“Şekerli Gerçek”: Yoruma Dair (IV)
Orhan Koçak

Sürrealizmle ilgili bir toplantıda J.-P. Sartre’a bir kişi yanaşır ve şey der, “Breton bu şiirinde şunu kasdetmiyor mu sizce?” Sartre: “Onu kasdetseydi eğer, emin olun, noktası noktasına aynen onu söylerdi.” Demek Breton’un dalgalanmaya, dolambaca, hesaplı söz sanatına ihtiyacı yoktu; şiirle, demek palavrayla arası çok iyi değildi. Söylediği, yazdığı her şey sanatsızdı. Kimseyle iyi geçinmek istemiyordu ki aracılara, dragomanlara, hermenotlara ihtiyacı olsun.

Valéry ile kızı ve damadı plajda oturuyorlar, kumlar üzerinde, önleri açık deniz. Valéry: “Şu kapıları kapatın!” Çocuk: “Baba!”

***

Yakup Kadri’nin yorumu (filtreyi, dolayımı, düşünmeyi) nasıl değersizleştirdiğini ve dolaysızlığı, anlık, apansız etkiyi nasıl yücelttiğini görmüştük. Buraya özgü değildi bu doğrudanlık tutkusu: Rimbaud’dan beri bir tarihi vardı: hemen orada olmak istiyordu edebiyatçı, seyirciyi orada ve anında yakalamak, iyi geçinmese bile büyülemek. Modernizm. 

Godot’yu Beklerken’de karakterler birbirlerine gittikçe sertleşen hakaretler savururlar: pis… pasaklı… şişko… doktor… sevimli insan… şehir plancısı… ülserli… rahip… avukat… Sonunda bu salvoları bitiren ve muhatabını bir daha kalkmamak üzere yere seren şu söz olur: “Eleştirmen!” İşte bu iftiranın altından kalkmak mümkün değildir.

***

Türk modernizmi de (böyle bir şey varsa eğer, 1953’ten 70’li yıllara kadar) aracıları, çevirmenleri, dragomanları ve tefsircileri reddederek yarattı kendini. Otoriteyi (Nurullah Ataç) dümdüz reddetmeden, ama onun kefaletine de ihtiyaç duymadan sızdı ortalığa. Korkmuyorlar mıydı bu kişiler, birbirlerini ve kendi kendilerini baştan çıkarırken, yoldan saptırırken bile, Ece Ayhan, Edip Cansever, Leyla Erbil, vb? Ama garantisiz başlamışlardı işe – henüz bir “işe” başlayıp başlayamadıklarına da tam emin olamadan. Böylece kendileri hakkında çıkan yazılardan olabildiğince az etkilenerek devam ettiler yollarına. Demek az okudular. Fethi Naci’yi okumak yerine, kendisiyle iyi arkadaş oldular.

Şu var ki, eski yorum tarzını reddeden bu insanların bazıları kendileri de eleştiri yazıyorlardı. Cemal Süreya’nın Behçet Necatigil veya bir “üçlü” haline getirdiği Eloğlu-Birsel-Can Yücel konfigürasyonu üzerine yazıları, onun kendisinin ne yaptığına veya neyi yapmayı reddettiğine dair bir fikir de verir, kendisi tam bunu amaçlamasa da. Süreya’nın eleştirel pırıltısıyla kıyaslanmasa bile, Turgut Uyar’ın 50’li yıllarda “kendi kendini yeniden icat etmek”le ilgili denemeleri (şimdi bir giyim endüstrisi sloganı haline gelen bu terim o yıllarda bilinmiyordu) veya daha eski şairlerle ilgili yazıları (Bir Şiirden) kendi yazdıklarının da içinde yer alacağı ve değerlendirileceği bir yorum matrisi kurmaya yönelmiş gibiydi. Bir tartışma, çatışma, müzakere ve belki uzlaşma alanı.

Şöyle düşünelim: Nâzım Hikmet gibi bir şair, kendi yapıtının herhangi bir yorum gerektirmediğini, çünkü niyetinin apaçık olduğunu, çünkü kendisinin bu dünyayı bizim için yorumlayıp açıkladığına inanarak yazdı. Saat Yirmibir Yirmiiki Şiirleri’ndeki diyalektik materyalizm sunumunu düşünelim. Düşünmeye değil, cesarete ihtiyaç vardı.

