Duvar, GTA, İnci: Apolitikliğin Politikliği

“Birçok şeyde daha fazlasının tadı vardır”[1]

Onüç yaşında kendisiyle beraber seyahat eden Ben’i keşfeder insan, o nedenle o vakitler daha iyi bir hayata dair görülen rüyalar özellikle bollaşır”[2]

Bir kelime oyunu gibi duran ve rasyonel bir mantık ile paradoksal gözüken bu ifade aslında bir bütünün birbirini tamamlayan zıt parçaları olduğu ölçüde, ne basitçe bir kelime oyunudur ne de paradoksaldır. İlkinden; yani apolitiklik ile ne kastediyorum? Herhangi bir ideoloji ile bilinçli bir düzeyde bağlantısı olmayan, hayata karşı eylemlerini ve ifadelerini bilinçli bir biçimde ideolojik-siyasal süzgeçten geçirmeyen ve böyle bir “süzgeç”in varlığına kayıtsız kalan ve kalmayı tercih eden kişi. Burada temel farkı “bilinç” yaratıyor elbette. Zira “bilinçsiz”ce yapılan, ya da konumuz dahilinde şöyle söyleyelim, herhangi bir “politik” bilinç ile yapılmadığı düşünülen herhangi bir davranışın da aslında bir politikanın konusu-nesnesi olduğunu biliyoruz. Düşünceyi bir kenara bırakarak sadece “nesnelerle” girdiğimiz ilişkilere dahi bakarsak, her nesne ile aslında beynimiz bir ilişki kurar, bir algılama ve anlamlandırma ilişkisi. Dolayısıyla herkesin algılama ve anlamladırma ilişkisi verili ve sabit olmadığından, zaman içerisinde çeşitli “insan-toplum ilişkileri sonucunda beynimizde oluşturulduğundan” herhangi bir nesneyle girdiğiniz her ilişki kaçınılmaz olarak politiktir. Fakat burada apolitikliğin politikliği derken bunu kastetmiyorum. İlk akla gelebilecek şey apolitik olan insanın da politik olan herhangi bir şeyle “bilinçsizce” dahi olsa ilişki içinde olduğundan dolayı “politik” olanın bir parçası olduğu iddiası üzerinden ilerlemeyeceğim. Fakat iddia edeceklerim elbette ki bu konuyla bir ölçüde ilişkili, zira neredeyse bir evrensel küme tanımladım.

Bu yazıyı yazmamın sebebi Haziran Direnişi’nin asli kitlesini oluşturduğu söylenilen “gençliğin” çoğunun aslında yukarıda tanımlamaya çalıştığım anlamda apolitik olarak ifade edilmiş olması. “Kahrolsun Bağzı Şeyler” sloganı ile ifade bulan ve neyin kahrolmasını istediğini isimlendiremeyen, “Slogan Bulamadım” duvar yazısında olduğu üzere “söyleyecek sözü olmadığı halde yine de bir şeyler söylemek isteyen” gençliğin apolitiklik-politiklik çizgisi temel derdim olacak. Bu iki duvar yazısı esasında “apolitikliğin politikliği”nden kastımın ne olduğunu özetliyor gibi. Burada içeriksel olarak politik olmadığı halde eylemin biçiminin politikliği ile karşı karşıya kalıyoruz. Mahalle aralarındaki ve en çok da lise-ortaokul binalarının duvarlarını hatırlayalım. Orada belki “Grafitti” denilen sistemli bir sokak sanatıyla karşı karşıya değilizdir. Grafitti’nin kendisi politik bir eylemliliktir de. Sokaklarındaki duvarları renklendiren bu sanatçıların eylemleri daha çok “merdiven boyama” eylemlerine benzer. Devlet ile devlet olmayanın karşılaşması söz konusudur burada. Bir Grafitti artistinin boyadığı duvarı silerseniz, o onu tekrar boyayacaktır. Çünkü o hareketi politik bir bilinçle yapar, burayı kendi sanatımla süslemek istiyorum ve devletin bu duvara verdiği rengi reddediyorum söylemi hakimdir orada. Ama az önce söylediğim üzere mahalle ve okul duvarına yazı yazmanın “politik” bir içeriği yoktur. Belirli bir sistemi, estetiği de. Onun estetiği estetiksizliğinden gelir belki de. Duvara yazılmış isimler. Aşk itirafları. Küfürler. İçeriksel olarak politik bir duruştan bahsedemeyiz bu yazılarda. Onda “gri”ye karşı “renk” biçiminde bir anlam kazandıracak bir sanatsal “boyama” hali de yoktur. Eciş bücüş harfler ile yazılmış şeyler. İşte yukarıda sözünü ettiğim Haziran direnişi yazılarına benzer bu haliyle. Söylediği şey politik değildir. Fakat kimsenin umrunda olmayan bir şeyi duvara yazmak istemenin kendisi politik bir tavırdır aslında, yapan kişi bu bilince sahip olmasa da. Kendi adını duvara yazan çocuk “görünmeyeni, yani kendisini görünür kılar.” Domesticas filminde, “görünmez olmak isterdim” diyen çocuğa “sen zaten görünmezsin” diyen arkadaşı çocuğun toplum karşısında ne olduğunu özetlemişti. O çocuk filmin sonunda duvara adını yazarak burada anlattığımız anlamda kendini görünür kıldı. Duvara yazacak adından ya da aşkından başka bir şeyi olmama durumu, ama buna inat bir yazma isteğinin politikliği. Öte yandan duvara yazılan isimlerin kendileri bile bir politik duruma işaret eder. Sıradan isimlerdir. Çocuğuna hiç kimsede olmayan ismi koymak istemenin hakim olmaya başladığı bir dünyada sıradan ismiyle sıradan Ahmet-Mehmet-Metin-Zeynep-Fatoş, sıradanlıklarını görünür kılmak isterler. İşte apolitikliğin politikliği dediğim şey, tam da mahalle aralarındaki duvar yazıları gibi içeriksel olarak politik olmayanın biçimsel haliyle içinde barındırdığı politik potansiyele işaret eder.

