Tavsiyelerin Haddi ve Hududu

Akademisyenliğe niyetlendiğim meşum günden beri kaç taksi şoföründen, kaç aile dostu büyükten, kaç bakkaldan, kaç ayaküstü tanıştan işimin idari ve pedagojik yanından tutun da, araştırma konularıma nasıl yaklaşmam gerektiğine, neleri okumamın caiz olduğundan öğrencilerin sınavlarını nasıl değerlendirmemin icap ettiğine kadar “tavsiye” aldığımı hatırlamıyorum. Akademisyenliğin, akademik istihdam piyasasının yapısal koşullarından da çok, ortada talep yokken arzın kendini mütecaviz bir şekilde dayattığı bu tavsiye piyasasının şiddetine tabi olduğunu anlamam, muhtemelen yüksek lisans ve doktora zamanıma denk gelir. Bitirme tezlerimde Türkiye’deki siyasi fay hatlarının Osmanlı’nın kapitalizme entegre olma sürecinde yattığını açıklamaya çalışırken, “o işler öyle değil” veya “sen çok naifsin/idealistsin, ama bunlar dini kullanıyor/şunlar bebek katili” diyerek beni Türkiye konusunda aydınlatan ve bana ırkçılığıyla meşhur bir köşe yazarının yazılarını “tavsiye” eden kolejli “Atatürkçü” dostlarla veya yaşından aldığı yetkiye dayanarak “sen bilmezsin, Türkiye şöyle şöyle bir ülkeydi” diye söze giren aile dostlarıyla yapılan zihin açıcı konuşmaları unutmak ne mümkün... Daha gençken şiddetli kavgalarla sonuçlandırdığım, yaşlandıkça, hele gece geç bir vakit takside yalnızsam, ertesi gün ormanlık bir yerde tecavüze uğramış cesedim bulunmasın diye “tabii, tabii” diye geçiştirdiğim, eş-dostla yemekte iken ağzımızın tadının bozulmasını istemiyorsam gülüp geçtiğim, yaşını başını almış aile dostlarını terslememem için annem tedirgin gözlerle bakıyorsa “netameli konular tabii, şimdi uzun sürer” diyerek güçlükle yutkunduğum her bir sınır aşımından geriye derin bir tacize uğramışlık, ihlal edilmişlik duygusu kaldı her seferinde. Çünkü Türkiye’de, bir işin erbabı olmaya niyetlenmek, o konuyla ilgili sürekli tacize uğramaya da alışmak anlamına gelir.

Alışmak gerekir elbet. Neticede hiç kimsenin işini hakkıyla yapmadığı ya da –çok da haksız olmayan bir biçimde– a priori olarak yapmadığının varsayıldığı, dolayısıyla herkesin her şeye müdahale etmeyi kendine hak gördüğü bir toplumda, herkesin esas uzmanlık alanı sınır aşımıdır. Burada bilgi birikimine ve çabaya, zihinsel emeğe saygı duyulmaması kadar, hiçbir işin usulünce yapılmadığını bilmenin, kabul etmenin ve hayatın muhtelif alanlarında, tekrar tekrar, bu usulsüzlük mutabakatı üzerine konuşmayacağımıza dair karşılıklı sessiz teminatlar vererek yaşamaya devam ediyor oluşumuzun da etkisi vardır. Üniversitelerde kürsülerden devrimci nutuklar atan hocaların fakülte kurullarında, senatolarda türlü usulsüzlüklere “hallederiz hocam” diyerek gülümsediği, “Danimarka Krallığı’nda çürümüş bir şeyler var!” diyenlerin deli ya da henüz çok toy olmakla suçlandığı, siyasi fikirlerimiz yüzünden işten atılmamıza ah-vah eden meslektaşlarımızın, arkamızdan kendi uzmanlık alanlarının tamamen dışındaki derslerimizin sınavlarına girip öğrencilere “tek bir kelime bile yazsanız geçireceğiz sizi” dediği bir hakikatsizlik ve tutarsızlık yuvasıdır burası neticede. Hiçbir merkezî sınavın hatasız/çalıntısız yapılamayacağını bildiğimiz, ama gene de her sene milyonlarca öğrenciyi o sınavlara soktuğumuz; liselerde yıllık devamsızlık izninin on dokuz gün olduğu, ama hocaların ailelere üniversite seçme ve yerleştirme sınavından önce çocuğun eve kapanıp ders çalışabilmesi için hangi sağlık ocaklarından rapor alabileceklerini söylediği bir karşılıklı bilinen yalanlar sistemidir içinde yaşadığımız. İstisnasız tüm binaların yamuk ve temellerinin çürük olduğu, büyük bir deprem olursa kimi kentlerin topyekûn yıkılacağının önceden bilindiği ve kabullenildiği bir kâğıttan evdir Türkiye. Evin kâğıttan olduğunu bilir, üflemeye kalkanlara da ev yıkılacak diye değil, ama bir nefeste dağıldığı vakit kâğıttan olduğu ortaya çıkacak diye kızarız.

