Tekno-Muhafazakârlığın Eleştirisi'ne Dair

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çok uzun süredir bu coğrafyada birbirleriyle karşıt olduklarını otomatik olarak kanıksadığımız iki kesim var. Bu öyle bir kanıksanmışlık ki, siyasal ideolojileri belirleyebiliyor, hatta edebiyat eserlerine bile nüfuz edebiliyor. Her ne kadar faklı terminolojiler kullanıyor olsalar da entelektüelinden sıradan vatandaşına herkesin düşünce dünyasını işgal ediyor. “Bu millet adam olmaz”cılarla “dünyanın en yüce milleti benim milletim”ciler arasındaki bitmek bilmeyen çekişme, Tanpınar’ın yakındığı, “Türkiye’nin evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânı vermediği” tespitinin geçerliliğini her gün doğruluyor. Bir yanda milletin Batı karşısındaki geri kalmışlığından, cehaletinden, kabalığından bıkıp usanmadan dem vurup bununla çok mühim entelektüel saptama yaptığını sanarak başlarının göğe erdiğini düşünenler,  öte yanda milletin her eğiliminde mistik bir irfan belirtisi görüp ona tüm dünya milletleri arasından en yüce millet olma payesi verip kendi hülyalarına ve fantezilerine gömülerek yaşayanlar. Her Türk yurttaşının, içinde büyüdüğü ailesinden evinin kapısını açıp çıktığı sokağa, okulundan işine, yaşadığı şehirde yolunun düştüğü semtlerin imgesinden çevresiyle kurduğu iletişim tarzına kadar bu çekişmeyi iliklerine kadar yaşamaması mümkün değil. Fırat Mollaer İletişim Yayınları’ndan çıkan Tekno-Muhafakârlığın Eleştirisi kitabında sol ve sağ kültürelcilikler şeklinde tasnif ettiği, birbirlerinin yazı tura misali simetrik karşıtı olan bu kesimlerin bir nevi yapısökümünü yapıyor, kapitalizm hususunda bu iki “düşman” arasındaki örtük uzlaşmayı teşhir ederek çözümleme çabasına giriyor.[1] Bu çözümlemeyi yaparken de odağına günümüzün politik ve ekonomik iktidarını elinde bulunduran muhafazakâr kesimi alıyor. “Tekno-muhafazakârlık” ile “kültürel sol”un ötesinde bir politik alternatife işaret etmeye çalışıyor (s. 30).

Mollaer, Fredric Jameson’un “Daima tarihselleştir” ilkesinden hareketle her birimizin gündelik yaşamlarını etkileme gücüne sahip olan bu çekişmenin izlerini Tanzimat’tan bugüne şairlerin, romancıların, fikir adamlarının metinlerinin içinden sürüyor, psikanalitik jargonla Türkiye’nin kolektif bilinçdışında bir seyahate çıkıyor. Bu seyahatte, Mehmet Âkif’in Asım’ın Nesli’nden Yahya Kemal’in Ezansız Semtleri’ne, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sinden Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’suna, Cemil Meriç’in Bu Ülke’sinden Şerif Mardin’in “merkez-çevre” diyalektiğine kadar birçok güzergâha uğruyor. Toplumu, en başta sınıfsal olmak üzere tüm antagonizmalardan bağımsız yekpare bir bütün şeklinde ele alan kültürelcilik söyleminin eleştirisi, kitabı en başından sonuna kadar katediyor. Ekonomik/sınıfsal analizden yoksun olan bu kültürelci paradigmanın politikayı belirlemesi, çoğu zaman da sömürgeleştirmesinin üzerinde ısrarla duruluyor.

Yazar, kitabın ana metinlerinden olan “Tekno-Muhafazakârlığı Haritalamak: Yeni Eleştiri Güzergâhları” denemesinde Tekno-muhafazakârlık kavramsallaştırmasını daha önceki muhafazakârlık tanımlarından ayırt etmek suretiyle geliştiriyor. Çünkü geçmişte muhafazakârlığa atfedilen tanımlar bugünü anlamlandırma hususunda yetersiz kalmanın da ötesine geçerek bir engele dönüşüyor. Bu engel de politik muhalefetin anakronizm çukuruna düşmesine yol açıyor, dolayısıyla atılan eleştiri oklarının karavana olması kaçınılmaz hale geliyor.

