bitmeyen OHAL

Anlaşıldığı üzere, protesto alanı OHAL döneminde ciddi bir saldırı altında daralmaya devam etti. OHAL’in sonlanmasının bu durumu değiştirdiğini ve hak ihlallerinin azaldığını söylemek mümkün değil; tam tersine bir normalleşmeden söz edilecek ise, OHAL öncesi hak ihlallerinin sayıca ve hedeflerinin genişleyerek artma trendinin devamı olan bir “normal”den bahsedilebilir. Fakat burada OHAL’in etkilerinin -olağanüstü haller üzerine olan literatürün de bir tehlike olarak altını çizdiği üzere- OHAL sonrası döneme sızdığının da altını çizmek lazım. Nitekim her ne kadar Bernard Manin’in dediği gibi “OHAL paradigması” (OHAL yetkilerini temellendiren farklı teorik ve kurumsal çerçevelerin ortaklaştığı noktalara verdiği ad) olağanüstü halin birtakım öngörülemez ve istisnai koşullarla başa çıkabilmek için kısıtlı bir süreliğine ilan edildiğini, iktidarın bu sürede neler yapabileceğinin yasalar ile kontrol altında tutulabileceğini ve bu koşullar ortadan kalkınca normal anayasal düzene dönüleceğini öngörüyor olsa da 19. yüzyıldan beri birçok ülkenin olağanüstü hal deneyimleri bu varsayımların her birinin sorunlarına işaret ediyor.[18] OHAL’in sınırlılığı söz konusu olduğunda, araştırmacıların gösterdiği üzere, elinde gücü toplayan iktidarlar tarafından olağanüstü halin tekrar tekrar uzatıldığı durumlar olduğu gibi, olağanüstü hal süresince geçirilen yasalar, yerleşen yorum ve pratikler, kendilerine sonraki dönemde de yasal sistem içinde yer buluyor, olağanüstü hal sonrası dönemini de şekillendiriyor. Bu anlamda olağanüstü haller iki “normal” arasında normların askıya alındığı bir ara değil, yeni normların üretildiği ve şekillendiği[19] ve uzun vadeli etkileri olan dönemler.

Türkiye vakasında bu durum, hem hak ihlallerinin dayandırıldığı mevzuatta yapılan değişiklikler ile hem de yasakların kullanımında görülüyor. Öncelikle, OHAL’in bitiminden hemen sonra AKP ve MHP ittifakı bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklikleri içeren bir yasa tasarısını Meclis’ten geçirerek, OHAL sırasında valilerin sahip olduğu bazı yetkileri OHAL sonrasında da kullanabilmelerini mümkün hale getirdi. Bunların içinde 5442 ve 2911 sayılı kanunlarda yapılan, “kamu düzeni ya da kamu güvenliğini bozabileceği şüphesi” olan kişilerin illere giriş-çıkışlarını yasaklamak/kısıtlamak, bazı yerlerde bulunmalarını veya toplanmalarını engellemek gibi seyahat ve toplantı ve gösteri hakkı ile bağlantılı değişiklikler de vardı. Bu değişiklikler zaten protesto yapmanın son derece zorlaştığı bir ortamda rejimin elini protestoları kısıtlama konusunda daha da güçlendirdi.

OHAL sonrası dönemde protesto yasakları da hiç hız kesmeden devam etti. OHAL’in sona ermesinin üstünden henüz bir ay geçmişken İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı ile Galatasaray Meydanı’nda yıllardır her hafta gerçekleşen Cumartesi Anneleri eyleminin yasaklanması, polisin eyleme sert müdahalesi ve içişleri bakanının kendisi tarafından bu barışçıl protestonun güçlü bir şekilde terör ve ihanet ile özdeşleştirilmesi bir anlamda toplumsal muhalefet, sokak protestoları ve Kürt meselesine karşı rejimin OHAL sonrası tavrının işareti oldu.

