Kartal Bakışı
Derviş Aydın Akkoç

Toplumların hayatında olduğu gibi tek tek bireylerin hayatında da, tarih söz konusu olduğunda kimi dönüm noktaları vardır. Kişi bir dönemin yavaş yavaş kapandığını; ufukta yeni bir dönemin başlamakta olduğunu hisseder, sezer... Tedirginlik, baş dönmesi yaratır böylesi evreler, zira yaklaşmakta olana dair bir “belirsizlik” tüm yüküyle omuzlara çöker. Üstelik dönüm noktaları karşısında insan hazırlıksız olabilir, dönüşümün kuvvetlerine birdenbire yakalanabilir: Özne, geçmiş ve gelecek arasındaki muğlak bir bölgede sıkışmış, afallamış gibidir. Kaçırılan yahut unutulan şimdiki zamana yerleşmek için kişinin kendi tarihini yeniden kurması, değerlendirmesi gerekir. Bu süreçten sağ salim çıkabilmek, yenilenmiş olarak yola devam edebilmek için insanın kendi varoluşunu düşünmenin nesnesi kılması zorunludur: kendine karşı amansızca dürüst bir bakışı kuşanarak bir bilanço çıkarmak, icabında insafsızca kendine yüklenmek pahasına...

***

Karl Marx henüz on dokuz yaşındayken, 10 Kasım 1837’de babasına hukuk öğrenimi gördüğü Berlin’den bir mektup yazar. Gençlik ateşi ve coşkusuyla dolu iddialı bir mektuptur bu. Sonraki yıllarda azar azar kıvam bulacak eleştirel bir bakışın tohumları mektubun açılış cümlelerinde, Marx’a özgü kıvrak bir retorikle dile getirilir: 

“İnsanın hayatında bir dönemin sonunu temsil eden ve açıkça yeni bir istikamete işaret eden anlar vardır. Böylesi geçiş dönemlerinde, kendimizi düşüncenin kartal bakışıyla geçmişi ve şimdiyi ele almaya zorlanmış hissederiz, öyle ki mevcut konumumuzun ne olduğu iyice belirginleşsin. Evet, tarihin kendisi bu tür bir envanteri ve içebakışı sever, bu da çoğunlukla bir geriye gidiş ve yerinde sayma gibi görünür; aslında kendini anlamak ve kendi zihinsel süreçlerini entelektüel olarak kavramak üzere kendini masa başına atmak anlamına gelmektedir bu.”[1]


Bir sürecin sonu ile müphem bir başlangıcın ilk işaretleri kişiyi kendi “geçmişi ve şimdisi” ile yüzleştirir. Bu yüzleşme kişiyi “mevcut konumunun”, demek şimdideki varoluşunun hakikatine taşıyacaktır. Fakat korkular, tanınmayan kaygılar, adlandırılamayan değişim dinamikleri zuhur eder bu fasılda; yerleşmiş katılaşmış alışkanlıklarsa ayak bağı olur. İnançlar, değerler içerden sarsılmaya devam eder ama. Hiçbir geçiş süreci hasarsız zararsız vuku bulmaz. Bu çalkalanmalardan ötürü konformist bir tutum öne çıkmak için çırpınır; kişi değişim hareketlerine eski olanın muhafazası adına, içsel sarsıntıları önlemek üzere yüz çevirebilir: zihinsel bir kireçlenmenin tezahürüdür tabii bu tutum. Bu yakışıksız tutum muhakemeden istifa etmek, soluklaşıp donuklaşmak, fikirsiz duygular, duygusuz fikirlerle yetinmek demektir. Ne olan ne de olması gereken üzerine inanç geliştirebilen, dış dünyanın etkilerini göremeyen, olup bitenler hakkında akıl yürütemeyen bir konumda tutuklu kalarak bir bitki gibi hayatı sürdürmek: Onarıcı bir bakış değil, aptallaştırıcı bir körlük söz konusudur burada...

***

Geçiş dönemlerinin özneye uyguladığı basıncın üstesinden gelebilmek, konformizm tuzağına kapılmamak için keskin bir bilinç, “düşüncenin kartal bakışı” şarttır. Düşüncenin kartal bakışı karşısında hiçbir deneyim kendi içinde emsalsiz, hiçbir düşünce yahut duygu kendine özgü değildir, özne dış dünyadan tamamen yalıtılmış bir anlama ve hakikate sahip olamaz: ilişkilerin ve etkilerin bir bileşkesidir. Bu stratejide anlamlara ve değerlere, ilişkilerin çokluğundan, zamanın ve mekânın değişkenliğinden hareketle varılır. Düşüncenin kartal bakışı envanter çıkarma esnasında kişiyi oluşturan bileşkeyi “o an” için parçalarına ayırır, tek tek parçaları bir cerrah soğukkanlılığıyla ve bütünlük içinde “masaya yatırır”. Bu bakışta kişi kendisinin hem avcısı hem de avıdır: geçmiş ve şimdi bahsinde özne kendi etini gaddarca gagalamaktan çekinmez, avcının bakışı geçmişin ormanında kurbanını, yani kendisini arar, yükseklerden pike yaparak bir vakitler icra ettiği eylemlerinin ve bunların sonuçlarının üzerine kapanır, vicdan yahut ahlak gibi soyutlamalara itibar etmeden, bir kavrayışa ulaşmak üzere kendiyle boğuşup didişir. İnsanı dipsiz bir varoluş uçurumuna, teolojik bir kuyuya salacak “neden?” sorusuna değil, aksine zihinsel yetileri kışkırtacak, dünyayla olan bağları idrak etmeye vesile olacak kurucu bir “nasıl” sorusuna yaslanarak yapar bu sancılı işlemi...

***

İçebakış hamlesinin “içe gömülmeye” dönüşmemesi, öznenin sürekli daha “geriye” gitme arzusuna kapılmaması ve doğal olarak “yerinde saymaması”, bir başka ifadeyle kişinin psikanalizin “takıntı” semptomu addettiği kendi geçmişinin koridorlarında verimsizce oyalanıp vakit kaybetmemesi de, “düşüncenin kartal bakışı”nın devrede olmasına bağlıdır. Kendi sonuçlarıyla yüzleşmekten sakınmayan, uç noktalara değin düşüncenin potansiyellerini işleten, aşırılaşma eğilimlerinden ürkmeyen, makulleşme hastalığına karşı bağışıklı gözü kara diyalektik düşünce kuşatıcı ve mutlak bir noktaya takılıp kalmaz; bir deneyimi parça parça sömürüp yozlaştırmak yerine o deneyimde kişinin kendisini dış dünyanın merceğinden görmesini sağlar. Düşüncenin kartal bakışında kişi kendi kendisinin yargıcı olup ruhsal ve zihinsel tarihini, bu tarihteki tıkanma anlarını “kavrayarak” aşıp geride bırakır, ve nihayet bakışlarını bileyip geleceğe havalanmak üzere yuvasını şimdiye kurar...

[1]Karl Marx, “Marx’ın Babasına Mektubu”, Hayal-et Karl Marx içinde, çev. H. Bülent Özkan, (yay. Haz. Güçlü Ateşoğlu), İstanbul: Ayrıntı yayınları, 2017, s. 35.