Bu nedenle tekno-muhafazakârlığın ne olduğundan ziyade öncelikle ne olmadığını belirlemek gerekiyor. Muhafazakârlığın gericilik şeklinde tanımlanması, yukarıda bahsedilen ve her zaman kısır döngüye mahkûm olan  kültürelci çekişmenin ana motorunu oluşturuyor ve bunun siyaseten tezahürü de AKP-CHP horoz dövüşünden ileri gidemiyor. Toplumu geriye götürmesinden endişe duyulan muhafazakârlığın bugünkü güncellenen formunun şimdiki zamanı inşa ettiğinin farkına varılamıyor. Dindar insanların dünya görüşü şeklinde tanımlanan muhafazakârlık da İslâm dinini bir bütün olarak muhafazakârlığa indirgeyerek İslâmın var olan tüm akım ve damarlarını görünmez kılıyor. Gelenekselcilik vurgusuyla geleneksel topluma, aileye, mahalleye duyulan romantik özlemle kendini inşa eden muhafazakârlık da kapitalizme eklemlenen ve teknolojinin her türünü büyük bir şehvetle kullanan reel muhafazakârlığı ıskalıyor. Yerleşik düzene tabi olmak şeklinde tanımlandığında ise neoliberal söylemi tamamen sahiplenen, refah devletinin çöküşü neticesinde toplumsal yapıları sermaye lehine kökten bir dönüşüme uğratan ve bu dönüşümü sahiplenen aktörleri de devrimci olarak tanımlayan muhafazakârlık türü es geçilmiş oluyor. Böylece İdris Küçükömer’in hâkim ilerici-gerici ayrımını ters çevirdiği meşhur “Türkiye’de sol sağ, sağ da soldur,” sözünden kendilerine hikmet devşiren sağcı zihniyetin ekmeğine yağ sürülüyor. Anti-modernliğe indirgenen muhafazakârlık ise kapitalizme temas etmeyen bir modernite eleştirisini yine kapitalizme ve kapitalizmi uygulayan siyasi iktidara hizmet eden bir dispozitife dönüştürüyor. Daha da vahimi modernitenin yaratmış olduğu gerilimleri kapitalizm kaynaklı toplumsal çelişkilerin ürünü olarak tanımlamak yerine İslâmi doğrultuda metafizik ve zihinsel dönüşümle çözülebilecek bir mesele şeklinde anlatıp sunuyor. Modernlik, özgül bir rasyonalite biçiminde anlaşılmaktan ziyade Batı’nın kültürel istilasıyla açıklanıyor (s. 79). Bununla beraber moderniteyi eleştiren tüm akımların da muhafazakârlık çatısı altında toplanmasına yol açıyor.

Vaktiyle cami minarelerinin fabrika bacalarıyla nişanlı olduğunu söyleyen Necip Fazıl’dan sonra Mollaer, bu nişanlılığın tekno-muhafazakârlık evresine geçişle beraber evliliğe dönüştüğünü ifade ediyor. Bu evliliğin de AKP’nin yeni kuşağında “olabildiğince çok cami, gösterişli yüksek minareler, yükselen ve genişleyen AVM’ler” şeklinde tercüme edilmesi (s. 56) hiç de zor görülmüyor. “Batı’nın ilmini alalım” zihniyetinin ulaştığı son nokta olan tekno-muhafazakârlık, modernliği Wallerstein’in ayrımını yaptığı ikili süreç olarak ele alıyor ve bu da içinde olduğu halin şizofrenik yapısını daha da berraklaştırıyor. Kapitalizm kaynaklı teknoloji modernliğini benimserken özgürleşme modernliği olarak gördüğü gelişmenin taşıyıcısı toplumsal-siyasal güçleri otoriter biçimde bastırıyor (s. 57). Kitap boyunca yazara eşlik eden bir diğer kavram olan araçsal rasyonalite, bu ikili modernliğe karşı takınılan tavırda din, ahlâk, gelenek gibi kavramların da nasıl belli amaçlar doğrultusunda yeniden üretilip dolaşıma sokulduğunu kristalize ediyor. Teknoloji modernliğinde bu kavramlar siyasal ve ekonomik rant sağlama yolunda yapılan eylemleri meşrulaştırma mekanizması olarak işlerken, özgürleşme modernliğinde aynı kavramlar birer hegemonya aracına dönüşüp bu sefer de devletin baskı aygıtlarının kendilerini meşrulaştırmasına ön ayak olabiliyor.