Bu dönemde birkaç büyük yasak kümesi görüyoruz, öncelikle 31 Mart 2019’da seçim sonuçları ile bağlantılı olarak HDP’nin kazandığı Hakkari, Kars, Muş gibi illerde seçimden hemen sonra getirilen protesto yasakları, daha sonra seçilen HDP’li belediye başkanlarının birbiri ardına gözaltına alınması ve ardından yerlerine kayyum atanması bağlamında gerçekleşen kayyum protestoları ve bunlarla beraber ilan edilen yasaklar var. Yine bu dönemde Onur Yürüyüşleri’nin arka arkaya İstanbul ve Ankara’nın yanı sıra Antalya, Antep, Mersin, İzmir birçok büyükşehirde yasaklandığına tanık olduk. Benzer bir yasaklama çabası kadın yürüyüşlerini de hedef aldı. 2020 yılına gelindiğinde ise Türkiye’nin Suriye’ye askerî müdahalesini eleştirmeye yönelik “Savaşa Hayır” protestolarını yine ardı ardına yasaklandığını görüyoruz.

Tüm bu bağlamlarda idari güçlerin, rejimin icraatlarının kamu alanında tartışılmasını ve bunlara muhalefeti engellemeye çalıştığı açık. Bu anlamda OHAL’in resmen kalkmasıyla devletin OHAL öncesindeki mobil OHAL yönetimine döndüğünü, fakat bu uygulamaların da OHAL ile devamlılık arz eden bir şekilde sertleştiğini, kısacası daha da OHALvari hale geldiğini görüyoruz. Örnek olarak kayyum protestolarına karşı ilan edilen yasakların, OHAL’deki gibi ildeki bütün protestoları kapsayan süresi 10-30 gün arası olup arka arkaya tekrar ilan edilen, daha “total” olarak tanımladığımız yasakların kullanılmış olması. Bunların aynı kayyum atamalarında olduğu gibi Kürt hareketini ve HDP’yi hedef alması şüphesiz hiç şaşırtıcı değil. Tüm bu pratikler barış sürecinin bitiminden beri bölgenin güvenlikleştirilmesi ve militarizasyonu ile ulusal düzeydeki otoriter rejiminin daha da sertinin ve kapalısının ulus-altında tesis edilmesinin araçları.

Ancak bu devamlılık sadece oraya da özgü değil. İstanbul Valiliği’nin 2020 Mart’ında “Savaşa Hayır” protestolarıyla ilgili aldığı iki haftalık protesto yasağı, idarenin partikülarist yasaklarında da pervasızlaştığını gösteriyor. Belirli bir konuda protesto yapılmasını iki hafta süreyle yasaklayarak Valilik, Kayseri Valiliği’nin 2014’te Ali İsmail Korkmaz’ın davasıyla ilgili aldığı karara benzer davranıyor fakat süresini iki haftaya çıkarıyor. Bu şekilde İstanbul gibi 16 milyonluk bir ilde hem protestoları tamamen yasaklamamış oluyor hem de o günün gündemindeki en yakıcı konuyla ilgili sokakta muhalefet yapma hakkını askıya alıyor. Bu mobil OHAL yönetimi kavramıyla anlamaya çalıştığımız bir idare tekniğinin gittikçe daha görünür hale gelen bir uygulaması.

