Bozkır Geleneği: Otoriter Rejim Pratiklerine Kültürelci Yaklaşımlar


Toplumsal alandaki meşruiyetinin zirvesine ulaştığı 2010-2011 yıllarından sonra, AKP iktidarı hem sokaklara hem de sandığa yansıyacak biçimde bu meşruiyet zeminini kaybetmeye başladı. 2013-2015’ten itibaren de bu sürecin artarak devam ettiğini gördük. Bu dönemde AKP geniş ittifak ve ağlara dayalı bir sosyal-siyasal-ekonomik bütün olmaktan çıkıp, Erdoğan’la özdeşleşen ve onun gölgesinde kalan işlevsel bir uzva dönüştü. Bu dönüşüm devlet sistemindeki değişikliklerle eş zamanlı gitti ve rejim biçiminde radikal kırılmaları tetikledi. 

Hayatın pek çok veçhesinde etkisini gördüğümüz bu rejim değişikliği Türkiye’ye özgü bir durum olmaktan ziyade, daha genel bir bağlamda Hindistan, Rusya, Brezilya ve Macaristan gibi coğrafyalarda yükselen yeni tip otoriter rejimlerin bir parçası olarak da görülebilir. Türkiye’de Başkanlık Sistemi altında plebisiter karakter kazanan otoriterleşme eğilimlerini anlamlandırma girişiminde, bu genel ve tekil nitelikleri barındıran bazı kavramlar öne çıkıyor: popülist otoriterlik, Bonapartizm, şefci/reisçi-rejim, keyfi otoriterizm, neo-patrimonyalizm/neo-sultanizm, neoliberal popülist otoriterlik ve daha klasik referanslar taşıyan faşizm-diktatörlük bunlar arasında yer alıyor.

Otoriter siyasetlerin ortaklaştığı pratikler, Türkiye siyasetinin de özelliklerini oluşturuyor: popülist lider odaklı temsiliyet sistemini benimsemek; siyaseti mutlak bir kazanan ve kaybeden yarışı olarak görerek sayıların niceliğine boğmak; bürokrasi ve devlet geleneği içinde kurumsallaşmış ilişkileri bir kenara itip, siyaseti kişisel ilişkiler üzerinden yürütmek; meşruiyet zeminini (refah devleti söylemlerinde olduğu gibi) tüm toplumsal kesimleri kapsayıcı bir iddia ile değil daha ziyade belli kesimleri özellikle göçmenleri, etnik/dini azınlıkları öteki-düşman ilan ederek kurmak; ve daha uzayacak bir liste içinde paylaşılan diğer ortaklıklar…

Bunlarla birlikte lider kültünün öne çıktığı bu yeni otoriter rejimleri, ülkelerin kendilerine has özgünlükleriyle açıklamaya çalışan yaklaşımlar da bulunuyor ve bu bağlamda kültürelci perspektifler öne çıkıyor. Kültürelci yaklaşımlar, neden bazı siyasal formasyonların otoriter eğilimlere daha açık oldukları gibi soruları ve bunların cevaplarını toplumların kendi kültürel yapıları/mantıkları içinde arıyor. Örneğin, uzun yıllardır Türkiye üzerine çalışan ve oldukça önemli etnografik araştırmalar gerçekleştiren Jenny White, Türkiye siyasetinde yükselmeye başlayan kişi kültüne dayalı otoriterleşme eğilimlerini anlamaya çalışırken böylesi bir perspektiften hareket ediyor. White, Türkiye siyasetinde neredeyse her on yılda bir açığa çıkan krizleri ve Türkiye’yi otokrasiye sürükleyen itici güçleri İslam/sekülerlik gibi ayrımlar dışında ele almayı öneriyor. Toplumsal grupların (partilerin, örgütlerin, çevrelerin) oluşum dinamiklerine ve ağlarına bakmanın, Türkiye siyasal kültürüne özgü niteliklere dair daha iyi bir açıklama sunacağını öneriyor. 1970’lerle bugüne dair karşılaştırmalar yapan White’a göre grup dinamiklerinin ve siyasal yaşamın belirleyici özelliği hiyerarşik ağlara gömülü olmaları. Fakat bu durum, örgütsel kurallardan ya da liyakatten kaynaklanmıyor. Hiyerarşik ağlar merkezde duran tek bir kişiye olan bağlılık ve itaat temelinde kuruluyor. Grup eylemleri de belli bir amaca yönelik ve stratejik olmaktan öte, asıl olarak liderin amaç ve istekleri çerçevesinde güdülenip şekilleniyor. Grubu konsolide etmek içinse, sürekli bir düşmanlaştırma ve kutuplaştırma pratiği devrede oluyor. Kurumsallaşmanın ve kişiler arası güvenin düşük düzeyde olduğu bu siyasal kültür içinde, klientelist ağlar/patronaj ilişkileri önemli bir dayanak oluşturuyor. White’a göre, sadece sağ muhafazakâr İslami kesimlerde değil, sol kesimlerde de siyaseti algılama ve yapma biçime dair bir takım kültürel ortaklıklar bulunuyor: Abiler, şefler ve liderler siyasal organizasyonların temelini teşkil ediyor; grup aidiyetleri sürekli bir öteki-düşman üzerinden kuruluyor ya da seçmenlerle ilişkiler bir karşılıklılık (reciprocity) ilişkisi içinde sürüyor.[1]