Pek az kişinin, olduğunu iddia ettiği şeyin ontolojik koşullarını yerine getirdiği, bunun da bilindiği ve baştan kabul edildiği bir yerde, elbette ki taksi şoförüne hangi yolun daha açık ve kestirme olduğunu ben, benim öğrencilere nasıl davranmam veya Türkiye’yi nasıl değerlendirmem gerektiğini de taksi şoförü söyleyecektir. Zira bir yetki alanının sınırlarının meşruiyetini sağlayan şey, o sınırlar içerisinde yetki kullanan kişilerin, o alanın liyakat ölçütlerine uyup uymamasıdır. Temel ölçütlerin gözetildiğinden emin olunamadığı, hatta sıklıkla gözetilmediğinden emin olunduğu durumda, sınırlar da anlamsızlaşacak, had-hudut elbirliğiyle ihlal edilecek, bu ihlale karşı çıkmak hadsizlik sayılacaktır. Tıpkı bir vakitler genelkurmay başkanlarının seçimle başa gelen hükümetlere siyasi idarenin inceliklerini, hiçbir incelik göstermeye gerek duymadan öğretmesi gibi, bugün de cumhurbaşkanı Yükseköğretim Kurulu’na ve rektörlere hangi akademik derecelerin ne ölçüde geçerliliği olduğu ve akademide hangi kriterlerin gözetilmesi gerektiği konusunda “tavsiye” verir. Ve bu “tavsiyeler” arz edildikleri vakit talep görmemeleri halinde, bu âlicenap yardımı elinin tersiyle itmenin bir diyeti olacaktır. Çünkü her türlü “tavsiye” görünümlü müdahalenin yüce gayesi, Türkiye’nin “önünü açmak”tır. Nitekim cumhurbaşkanı da, Türkiye’nin hocalara ihtiyacı olduğundan hareketle, doktorayı bitiren akademisyen namzedlerinin doçentliğinin önünü açmak istemektedir. Ve sınır aşımı o denli kanıksanmış bir durumdur ki, bu noktada ilk gündeme gelen şey, böyle bir şeyi cumhurbaşkanının söylemesinin bizatihi nasıl bir patolojiye işaret ettiği değil, yardımcı doçentliğin kaldırılmak istenmesindeki siyasal iktisadi saikler olmaktadır.

Hiç kuşku yok ki, yukarıdaki her iki örneğin de, yani ordunun siyasete müdahalesinin de, siyasetin akademiyi tırpanlamasının da, bu topraklarda son yüz elli yıldır süregiden bir yeniden paylaşım mücadelesinin veçheleri olduğunun farkındayız. Ancak yeniden paylaşım mücadelelerinin bile her daim uzmanlıkların hiçe sayılması üzerinden şekilleniyor olması, incelemeye değer bir geleneksizleşme geleneğidir. Burada sözü edilen, Tanzimatçılar’ın saraydan yetişme devlet adamlarını, Jöntürkler’in de Tanzimatçılar’ı yermesi gibi bir nesilsel eleştiri ve değişim talebi de değildir. Mikro düzlemde sürekli sınır aşımını meşru kılan, makro düzlemde ise yeniden paylaşım kavgalarını uzmanlıkların yok sayılması üzerinden şekillendiren şey, bir konunun, bilhassa onun uzmanı olduğunu iddia edenler tarafından asla layıkıyla yapıl(a)mayacağı varsayımıdır: Taksiciye yolu tarif etmemizin nedeni, taksicilik konusunda yeni bir fikri temsil ediyor ve eski taksicilik yöntemlerinin bugünün trafiğinde işlemediğini düşünüyor olmamızdan kaynaklanmaz; taksicinin muhtemelen bir evvelki işinde büfeci olduğunu veya kente yeni gelmiş ve yolları bilmeyen bir göçmen olduğunu ya da bizi kazıklamak isteyen bir sahtekâr olduğunu düşünmemizden kaynaklanır. Cumhurbaşkanının akademisyenlere siyasi konularda ne düşünmeleri gerektiğini, idari anlamda da akademik liyakatın nasıl değerlendirileceğini dikte etmesinin nedeni de, aslında üniversiteye dair radikal bir vizyon sahibi olması değildir; sadece toplumu ve insanı, hayatını –en azından teorik olarak– bu bilginin parçacıklarına ulaşmaya vakfeden insanlardan daha iyi tanıdığını düşünüyor olmasıdır. Akademisyenin tanımı gereği pratiğe yabancı, tabakalaşma içerisindeki konumu gereği toplumsal gerçeklikten uzak ve tarihsel rolü gereği halka düşman olduğu önvarsayımı, akademisyenlik mesleğinin sınırlarını gayri meşrulaştırırken, cumhurbaşkanının ve taksicinin, bakkalın ve komşu teyzenin, bilgisi lisedeki tarih kitabıyla sınırlı eski arkadaşların ve diğer herkesin bu alana müdahalesini haklı kılar.