 

/
Firuz Kutal

Apolitik gençliğin, politik tavrına bir diğer örneği bilgisayar oyunlarından verebiliriz. “Call of Duty Taksim”, “6 Yıldız oldu şimdi tanklar gelecek”, “Tank şifresi neydi lan?” “GTA’da polis döven nesle çattın Tayyip”, “Fire in the hole”, “Biz zaten Counter’da hep teröristtik” gibi 90larda çocukluğunu, ergenliğini yaşamış ve bilgisayar oyunlarıyla bir şekilde içli dışlı olmuş olan bir gençliğe hitaben bu bir şekilde “şifreli” olan konuşmalar bizleri bilgisayar oyunları üzerine düşünmeye itiyor. Aslında apolitik ve hatta asosyal olduğu söylenilen bir gençliğin karikatürize ifadelerinden biridir sürekli bilgisayar başında oturan çocuk imajı. Yukarıda sözü edilen oyunları fazlasıyla oynamış ve oynamaya devam eden biri olarak yazıyorum. Bu oyunlar yani Call of Duty, GTA ve Counter Strike, doğrudan içeriksel anlamda “apolitik” olarak bir kenara koyulamaz. Aksine bir kültür endüstrisi ürünü olarak, Call of Duty çok net bir Amerikan Emperyalizmi’ni meşrulaştırma peşindeyken ( örneğin son çıkan oyunlardan birinde Fidel Castro’yu ve onunla işbirliği içindeki Komünist liderleri öldürmekle görevli bir Amerikan askeri olduğunuzu söylemem yeterlidir sanırım.) GTA ise “sıfır”dan gelen bir adamın nasıl “kirli” işlere bulaşarak mafyatik ilişkileri, bol paraya ve en nihayetinde tüketim kültürü içine dahil olduğunu şiddeti de meşrulaştırarak gösterir. Counter Strike ise belirli bir hikayesi olmamasına rağmen gerilla ve kontr-gerilla gruplarının birebir gerçek özelliklere sahip silahlarla birbirleriyle kapıştığı kanlı bir militarizm gösterisidir. Söz konusu oyunların içeriksel analizi çok daha derinlemesine yapılabilir ve “emperyalizm-kapitalizm-militarizm” gibi oldukça politik konuları ne ölçüde genç dimağların akıllarına yerleştirme mücadelesi içinde olduğu anlatılabilir. Bu nokta önemsizdir demiyorum. Ama bu oyunları oynamış bir gençliğin içerisinde olan biri olarak ve bu oyunları oynayan insanlarla çok fazla bir arada olup sohbet ettiğimi de ekleyerek oyunun “alımlanma ve algılama” biçimleriyle ilgili bir iki şey söylemek isterim. Bu oyunların oyuncu üzerinde bıraktığı en temel hissiyat, içeriğinin ne olduğundan çok “öz-kontrol” hissidir. Bilgisayar oyunlarının ilerlediği ana çizgi öncelikli olarak “hikaye ya da grafikler” olmamıştır. Oyunlarda temel olarak geliştirilmeye çalışılan hissiyat “öz-kontrol” ve “karar verme” yetisinin bilgisayarın çizdiği çizgiden çıkartılıp oynayanın eline teslim edilmesi olmuştur. Geçtiğimiz günlerde beşincisi çıkan GTA 5’in en büyük “reklam” stratejisi buydu. Open-world olarak adlandırılan, oyuncunun kendisine sunulan haritada verilen görevi yapmayarak istediği yere gidebilme özgürlüğü oyunu ünlü yapan ve haliyle de yenisi çıktığında