Birbiriyle çatışma halindeki siyasal grupların benzerliklere vurgu yapan çalışmalar arasında, erken cumhuriyet dönemiyle bugünkü Türkiye arasında paralellikler kuran yaklaşımlardan da bahsedilebilir. Buna göre örneğin, Kemalist ya da İslami karakterde olsun Türkiye siyasal geleneği içinde otoriter pratikler tarihsel köklere sahip.  Bunlar, çok geniş bir yelpazede hegemonik olan merkez-çevre gibi yaklaşımlar karşısında alternatif bir anlatı sunuyor. Nitekim burada söylemsel-simgesel-ideolojik düzeydeki kopuş, karşıtlık veya farklılıklar değil; yönetme pratiğine, siyasanın gündelik hayatta nasıl pratik bulduğuna veya yönteme dair ortaklıklar temel alınıyor.

Benim asıl üzerinde durmak istediğim çalışma ise günümüz siyaset pratiklerini bozkır geleneği üzerinden okuyan Steppe Tradition in International Relations: Russians, Turks and European State Building 4000 BCE-2018 CE (Uluslararası İlişkilerde Bozkır Geleneği: Ruslar, Türkler ve Avrupa Devlet İnşası, MÖ.4000- MS.2018). Kitap, bozkır politik geleneğinin Türkiye ve Rusya’nın hem iç hem dış siyaset pratikleri üzerindeki etkisine odaklanıyor. Bu ülkeler üzerine çalışan Norveçli iki akademisyenin kaleme aldığı kitapta bozkır geleneği, Avrasya siyasasının parçası olan Rusya ve Türkiye’ye özgü bir eylem repertuarı olarak görülüyor. Aynı zamanda Batı siyasal geleneği ile Avrasya siyasal geleneği arasındaki farkı açıklayan temel dinamiklerden biri olarak ele alınıyor.

Yazarlar bozkır siyasi kültürünü MÖ. 4000’lerden, 18. yüzyıla kadar süren ve Karadeniz’in kuzeyindeki steplerden bugünkü Moğol topraklarına yayılan kapsamlı bir tarihi-coğrafi olgu olarak ele alıyor. Özellikle Osmanlı ve Rus İmparatorluklarına etki eden bozkır siyasalarına yakından bakıyorlar: İlk gelişkin bozkır siyasaları olarak İskitleri, ve milliyetçi Türk tarih yazımında “Büyük Hun İmparatorluğu” olarak geçen ama aslında çok etnisiteli bir yapıya sahip olan Xiongnu’yu zikrediyorlar. Roma İmparatorluğu sınır boylarındaki Cermen kavimleri, Göktürk Hanlığı, Hazarlar, Moğollar ve Kıpçaklar (Altın Ordu) gibi bozkır siyasalarını inceliyorlar. 