Elbette Türkiye’deki akademinin tartışılması gereken envaiçeşit yapısal, idari ve tedrisi sorunu vardır; yardımcı doçentlik ve bu ünvanın içerdiği güvencesizlik ve sömürü de bunlardan biridir. Ancak bunu gündeme getirmenin ve tartışılmasını talep etmenin bir cumhurbaşkanının yetki ve meslekî yeterlilik alanı içinde olup olmadığı, bir cumhurbaşkanının öncelikle tanımlanmış görev alanındaki kriterler doğrultusunda kendi başarı sicilinin değerlendirilmesi gerektiği gerçeği, tamamen göz ardı edilmese bile, ikincil sıraya düşmüştür. Çünkü sınır aşımı bir kez yapısal ve genelgeçer bir ilişkilenme biçimi haline geldikten sonra, bunun bir çerçeve olarak toplumsal işbölümünü aşındırıcı, tahrip edici etkisi gözden kaçar ve yalnızca süregiden sınır aşımlarının içeriğiyle başa çıkılmaya çalışılır hale gelinir. İşi, görünenin arkasındakini aramak olan akademisyenler için bile.

Kanıksanmış illüzyonlar ile hakikati arama işi arasındaki gerilim, Carl Sagan’ın bir vakitler söylediği gibi, “tarihin en acı derslerinden biri”ne dönüşebilir: “Eğer yeterince uzun süre kandırılırsak, kandırmacanın her türlü kanıtını reddetme eğilimine gireriz. [...] Kandırmaca bizi esir almıştır. Teslim alındığımızı, kendimize bile itiraf etmek fazlasıyla acı vericidir.”[1] Sagan’ın burada bilimsel bilgi karşıtı otoritelerle özdeşleştirdiği ve zihni kuşatan “şarlatan”, bazı durumlarda bizatihi toplumsal yapının kendi zehirli iklimi olarak da tezahür edebilir. Türkiye’de her türlü liyakat normunu hiçe sayan sınır aşımı cehenneminin yolları, tavsiyelerin iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir. Dolayısıyla, bir yetkinlik ve uzmanlık alanını korumanın, yalnızca orada pamuk ipliğine bağlı bir pozisyonu tutmaktan değil, o alanın standartlarını, bir daha kimsenin sınırlarını aşamayacağı şekilde savunmak ve sabitlemekten geçtiğini görmek zordur. Bunu gördükten sonra, had ve hudut bildirmeden “tavsiye” kabul etmekse imkânsıza yakın olacaktır. Bu nedenle, hadsiz tavsiyelerin gündelik, kamusal ve siyasi yaşamın olmazsa olmazı olduğu bir toplumda, aynen bu minvalde devam etmek isteyenler, sınır aşımlarını kategorik olarak reddetmek yerine, tavsiyelerin içeriğini tartışmaya devam etmekle yetinmek durumundadırlar.

Neticede iyi niyetliyizdir. Bütün tavsiyelerin amacı da işleri kolaylaştırmak, bir şeylerin önünü açmaktır. O yüzden, talep etmediğimiz halde bize de bir tavsiyede bulunulduğu vakit, bir ortayol bulmalı, “şu işe allah aşkına bir bakıver”meliyizdir. Zaten hepimiz, erbabı olduğumuzu iddia ettiğimiz işi en kestirme ve baştan savma yoldan “halledip”, fakat diğer bütün işlere namütenahi bir ilgiyle müdahale eder ve toplumsallığın hem işlevsel, hem de insani tüm ilişkilenme biçimlerini sistematik biçimde aşındırırken, aslında toplumsal bir amaca hizmet ediyoruzdur. Var olmayan ve var olmaması için bir yandan elbirliğiyle uğraştığımız, ancak bir yandan da var olmadığını saklamaya çalıştığımız bir toplumu nasıl varmış gibi göstereceğimizi de en iyi biz biliriz nitekim. Hepimiz birbirimizden daha iyi biliriz üstelik. 

 



[1] Carl Sagan, The Demon-Haunted World: Science as a Candle in the Dark, NY: Ballantine Books, 1997, s. 241.