Kapitalizme hizmet eden ve onunla bütünleşen her ideoloji gibi tekno-muhafazakârlık da sınıf kavramını işlevsizleştirerek hasıraltı ediyor. Sınıfsal ayrımların Hindistan’daki kast sistemini bile aratmayacak şekilde şiddetli ve yakıcı biçimde yaşandığı ülkemizde Kemalist ideolojiden devralınan “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz” diskuru dinsel meşrulaştırmalarla ve farklı kılıklarda devreye sokuluyor. Tekno-muhafazakâr burjuvazinin “şatafatlı hayatı”yla yoksullar arasındaki çizgilerin gitgide kalınlaştığı toplumsal koşullarda manevi tutkallar güçlendiriliyor (s. 54). Bu manevi tutkallar, kapitalist ile işçiyi, zengin ile yoksulu “düşman ötekilere” karşı aynı safta ortak paydada buluşturabiliyor. Dindar kimliğiyle servetlerine servet katanlar, her ne kadar yoksulluk içinde yaşıyor olsa da seküler olarak kodlanan kesime karşı kendini Necip Fazıl’dan ilhamla öz vatanında parya ilan edebiliyor.  Böylece yerlilik ve millilik söylemi altında “dış mihraklar ve onların içerideki uzantılarına” karşı yekvücut olmayı salık veren muhafazakâr blok, kendi içerisindeki tüm ayrım ve çelişkileri sönümleyerek kitlesini homojenleştiriyor. Yapılan her türlü muhalefeti hain veya Batıcı şeklinde yaftalayarak bertaraf etme peşindeki bu muhafazakâr ideoloji, kendi varoluşunun tamamını o hamasi dille eleştirdiği Batı’ya borçlu olduğunun üzerini örtüyor. Bu da Türkiye’de pozitivist cumhuriyetçilerin yolunu açtığı kapitalizmin en fazla muhafazakâr iktidarlar tarafından güçlendirildiğinin farkına varılmasını zorlaştırıyor (s. 64).

Muhafazakârlığın en temel eğilimi olan kültürelcilik, tekno-muhafazakârlıkta zirve noktasına ulaşıyor. Diğer bir deyişle klasik muhafazakârın kültürel üslubu, tekno-muhafazakârda kültürün toplumsal çatışmada bir araç olarak kullanılmasına dönüşüyor (s. 108). Toplumsal çelişkiler kültürel çatışmalara tercüme edilmek suretiyle bertaraf ediliyor. Bireylerin şahsi eğilimlerine yapılan ısrarcı vurgu tüm yapısal gelişmeleri önemsizleştiriyor. Ulrick Beck’in yerinde ifadesiyle tüm toplumun, sistemik çelişkilere biyografik çözümler araması bekleniyor ve bu beklenti bireysel “yırtma” öyküleriyle servis ediliyor. Basit bir örnek vermek gerekirse, simit satmaktan Türkiye’nin “bir numarası” olmaya uzanan liderlerinin yaşam hikâyesiyle yoksulluk, bir toplumsal adalet sorunu olarak değil bireysel olarak aşılması gereken bir “leke” gibi sunuluyor (s. 54). Mağarada doğup “imparator” olan türkücüsünden, işportacılıktan holding sahipliğine uzanan işadamı hikâyeleriyle toplumsal rol model tipleri inşa ediliyor. Böylece kapitalizmin bu en basmakalıp anlatısı İslâmi kılıfla devralınarak kitlelere pazarlanabiliyor. Söylemlerinin en merkezine yerleştirdikleri İslâmı yapısal ve niteliksel açıdan özgün kılan şeyin ne olduğu da merak edilmeye devam edeceğe benziyor.

Marcel Proust, bilgiye dönüştürülebilen acının yıkıcılığını yitireceğinden bahseder. Fırat Mollaer de şiirden romana, sinemadan siyaset kuramlarına uzanan bu politik denemeleriyle gündelik yaşamlarımızın tüm gözeneklerini işgal eden tekno-muhafazakârlık evreninin kodlarını başarıyla çözümlüyor. Yaşamla teoriyi iç içe ele aldığı kitabında sadece alanında yetkin olan akademisyenin değil, sıradan vatandaşın da içine düştüğü bu sistemi anlamlandırmasına olanak sağlamış oluyor. Bazı önkabuller üzerine kurulan her türlü düşünce yıkıcılık niteliğini kaybederek ehlileşiyor. İşte Mollaer bu önkabulleri sarsmak suretiyle alışıldık düşünce biçimlerine kısa devre yaptırıyor. Bu kısa devre de hakim koordinatları zorlayarak yeni politik yaklaşımlar geliştirmeye ilham veriyor.



[1] Fırat Mollaer, Tekno-Muhafazakârlığın Eleştirisi: Politik Denemeler, İletişim, İstanbul, 2016.