Çalışmada, bozkır siyaset pratiği kendine özgü pratikleriyle ayırt edici bir gelenek sunuyor. Buna göre biyolojik kadar kurgusal kan bağları üzerine de kurulu aidiyet ilişkileri, patrilineal örgüt yapısı, yerleşik toplumları yağmalama ve onlardan haraç toplama, kutsal yetkeye sahip şef ya da beg denen liderin öncülüğünde hareket etme (kut anlayışı), liderin karizmasını ve öncülük niteliğini hamilik yaparak yani kaynakları patronaj ilişkileri içinde dağıtarak sürdürmesi, lider (bigman) ve aracılar arasında (middleman) sadakat ilişkisi bozkır geleneğinin en karakteristik özellikleri arasında yer alıyor.  Fakat bozkır siyaset pratiği, tarihsel süreç boyunca değişmeden kalan saf bir öz oluşturmuyor: Bozkır geleneği göçebe ve yerleşik kültürlerin melezlenmesiyle vücut buluyor. 

Yazarlar, Osmanlı devlet geleneğinin de en başından itibaren böyle bir nitelik taşıdığını yani göçebe bozkır inanç ve pratikleriyle yerleşik Bizans-Hıristiyan ve Selçuklu-İslam geleneklerinin melezlenmesi sonucu oluştuğunu belirtiyorlar. Kuruluşundan 19. yüzyıla kadar Osmanlı siyasal pratiklerinde bozkır geleneğinin etkilerinin açık biçimde fark edildiğini vurguluyorlar. Örneğin siyasanın karizmatik liderin ismiyle adlandırılması (“Osmanlı”), politik sadakat ve bağlılığın dini ilkelerden önce gelmesi, sürekli bir fetih ve yağma motivasyonu ya da kaynakların himaye-patronaj ilişkileri içinde dağıtımı bozkır geleneğinin etkisi olarak yorumlanıyor. Aynı zamanda sultanın kanun yapma gücünde, imparatorluk kademelerinde Kırım Tatarlarına verilen rolde ya da 1920’ler ve 1930’lar boyunca devlet inşasında ve ideolojik formasyonunda bozkır geleneğinin önemli bir referans olduğu vurgulanıyor. 

Bozkır geleneği, 18. ve 19. yüzyıldan itibaren hegemonik hale gelen Avrupa siyasi pratiklerinin etkisi ve Rusya-Osmanlı imparatorluklarının bunlara uyum sağlama çabalarıyla birlikte doğrudan görünürlüğünü kaybediyor. Fakat siyasal eylem repertuarları içinde dipte yatan çökelti/tortu (substrate/sediment) olarak varlık gösteriyor. Özellikle de kriz zamanlarında devletin ve siyasal aktörlerin başvurduğu-reflekslerine yansıyan bir repertuar oluşturmaya devam ediyor.

1821 Yunan ayaklanmasına devlet erkanının geliştirdiği yaklaşım, kriz zamanlarında ortaya çıkan bozkır pratikleri ile ilgili olarak aktarılan ilginç örneklerden biri. Ayaklanma, Osmanlı yöneticileri tarafından (İbn Haldun’daki anlamıyla) bir asabiye krizi olarak görülüyor ve Osmanlıların eski bozkır kültürlerini unutup yerleşik yaşam tarzını çok fazla benimsemesinden şikayet ediliyor. Şatafatın terk edilip bedeviliğin (“bedeviyet”) tekrar benimsenmesine dair çağrılar yapılıyor ve Müslümanların silah ve atlarına geri dönmesi salık veriliyor. Daha sonrasında Müslümanlara silah dağıtılıyor ve Rum yerleşimlerine yönelik yağma ve katliamlar gerçekleşiyor (s. 229-230). 