en çok merak edilen şey oldu. “Gerçek” hayata benzer bir simülatif dünya içinde, sana sunulan hikayeye dahil olmadan (ki hikaye içinde seçimler yaptığınız ve hikayesi buna göre şekillenen oyun çeşitleri de vardır) dağ-tepe dolaşabilir, gerçekte binmenizin mümkün olmadığı araçları kullanabilirsiniz. Elbette ki bu doğrudan “orta sınıf”ın pembe rüyalarına oynayan ve kapitalizmin ideolojisini yeniden üreten bir şeydir. Fakat gerçeklik ile simülasyon arasındaki o ayrıma teslim olmuş bir bilinç ile karşı karşıya olmadığımızı düşünüyorum. Burada yazının bütününde de sezinleyebileceğiniz Bloch’cu bir “umut ilkesi” söz konusu. Yalnızca GTA’da değil diğer oyunların da tasarım stratejilerini etkileyen temel motivasyon “öz-kontrol”ün geliştirilmesi. Her sene çıkan futbol oyunlarında bilgisayar oyuncusuna ne ölçüde “özgürlük” tanınıp tanınmadığı tartışılır durulur. İşte bu noktada, Bora ve Erdoğan’ın[3] beyaz yakalılar (bu oyunlarla daha çok haşır neşir olanların beyaz yakalı ya da adayları olduklarını söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum) ile ilgili yaptıkları çalışmada sözünü ettikleri Marx’ın tanımlaması akla geliyor: “ufku kendini kendi hayatının yazarı olarak tasavvur edebilecek kadar genişlemiş bir özne.” Bu sonuca yalnızca bilgisayar oyunlarından varsaydım çok indirgemeci bir yaklaşım olabilirdi. Fakat duvara oyunlarla ilgili yazılar yazan bir gençliğin oyunlarda en sevdikleri özellik “kendi hayatlarının yazarı olabilmekken” ve bu durum tam da Gezi Direnişi’nin politik söylemiyle örtüşüyorken, aralarında bir bağlantı kurulabileceğini iddia ediyorum. Evet, bilgisayar oyunları tüm yukarıda anlattığımız ideolojik manipülatif tarafları bir yana, aslında “kendi hayatının yazarı” olmak isteyen bir gençlik için yapıldığından en temelde bu öz-yönetim hissiyatını destekler ve “apolitik” bir gençliğin ifadesi olabileceği gibi, bu “öz-kontrol” meselesini de sürekli yeniden üreterek olası bir “öz-yönetim” dünyasının umutlarını da barındıran politikliğin parçası olabilir.

Bütün bunların yanında savımı destekleyici bir örnek olarak, Counter Strike oyununun sosyolojik durumunu anlatmak istiyorum. Counter-Strike bilgisayara karşı değil, bilgisayarda oyuncuların birbirlerine karşı oynadıkları bir oyundur. Bu oyun dolayısıyla eve kapanarak değil, internetin evlere girmediği o yıllarda, önünde metrelerce sıra olan internet cafe’lerde oynandı. Hayatımın en çok “farklı” insan tanıdığım dönemlerinden biri olmakla birlikte, mahalle maçlarından sonra “takım arkadaşınla birlikte strateji geliştirerek rakibi yenmek” temalı önemli bir oyun dönemiydi. “Takım ruhu”nun “birlikte yapma”nın politik bir tavır ortaya çıkarma potansiyelinin altını çizerek diğer örneğe geçebilirim.