Sonuç Yerine: Covid, Yeni Olağanüstü Haller, Tanıdık Yöntemler

Mart 2020’de dünyanın geri kalanının olduğu gibi Türkiye de küresel bir pandemi ile yüzleşmek zorunda kaldı. Bu süreçte bütün dünyada kamu hayatını ciddi şekilde kısıtlayan, gündelik hayatı durduran yöntemlere başvuruldu; bazı ülkelerde olağanüstü hal ilan edildi. Türkiye’de de daha önce darbelerde ve güneydoğu illerinde uygulanmış sokağa çıkma yasakları bütün ülkede kullanılmaya başladı. Olağanüstü hal ilan edilmemekle beraber, bir kamu sağlığı gerekçelendirilmesi üzerinden, İl Hıfzisıhha kanuna dayandırılan ve hukukçular tarafından anayasallığı sorgulanan bu sokağa çıkma yasaklarının uygulanışı dikkat çekiciydi: sınırları hareketli, farklı grupları farklı şekillerde içeren, dinamik ve bir yandan da keyfî. Yasaklar popülasyonun sadece belli kısımlarını (65 yaş üstü, sonra 20 ve 18 yaş altı ve bu gruplar içinde istisnalar ile), haftanın sadece belli günlerini (haftasonu, tatiller) kapsadı; bazen son dakika ilan edildi ve neden ilan edilip edilmediği gerekçelendirilmedi. Genel kanı, rejimin ekonomik hesapları ve kamu sağlığı arasındaki gerilimi bu şekilde idare etmeye çalıştığı üzerineydi. Rejimin bu gerilimi idari kararlarla yönetme çabasının vatandaşlar üzerindeki etkisi ise temel bazı anayasal haklarımız konusunda muğlaklık ve bazılarının yaşam hakkının riske girmesi oldu.

Yukarıda protesto yasakları üzerinden gösterdiğimiz üzere, rejimin Covid durumunda başvurduğu bu mobil OHAL pratikleri yeni değil; otoriterleşme sürecinde yaygınlaşmış ve rejimin yönetimsel “alet çantasının” artık bir parçası olmuş durumdalar. Yanlış anlaşılmasın, salgın koşullarındaki karantina ve sokağa çıkma yasağı uygulamalarına prensipte karşı çıkmıyoruz. Bu koşullarda ne tür uygulamaların daha doğru olduğuyla ilgili bir uzmanlığa sahip olmamakla birlikte, belki bu derginin okuru birçok kişi gibi bizler de kendimizi kapsamlı bir sokağa çıkma yasağının savunucusu olarak bulduk. Zira bize göre parçalı, noktasal, ve kısa süreli -dolayısıyla kapsadıkları bakımından eşit olmayan- sokağa çıkma yasaklarının esas yol açtığı hak ihlalleri yasağa maruz kalanlar değil, yasağın kapsamının dışında kalan ve hayatını idame ettirmek için sokakta çalışmak zorunda kalanlar oldu. Yıllardır hakları OHALvari pratiklerle askıya alan iktidar, pandemi sırasında kapsamlı bir sokağa çıkma yasağı ilan etmeyip, kapsamlı bir sosyal dayanışma fonunu devreye sokmaktan imtina ederek işe gitmek zorunda kalanları hastalanma riskiyle başbaşa bıraktı. “Hayat Eve Sığar” uygulamasının gösterdiği kadarıyla vakaların İstanbul’un yoksul mahalle ve ilçelerinde yoğunlaşması, yine hareketlilik örüntülerinin de buralarda yoğunlaşmasının muhtemel açıklaması pandemi döneminde yoksul bedenlerin çıplak bedenler haline dönüştüğü gerçeğidir.

Keza mobil OHAL yönetimine içkin keyfîliği ve muğlaklığı pandeminin yönetiminde de tecrübe ettik. Verilerin özellikle coğrafi dağılımının çok sınırlı ve düzensiz paylaşımı, Meclis’in süreçte devre dışı kalışı, yerel idarelerin sistematik olarak dışlanması ve doğrudan hedef gösterilmesi, sokağa çıkma yasaklarının ilan ediliş şekli gibi. Bu keyfîlik ve muğlaklık “normalleşme” sürecinin yazının girişinde de belirttiğimiz üzere bazı pratiklerinde iyice belirginleşti. Haziran ayı boyunca salgının iktidarın işine geldiğinde bir şeyleri yasaklamanın gerekçesi, işine geldiğinde ise yok sayıldığı bir döneme geçtik.