Bozkır siyasal pratiklerinin tarihsel örneklerle izi sürülürken, günümüz Türkiye ve Rusya siyasetinde de belirleyici etkileri ve yansımaları olduğu  aktarılıyor. Buna göre bozkır repertuarının en görünür karakterlerinden biri, güçlü lider kültünün devam etmesi. Rusya’da Stalin’den Putin’e, Türkiye’de Kemal Atatürk’ten Erdoğan’a güçlü lider figürleri siyasal yaşamda belirleyiciyken kurumsallaşma önemli bir yer tutmuyor ve kişiselleşen bağlara dayalı ilişkiler merkezde yer alıyor. İkinci olarak, patronaj ilişkileri siyasal katmanların tüm yüzeylerinde hayati bir zemin oluşturuyor: Seçmen-parti ilişkileri, lider ve taraftarları arasındaki ilişkiler bunun en bariz örnekleri arasında yer alıyor. Patronaj ilişkileri çerçevesinde devlet kaynaklarına el konması ve bunların dağıtılması siyasetin olağan bir parçası gibi görülüyor. Üçüncüsü, Bozkır siyasetinin etkisi, uluslararası sistemde Türkiye ve Rusya’nın kendisini diğer çevre devletler karşısında üstün güç görmesiyle ilişkilendiriliyor; zira bozkır geleneğindeki gibi, alfa güç (“top dog”) olmak ve ona boyun eğmek dışında üçüncü bir konum tahayyül dahi edilemiyor.  

Yazarlar bozkır geleneğinin kendine özgü karakteristiklerini Avrasya ve Avrupa siyasal geleneklerini karşılaştırarak ortaya çıkarıyorlar. Fakat bu karşılaştırmayı talihsiz biçimde, Avrupa’ya özgü olarak gelişen liberal siyasal modele pozitif anlamlar yükleyerek yapıyorlar. Nitekim bu liberal modelde ekonomik-politik olanın ayrı olduğu, devletten - kayırmacılık ilişkilerinden bağımsız bir serbest piyasanın var olduğu, devlet toplum ilişkilerinin zor-şiddet yerine uzlaşıya dayandığı var sayılıyor. Ne var ki sadece kapitalizmin tarihi  (sömürgeleştirme ve mülksüzleştirme pratikleri, ulus-devletlerin oluşumu, bununla ilişkili olarak düzenli ordu ve polis teşkilatlarının kurulması; şiddet-zor aygıtlarının merkezileşip daha sofistike hale gelmesi) dahi bu fikri geçersiz kılıyor. Fakat yine de yazarlar Doğu-Batı arasındaki ayrımları ortaya koyarken, Batı deneyimine odaklanan Avrupa merkezci yaklaşımları eleştiriyor ve geniş coğrafyalarda çok uzun dönemler boyunca varlık gösteren Batı dışı siyasal pratiklerin kendisine dikkat çekiyorlar. Batı dışı siyasaları kendi iç dinamikleriyle açıklamaya çalışan bir duruş gösteriyorlar. Sonuç olarak farklı siyasalar arasındaki böylesi karşılaştırmalar bugüne dair farkındalıkları arttırması açısından göz ardı edilemeyecek katkılar sunuyor.

Çalışma, Türkiye’de milliyetçi yaklaşımların tekelinde olan bir olguya işaret etmesi açısından da önemli bir perspektif sunuyor. Nitekim, uzun yıllar Türk Tarih Tezi’nin temellerini oluşturan ve milliyetçi geleneğin merkezinde olan bozkır geleneğini ve etkisini konu almak, bizler açısından pek yaygın bir araştırma ve düşünce alanı değil. 

Bugünkü otoriterleşme eğilimlerini kültürelci bir perspektifle anlamaya çalışan yukarıdaki çalışmalardan çıkarılabilecek sonuç, bozkır geleneğini ya da siyasal kültürün toplumlara özgü niteliklerini günah keçisi ilan etmek değil. Fakat daha ziyade, yükselen  ulusaşırı siyasal dalgalar arasında, sermayenin/neoliberalizmin zora dayalı yapısında ya da ulus-devletlerin toplumsal muhalefeti bastırma stratejisinde kendine hızlıca yer bulan otoriter pratiklerin, neden böyle olduğuna dair farklı tür açıklama dinamiklerine de yer bırakmak. Nitekim bugünü anlamada tarihsel bakışa sahip olmak ve gündelik siyasal hayatın verili kabul edilen parçalarının izini sürmek kıymetli bir çaba.



[1] Jenny White, Spindle Autocracy in the New Turkey, The Brown journal of World Affairs, kış/sonbahar 2017, cilt xxıv, sayı I, s. 23-37.