İyi ama, “çok uzakta biri sevindi” (Edip Cansever) diye yazan bir şair ne yapsın? Kendisi de bilmiyor gibidir bunu yazdığı 30’lu yaşlarında. Aynı uzun şiirin (“Umutsuzlar Parkı”) bir başka yerinden: “Ben o kadınla yattım mı, kör olayım bilmiyorum / İnanın yattımsa / Ama bilmiyorum.” Bundan bir on yıl sonra, belli bir biçimsel hakimiyet döneminde, yine aynı fikir, geçmişte anlaşılmadan/yorumlanmadan kalmış, şimdiyse artık yoruma ihtiyaç hissetmeyen: “Bir ağaç sürüsünün üstünden / Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden / Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş / Votka bardağımın içine / Benim olmayan bir sevinç duyuyorum.”

Yorum bir niyet gerektirir, o niyetin sahibi olan bir özne, kendi duyuşlarının ve isteklerinin sorumlusu ya da idarecisi olan bir “kişi”, bir hayat öyküsü, bir “motivasyon”, bir hedeflilik. O olmayınca geriye kalan her türlü yorumu imkânsız çünkü gereksiz kılan bir tür “hiper-gerçekliktir”. İşin başında, henüz yirmilerindeyken yazdığı “Şekerli Gerçek” şiiri: “Ev karanlık kap kacak iğne üstünde / Karısı çocukları var mı yok mu belli değil / Masa istemle ocak / Arama öyle şeyleri / Bir sofra bir yaygı / Bir sedir olsun yok mu / Yok o da yok işte / İğreti bir yaşayış içinde adam / Duvarları yalnızlık yemiş bitirmiş / Gökyüzü üstünde yıldızlar daha üstünde / Kim örtsün damı duvarları kim koysun yerine // Adam bir hiçliğin üstüne uzanmış / Kimseler görmez / Kıl bir torba içinde sabunlar kımıldaşır / Sabaha kadar / Adam bıktığını anlayınca hiçlikten / Gelsin pencere gelsin duvar / Gelsin karısı çocukları / Islak taşlar sabah işleri / Adam dükkâna döner gene / O gerçek dediğimiz şey ışıl ışıl / Yapışık sesler çıkarır şekerlerin üstünde.” (a.b.ç.)

Her şey anlaşılır, her şey tefsir bile gerektirmeyecek kadar açıktır önce: Şahıs, bir şair adayı, demek “hiçlikle” ve “iğretilikle” imtiyazlı bir ilişkisi olan özne, sıkılmıştır çoluk-çocuktan, sabundan ve tel dolaptan; ama bir noktada “hiçlikten” veya aşkınlıktan da sıkılır, tekrar pencere pervazını, aile saadetini ve gündelik rutinini özler, elle tutulur maddeyi özler -- ama işyerine geri döndüğünde bulduğu şey bir aşırı maddedir, bir taşkın maddesellik. Tıpkı bir yirmi küsur yıl sonra Jean Baudrillard’ın tasvir edeceği gibi, aynı anda hem büyüleyen, hem iğrendiren, hem de cevapsız/sorusuz bırakan bir “ışıl ışıl ve yapışkan şekerli gerçek.” Yorumu kısa devreye uğratan bir “hiper-realite”.

Denebilir ki burada da kendi çapında bir “yorumlama” oldu: aynı şairin yirmi yıl arayla aynı motifi (sahipsiz, öznesiz sevinç?) tekrarladığı görüldü. Ama bu değildir yorum; bu sadece istatistiktir. Yorum, yorumladığı nesneyi/durumu/metni şu kadarcık da olsa değiştiren işlemdir. Orada bir artı (veya eksi) yaratan faaliyet. Oysa, diyordu Baudrillard/genç-Cansever, o “şekerli gerçeğin” çevresinde sonsuzca dönebilirsiniz, onu kendi kahvaltı masanızda veya başka yerde bulabilirsiniz – ama ne kadar dönerseniz dönün, ne kadar derine indiğinizi sanırsanız sanın, o kendi yüzeyselliğiyle orada parıldamaya devam edecektir.

Valéry, henüz kumların üstünde: “Evet, şu kapıları açın bakalım!” Çocuk: “Baba ben bu temayı Hugo’nun Contemplations’undan mı hatırlamalıyım?”