Türkiye’nin kendi özgün otoriter şartlarının yanı sıra pandemi sonrası dünyada mobil OHAL yönetimi dediğimiz hakları askıya alma/sınırlandırma pratiklerinin yaygınlaşma ihtimalini öngörebiliriz. Bu noktasal ve dinamik yasaklama rejimi özellikle durmadan gelişen ve bu konuya özgü geliştirilen gözetleme ve takip uygulamalarıyla birleşerek daha da rafineleşmiş yasaklama pratiklerini devreye sokabilir. Pandemiyle mücadele koşullarında bunlar ekonomi-kamu sağlığı dengesini yönetmede uygun birer araç olarak görülebilir ve hatta salgını kontrol etmekte, vaka ve can kaybı sayılarını sınırlamakta etkin de olabilir, bilemeyiz. Fakat daha da rafineleşmiş ve pandemi gibi “olağanüstü” bir dönemde hukuk sistemi içerisinde normalleşmiş bu yönetim teknolojisinin başka hangi amaçlarla ve dönemlerde kullanılacağını da öngöremeyiz. Bu yöntemler her ne kadar Türkiye örneğinde ağırlıklı olarak muhalefeti bastırmak, susturmak ve muhalefet alanını daraltmak için kullanılsa da, Covid durumunda görüldüğü üzere bu yönetimsel pratiklerin mustaribi sadece muhalefet olmak durumunda değil, iktidarların dengelemeye çalıştığı birbiri ile çelişen önceliklerin ve çıkarların niteliğine göre bütün vatandaşlar bu durumun sonuçları ile yüzleşmek zorunda kalabiliyor. Özellikle terörle mücadele gerekçeleriyle güvenlik teknolojileri, OHALvari yasaklama pratikleri sadece Türkiye’de değil, birçok Batı ülkesinde geçtiğimiz on yılllarda yaygınlaştı, yerleşikleşti. Pandeminin etkisiyle var olan bu mevcut idari-yönetimsel alet çantasına yeni araçların eklenmesi ve derinleşen ekolojik-ekonomik kriz şartlarında genişlemesi mümkün. Bunun nerede ne kadar gerçekleşeceğini ise kurumlar ve siyasal-toplumsal aktörler arasındaki fiilî güç ilişkileri belirleyecek. Protestolar yurttaşların bu güç ilişkilerini şekillendirmesinde her daim en önemli araçlardan biri olageldi.  Bu yüzden yazıda altını çizdiğimiz yasak ve engellemelerin karşısında durmak ve bunları görünür kılmak şimdi de her zaman olduğu kadar önemli.


[1] Arslanalp, M. ve Erkmen, T. Deniz. 2020. “Mobile Emergency Rule in Turkey: Legal Repression of Protests during Authoritarian Transformation,”, Democratization. DOI: 10.1080/13510347.2020.1753701

[2] Arslanalp, M. ve Erkmen, T. Deniz. 2020. “Mobile Emergency Rule in Turkey: Legal Repression of Protests during Authoritarian Transformation,” Democratization. DOI: 10.1080/13510347.2020.1753701; Arslanalp, M. ve Erkmen, T. Deniz. 2020. “Repression without Exception: A Study of Protest Bans during Turkey’s State of Emergency (2016-2018)”, South European Society and Politics, 25 (1): s. 99-125. Makalelere erişimde zorluk çeken okurlar bize mert.[email protected] veya [email protected] adreslerinden ulaşabilir.

[3] Balibar, Etienne. 2019. Demokrasiyi Demokratikleştirmek, çeviren Bediz Yılmaz, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 34-35. 

[4] Somers, Margaret R. 1993. “Citizenship and the Place of the Public Sphere: Law, Community, and Political Culture in the Transition to Democracy”, American Sociological Review, 58 (5): s. 611.