Son yıllarda apolitik bir diğer tavrın ifadesi kendini “inci sözlük” adı verilen bir sözlükte buldu. Aslında kuruluşu itibariyle bir ölçüde “politik” bir tavırdan hareket etmekteydi. Ekşi sözlük’teki kurallı yazım ilkelerine uymadığı için sözlükten atılan bir kişinin kendisiyle ortak kadere sahip kişilerle kurduğu yazım kurallarının olmadığı bir sözlük olarak karşımıza çıktı inci. Kuralsızlığın tek kural olduğu, kurallı yazanların “ekşici” olarak dışlandığı kendi alanını yaratmış ve gerçekten de bir fenomen haline gelmiş bir sözlük. Burada az da olsa “ciddi” denilecek bir meselenin başlığının açılması doğrudan “seviye yükseltmek” olarak damgalanıyor ve “ciddi” meselelerin konuşulmasına kolektif bir şekilde karşı çıkılıyor. Dolayısıyla ekşi sözlük uzun süren politik tartışmalarıyla ciddi bir “politik” hat oluşturabilme potansiyeline sahipken inci sözlük bunu bozmak isteyen bir “apolitik” tavrın temsilcisi gibi görünmekte daha çok.

Bu işi yeniden Haziran direnişiyle birleştirelim. Öncelikle inci sözlüğü takip edenler bilirler, Gezi direnişinin hakkında çok konuşulan o mizahi dili yoğunlukla “inci sözlük” lugatıdır, tavrıdır. Benzetmeler, kelime oyunları, hitaplar… Kendi kendiyle dalga geçen, küfürlü, popüler kültür referansı bol, ciddi olmaktan uzak inci sözlük’ün sembolü Guy Fawkes maskeli birçok genç. Cantek’in ifade ettiği üzere[4] “devrimci-mücahit tavrın kuralcılığı ve disiplini”ne tıpkı “ekşi”nin aynı özelliğine karşı çıktığı gibi karşı çıkan, ciddiyetsiz bir şekilde konuşan ve gülen bir topluluk.

İnci sözlük ilk ortaya çıktığında arkadaşlar arası gündelik sohbetimizin önemli bir kısmını oluştururdu. Sürekli bu inci sözlüğü açıp, erkek egemen olduğu çok aşikar ama buram buram yaratıcılık ve zeka kokan o entrylere gözlerimizden yaş gelene kadar gülerdik. Siyaset Bilimi-Medya ve Kültürel Çalışmalar öğrencileri olduğumuzdan akademik bakmaya çalışırdık. Aşağı yukarı sonucumuz benzerdi: Bir nevi sözlü Fight-Club’tı inci sözlük. Eğitim görmüş ya da görmekte olan çoğunlukla erkek bir gençliğin kafa boşaltma, rahatlama, ağzına geleni söyleme alanı. Tam da bu nedenle ki burada da içeriksel olarak apolitik olanın biçimsel olarak politik olmasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Nasıl ki Fight Club filminde kurulan oluşum sadece kavga amaçlı “apolitik” bir oluşumdan “politik” anarşist bir örgütlenmeye evrilebiliyorsa, işte o politik potansiyelin olanağı bizlerin bir yandan gülerken “inci sözlük” hakkında konuştuğumuz “ciddi” şeydi. Orada kendisine benzer dertleri olan insanları gören ve nickinin kendisine verdiği anonimlikle istediğini söyleyebilen ve sonunda apayrı bir kültür yaratmış bir gençlik içeriksel olarak apolitik olsa da, sırf yaratabilme yetisi sebebiyle, “kendi kendinin yazarı” olabilme yeteneğinin gelişkinliği sayesinde politik olabilirdi.