[5] Projede büyük emeği olan araştırma asistanlarımız, Elif Ünal, Eda Canımana, Elif Buse Doyuran, Melis İnce, Ural Berk Karaoğlanoğlu, Seren Selvin Korkmaz, Özlem Tunçel ve Ulaş Erdoğdu’ya çok teşekkür ederiz.

[6] Protestoların haberlerdeki temsiliyetinin eksikliğine dair bkz. Uysal, Ayşen. 2017. Sokakta Siyaset: Türkiye’de Protesto Eylemleri, Protestocular ve Polis, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 45.

[7] Bu konuda Schmitt-Agamben hattının birbirinden bambaşka ideolojik pozisyonlardan gelen şüpheci yaklaşımıyla, özellikle Amerikan hukuk teorindeki daha liberal-pragmatik ekollerin çarpışmasından söz edilebilir; bkz. Scheuerman, William E. 2006. “Survey Article: Emergency Powers and the Rule of Law After 9/11”, Journal of Political Philosophy 14 (1): s. 61–84.

[8] Scheuerman, 2006.  

[9] Agamben, G. 1998. Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life, Stanford University Press, Stanford; Agamben, G. 2005. State of Exception, University of Chicago Press, Chicago.

[10] Şirin, Tolga. 2013. “Türkiye’de toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına ilişkin sorunlar”, Anayasa Hukuku Dergisi 2 (4): s. 289-315; Özenç, Berke. 2015. “Toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü ve mekân yasakları”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası 73(2): s. 87-134.

[11] İktidarın darbe girişimine kadar militarist söylem ve uygulamaların zirve yaptığı 2015-2016 döneminde bölgesel bir OHAL ilan etmemesi de bizce benzer gerilimlerin sonucu. Bunun yerine aynı protesto yasaklarında olduğu gibi (şüphesiz çok daha vahim ve dehşetli sonuçlarla) sınırları peşi sıra değişen sokağa çıkma yasakları ve özel güvenlik bölgeleri ilan etti.

[12] Feldman, Leonard C. 2010. “The Banality of Emergency: On the Time and Space of “Political Necessity”, Sovereignty, Emergency, Legality içinde, Austin Sarat (der.), New York: Cambridge University Press: s. 136-164; Honig, Bonnie. 2009. Emergency Politics: Paradox, Law, Democracy, Princeton: Princeton University Press; Loevy, Karin. 2016. Emergencies in Public Law: The Legal Politics of Containment, New York: Cambridge University Press.

[13] Uysal, Ayşen. 2017. Sokakta Siyaset: Türkiye’de Protesto Eylemleri, Protestocular ve Polis, İstanbul: İletişim Yayınları.

[14] Bu oran OHAL döneminde Batman, Bitlis, Hakkâri, Mardin, Şanlıurfa ve Van’da ilan edilen, bir ay süreyle tüm eylemleri yasaklayan kararları eklediğimizde yüzde 45’e çıkıyor. Bu yasaklara dair haberlerde ve/veya karar metninde kararın hangi konu bağlamında ilan edildiği belirtilmediği için verisetimizde doğrudan Kürt meselesiyle ilgili diye kodlanmamıştır.

[15] Atak, Kıvanç ve İsmail Emre Bayram. 2017. “Protest Policing Alla Turca: Threat, Insurgency, and the Repression of pro-Kurdish Protests in Turkey”, Social Forces 95 (4): s. 1667-1694.

[16] Agamben, 1998: s. 38.

[17] Şüphesiz OHAL’e gerekçe oluşturan darbe girişiminin bu sürece içkin oluşu böylesine bir alternatif (counterfactual) tarih okuması mukayeseyi baştan sorunlu kılıyor.

[18] Manin, Bernard. 2008. “The emergency paradigm and the new terrorism”, Les Usages de la Separation des Pouvoirs [The Uses of the Separation of Powers] içinde, Paris: Michel Houdiard. Detaylı bir inceleme için bkz. Loevy, 2016.

[19] Loevy, 2016.