Tekrardan Haziran direnişi’ne dönelim. Oraya katılan herkes inci sözlük yazarıydı demiyorum. Böyle bir iddia olmaz. Ama orada gördüğümüz mizah, inci sözlük’te gördüğümüz mizaha birçok açıdan benziyor, ki zaten o mizah bir noktadan sonra sadece inci sözlük’e de ait olmaktan çıkmış, bütün sosyal medyaya sirayet etmiştir, yaygınlığı da oradan gelir. Böyle bir mizahi ortaklığın “bir yerlerde” kurulabiliyor olması aslında hiç de politik olmayan bir mizahın, sadece insanlar arasındaki iletişimi-ilişkiyi-aidiyeti-sahiplenmeyi sağladığı için politik bir potansiyeli olabilir. Duvarda “sis atma o.ç.”yi gören biri baksana polise ne yazmışlar diye güldükten sonra, hafızasında canlanacak olan şeylerden biri inci sözlük’tür, çünkü o bir inci sözlük esprisidir (yukarıda bahsettiğim oyunlardan Counter Strike’ta sis bombası atanlara verilen bir tepkidir) ve dolayısıyla o sokaklarda polise bunu diyenler çok daha net bir şekilde “bizim çocuklar” oluverir. Birine bizim çocuklar diyebilmek ise politik bir söylemdir.

Apolitik duvar yazılarından, oyunlardan, sözlüklerden, mizahtan bahsettik. Gezi Parkı’nın apolitik çocukları-gençleri bunlarla bir lügat yaratarak politikleştiler. Fakat politiklik dışarıdan zerk edilen bir bilinç değildi. Zaten gündelik hayatlarının kültürel çizgisini belirleyen tüm yukarıda saydıklarımız içlerinde bir potansiyel olarak “politik” bir hattı sönük bir şekilde çiziyordu. O hat; hepsinde ortaktı. Görünür olmak ve kendisine ait olanı yaratmak. Cantek çok güzel özetliyor: “Faşizme karşı omuz omza diye bağırırken, Faşizmi tarif edebilecek donanımda değiller, onları omuz omuza olmak daha fazla heyecanlandırıyor.”[5] Faşizmi tarif edebilecek donanımda olamamak, hatta ona sadece “bağzı şeyler” demek apolitik olabilir, ama omuz omuza olmak politiktir. Duvarlarda ve hatta okul sıralarında farklı farklı isimler yan yana yazılırken, GTA, Call of Duty, Counter Strike oynarken, inci sözlük’te aynı mizahı yaparken ve ona gülerken omuz omuza olan çocuklar, orada kendi hayatlarındaki ufacık şeyleri değiştirirken büyük şeyleri de değiştirebileceklerinin ışığını yansıtıyorlar. İşte yazıyı sonlandırdığımız bu nokta bize yeni “siyasi-kültürel” mücadelenin nerelerde bulunmakla başlayabileceğini işaret ediyor olabilir. Ya da sadece basitçe apolitik bir iddia da olabilir, fakat Bloch’un şu sözlerini hatırlayalım:

“Emin olunan sadece bu hayatta ufak şeylerin olmaması gerektiği ve ilkbahardan başka hiçbir mevsimin geçerli olmadığıdır. Genç insan bu gelecekten ağzına çaldığı tadın acısıyla kıvranır, bir seferde tamamına meydan okumak ister, saldırarak da, acıyla da, fırtınayla da yeter ki hayat olsun, sahici, o ana dek olmamış hayat. Kendi gençliğiyle başlar dünya” [6]


[1] Bloch Ernst (2007: 41) Umut İlkesi Cilt 1, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları

[2] Bloch Ernst (2007:45) Umut İlkesi Cilt 1, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları

[3] Bora, Tanıl ve Erdoğan, Necmi (2011:40) Cüppenin, Kılıcın ve Kalemin Mahcup Yoksulları: Yeni Kapitalizm, Yeni İşsizlik ve Beyaz Yakalılar; “Boşuna mı Okuduk?” Türkiye ‘de Beyaz Yakalı İşsizliği içinde, İletişim Yayınları

[4] Cantek, Levent (2013:86) İsyan Günlerinde Mizah: Dertsiz Baş , Yarasız Ağaç Olmaz, Birikim Dergisi sayı:291-292 içinde

[5] Cantek, Levent (2013:86) İsyan Günlerinde Mizah: Dertsiz Baş , Yarasız Ağaç Olmaz, Birikim Dergisi sayı:291-292 içinde

[6] Bloch Ernst (2007: 48) Umut İlkesi Cilt 1, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları