Ayşegül Devecioğlu (II): Roman ve Reform
Orhan Koçak

Bir önceki iletide Devecioğlu’nun romanlarında saf ve dolayımsız duyum gibi bir şeyin duygunun ve anlamın yükünü üstünden atıp özerkleşmeye yöneldiğini öne sürmüştüm. Bu özerkleşme hiçbir zaman mutlak veya nihai değildir; her zaman birtakım yapılar ve konvansiyonlar içinde cereyan eder: bazı ön-bilgiler, görüleni/işitileni görülür/işitilir/tanınır kılan hazır algılama ve anlamlandırma kalıpları. Chomsky’ye göre, yeni doğmuş insan yavrusunun zihni bile bu türden ön-bilgiler ve anlam jeneratörleriyle donanmıştır.[1] Yine de her verili durumda “çiğ duyumun” direndiği, anlamın ve duygunun yönetimine girmeyi reddettiği bir an olmalıdır. Modernizmin Rimbaud’dan türeyen bir kolu, bu ele geçmez, belki yitirilmiş ânın sonradan, bir tür ikinci doğumla yakalanmasına adanmıştı.[2]

Duyum ve duygu. Güzel Ölümün Öyküsü’ne geçmek için bu ayrımı biraz daha netleştirmek gerekir. Duyumun gerçekleşmesi için bir kimliğe veya benlik bilincine sahip olmak şart değildir; göz, kulak, deri, burun ve dil yeter. Belleğini yitirmiş, kim olduğunu hatırlayamayan “kişi” bile duyumlara açıktır. Hatta onun duyumları daha keskin olabilir – ve fazla keskin bir duyum da onu bir anlığına “benliğinden” azat eder. Bağlamların, demek anlamlılık çerçevelerinin berisinde kalan veya ötesine sıçrayan şeydir şiddetli duyum. Duyum esas olarak dışsallıksa eğer, duygu tümüyle içselliktir. Ancak bir “ben”in duyguları olur; bir belleğin, sahiplenilmiş bir kişisel tarihin envanteridir duygular. Tanımsız, bulanık, yepyeni duygular bile hissedilmek için kişinin daha eski ve tanıdık duygularından oluşan bir zemine, bir arka plana ihtiyaç duyar. Duygu mülkse duyum sahipsizliktir. – Kolay abartının alanından zorluğa, yaşanmışın karmaşıklığına geçmeye çalışalım artık.


***

Romanın başkişisi “Emenike”nin uyanışıyla açılır Güzel Ölüm: “Bilmediği bir nedenle ansızın uyanıyor. Dünyaya kapkara düştü, taş gibi, gelişigüzel. Karanlıktan başka bir şey anımsamıyor bu yüzden.” Uyanış ânlarının geçici kimliksizliğini, belleksizliğini başka romanlardan da biliriz. Proust’un Marcel’inin hep başka mekânlarda tekrarlanan şaşkın uyanışları; ondan Tanpınar’a (Aydaki Kadın) intikal eden geçici bir yersizlik duygusu, haz ve sıkıntıyı birbirine karıştıran; Tehlikeli Oyunlar’ın başında Turgut Özben’in yanlış kişinin doğru rüyasını görmüş olarak ter içinde uyanması… Ama üçünde de belli bir tanımsızlık süresinden sonra dünya yerli yerine oturur; anlamların, demek kısıtlanmalarla birlikte imkânların, açılmaların da dünyası. Ve o dünya ile baş etmek, onu üstlenmek üzere geliştirilmiş bilinç teknikleri, gramer ve retorik, savunma mekanizmaları, hileler… Emenike ise sadece duyumların saldırısı altındadır, nerdeyse büsbütün savunmasız:

Sokakta, hava ağarana kadar bekleyip sonra uyumaya alışkın. Art arda birkaç geceyi uykusuz geçirdiğinde bile çevresinden akıp giden günü duyumsuyor. Peltemsi, çığırtkan bir yoğunluk duyumsadığı, beynini emen yapışkan bir uğultu, arada bir de o kükreme, betonun, inşaat kepçesinin, polis arabasının, kimbilir neyin. / Örtündüğü eski yorganın altında kıpırdanıyor. Toza toprağa karışmasına rağmen sabahı pembesine katıveriyor yorgan, bulaştırıyor pembeyi, lohusa yataklarının, sünnet düğünlerinin, maşallahların, inşallahların, bir yastıkta kocamaların, analı babalı büyümelerin pembesini. […] / Sokakta pembeden başka siyahlar, koyu, açık griler görünüyor, kahverengiler, donuk sarılar…

Aslında bu “anımsayışsız” açılış ânında bile hepten kimliksiz değildir şahıs: yoksunlukların öznesi olduğunu hemen anlarız, bazen yazarın araya girmesiyle (çünkü “lohusa yataklarını” nerden bilsin bu sokakta uyuyan kişi), bazen de birinci elden, kendi yaşanmış deneyimi olarak: anasını babasını değil, lohusa şerbetini değil, ama “analı babalı büyümemiş” olmanın ne olduğunu çok iyi hatırlıyordur. Nitekim izleyen paragrafta şahsın kimlik bilgileri girer: adı Emenike’dir, en azından onu öyle çağırıyorlardır ve bir “yetiştirme yurdunda” açılmıştır bilinci. Şimdi de sokakta, yere serdiği kartonla solmuş pembe yorganın arasında, “gelişigüzel” duyusal uyarımların insafına bırakılmış:

Sesler giderek keskinleşiyor, ama hâlâ bulanıklık içinde gün. Emenike bulanıklığın içinde bir daha ağaç olamayacak ağaçlar görüyor, ölmüş ya da ölümüne hırpalanmışlar. İrili ufaklı yapılar, geniş bir cadde, arabalar ve insanlar da görüyor. Derken şehir yanı başında yırtıcı hayvan gibi soluyor. İrkilerek toparlanıyor. Yorganı omuzuna alıp, kaldırıma serdiği kartonun üstüne oturuyor. Gözlerini ovuşturuyor. Parmaklarının arasından görünen manzara her günkünden farklı değil. Donuk sabah ışığında, yarım yamalak bir karalama gibi çizilmesi şehrin. Bazı gölgelerin silinmesi, kimi çizgilerin belirginleşmesi. İç sıkıntısı. Birdenbire oluyor bunlar. Yaşamın kederli soluğunu içine çektiğinde, günün daha şimdiden kendini belli eden boşunalığını. Yapış yapış bir şey boğazından aşağı doğru akıp gidiyor. (a.b.ç.)

Şu halde “duygu” yok değil; her şey görünüşten, donuk ışıktan, sarılar ve kahverengilerden, silinen ve yeniden çizilen şekillerden ibaret değil: bulanık da olsa bir duygu (“iç sıkıntısı”) ve onun arasından sızan bir düşünce, bir tür kesinleşmiş bilgi var: başlayan günün daha şimdiden belli olan nafileliği. Ama bunun berisi de ötesi de bulanık: “Kendi kelimesiz duyguları içinde dünya belirsiz ve bulanık.”

Kitapta biraz ileri saralım, ya da öyküde geriye, sokağın öncesine. Yetiştirme yurdundan akılda kalanlar: “Müdür” nasihat vermektedir kimsesiz çocuklara, “ruh temizliği beden temizliğinden gelir” diye: “Bu konu açıldı mı coşuyor konuştukça konuşuyor. Sopadan, kepçeden, hortumdan, tuzdan ya da şaptan söz etmiyor,[3] gelecekleri için gerekli bunlar. İyi adam müdür, dikkatini tamamen geleceklerine vermiş. Gelecekleri şimdiden göz önünde halbuki. Hiçbir yanılsamaya, kandırmacaya yer bırakmadan göz önünde. Sabah uyandıklarında bir örümcek ağına yakalanır gibi, "kimsenin görmediği incecik bir ağa yakalanır gibi yakalanıyorlar geleceklerine.”

Kitabın sayısız güçlü pasajlarından biri de bu, yine de bütünün önüne geçmemeyi başarıyor, şairin romancıyla yakın işbirliğinin ürünü. Ama gelecek? Şairi düşünelim, mesela Cansever’in öznesini (“iç sıkıntısı” dendiğine göre): sabah yola düşmüştür, parkların gizli köşelerine, mezarlıkların içlerine doğru: bekleyen gün nice belirsiz imkân barındırıyordur içinde, nice ışıltı, nice uçurum ve yükseliş. Ve bunların her biri önce yavaş yavaş ama sonra birdenbire oluyordur. Burada da her şey birdenbire olur, Emenike her sabah seslerin, ışıkların, renklerin, kokuların baskınına uğrar ve aynı hızla kendi çoktan kesinleşmiş geleceğinin, “ölü ya da ölümüne yaralanmış” geleceğinin ağlarına yakalanır.

Bir sabah yine aç uyanmıştır, hamburgercinin kokusu gelir (böylece o geniş caddenin Beyoğlu olduğunu da sezeriz, sonra zaten yazar da söyler). Bir adam görmüştür tostçunun önünde, cebiyle konuşan; yiyecek bir şeyler alması için “yüzünde yalvaran bir ifadeyle” adama yanaşır, isteğini alamayınca öfke duyar, adama vuracaktır:

“Başına gelen her şeyin sorumlusu bu adammış gibi geliyor bir an ona […] Sonra dünya boşalıveriyor çevresinden. Bu boşunalık hissiyle baştan aşağı sarsılıyor. Nasıl olduğunu anlamadan vurma isteği elinden kayıp gidiyor. Hiçliğin ta kendisi olan Emenike kalıyor geride. Yeşil, kırmızı, mavi ampuller hiçliğin üstünde yanıp sönüyor.”

Truffaut’nunki gibi bir “Vahşi Çocuk” değildir Emenike; “medeniyet”in uzağında değil, ta içinde doğmuştur, yasanın ve yönetim/eğitim sistemlerinin merkezinde. Ama bir hukuki özne de sayılmaz: kendi isteklerinin, çıkarlarının, haklarının takipçisi değildir. Medeniyet sistemlerinin bir ürünüdür, ama artığı veya atığı anlamında ürün. Ve böylece sistemin içsel olumsuzlanması haline de gelir: sarsılarak hissettiği hiçlik, boşunalık, sivil toplumun ve bütün sözleşmelerinin nihai imkânsızlığının göstergesidir. “Uzun zamandır hiçbir şeye sahip değil. Yetiştirme yurdunda onu sahip olduğunu sandığı her şeyden arındırdılar.” Bulanık, bölük pörçük istekleri var, ama cümleleri yok Emenike’nin; onu anlatan kitabınkine benzer yalın ve güçlü cümlelerle ifade edemiyor heveslerini, hüsranlarını. Romanın ortalarında bir "Gülsüm" figürü belirecek, Emenike’den belki birkaç yaş büyük bir kız:

“İlk ne zaman düştü aklına? Kızın boyalı saçlarının kokusundan arada bir, pullu tişörtünden, ayakkabılarından sıyrılıp gelerek, yenik tırnaklarından hatta… Bu işin aklında yer ettiğinin bilincinde değil. Birbiriyle bağını kuramadığı düşünce kırıntıları, izlenimler var sadece. Düşünce değil de aklından kaçan yanıp sönmeler” (a.b.ç.).

Sonunda ona kalan, bu sahipsiz, sahiplenilemeyecek yanıp sönmelerdir.

Ama bu bir roman, dağınık duyusal uyarımların, tanımsız sarsılmaların sismografı gibi çalışsa da. Figürler var, ilişkiler, dramatik çatışma; olay örgüsü var, sonlara doğru bir çırpıda boşalan bir “kader” zembereği.

***

Emenike bir liderin, bir abinin öncülüğüyle kaçmıştır yetiştirme yurdundan: “Kral”. Ondan birkaç yaş büyük bu çocuk, bütün başka çocuklarla birlikte maruz kaldıkları hunharlığa baş kaldırmaya cesaret etmiş, yurtta küçük çaplı bir yangın çıkararak yanına Emenike’yi alarak disipliner ağın dışına, sokağa, görünüşte topyekun sahipsizlik ve özgürlüğe çıkmıştır. En azından Emenike’nin hissettiği budur. Ona Fenerbahçe’nin eski Afrikalı topçusunun adını veren de Kral’dır, fazlasıyla esmer olduğu için. Çocuk da nüfustaki adından kurtulmaya dünden razıdır, onu özgürleştirene tapmaya da hazır:

Emenike Kral ne derse yapar. Yasa bu. Kral Emenike’den sorgusuz sualsiz ardından gelmesini, söylediklerine inanmasını bekliyor […] Kral ona sahip. Emenike bile isteye teslim etti kendini. Sahibi adil değil yırtıcı, Emenike de adalet aramıyor. Kral hiçbir zaman alttan almaz, haklı mı haksız mı olduğunu düşünmez bile. Bu duygular çok önceden yitip gitti. Belki geri adım atsa, çekinse, Emenike bu kadar tapmayacak Kral’a. Ama Kral bugüne kadar aralarındaki bağı zedeleyecek hiçbir şey yapmadı, Emenike Kral’ın kendine güvenini yeterdiğini, yalpaladığını görmedi.

Emenike’nin Kral’la birlikteyken aradığı adalet veya hak değildir; bunları ancak yurttayken arıyordu, kurumsal haksızlık ve engellenmeye maruz kalırken. Şimdiyse, bir kez kaçıp “kurtulduktan” sonra, artık hak değil haz arıyordur: istek ve irade sahibi bir önder tarafından kendi isteğinin de kamçılanmasını. Kendisi de yetiştirme yurdu çıkışlı soyguncu, ibne ve şair Jean Genet’yi düşünmeden edemiyorum burada, ama olgun Genet’yi değil, Aşkın Mahpusu’nun “solcu” ve “anti-emperyalist” Genet’sini değil, Çiçeklerin Madonnası’nın, Hırsızın Günlüğü’nün “ham”, dünyadan bihaber büyülenmişini. Ama tıpkı Emenike’nin kelimesizce sezdiği (ve belki yazarının da gramerin yardımıyla anladığı) gibi, hazla yasanın gizli ve açık suç ortaklığını çok iyi kavramıştı o da. “Yasa bu.” Hırsızın Günlüğü’nde kıdemli it Stilitano’nun ağzının kenarından mermi gibi fırlayıp kendi eğik çizgisini aldırışsızca izleyen sert ve insafsız balgam gibi, hem hayranlığın, tapıncın, hem de şimdi yurttakinden de katı bir disiplinin işaretidir Kral’ın “duygusuzluğu”. En iyi Genet’nin anlayacağı gibi, “şefkat” denen bulanık hissi (ki bir “hak” düşüncesi de içerir) hem varsayan hem de izin vermeyen bir ilişki bu. Yurtta, belki sonra sokakta da, bir battaniyenin altında, bir kartonun üstünde birbirine sokulmuş bedenler:

Kafasının bulanıklığı içinde kendini tartıyor, Kral söz konusu olduğunda hangi duygunun ağır bastığından emin olamıyor; hayranlık, karanlıkta sokulduğu bedene duyduğu tutku, kendinden daha güçlü birine yapışma arzusu, ümit, yönünü kaybetmiş sevgi ya da geriye ne kaldıysa… Hepsi dört bir yandan çekiştiriyor; ama her şeyden önce boşluk var. Boşluk bütün duyguları soğuruyor. / “bak hele kim varmış burada!” / Sırıtıyor. Emenike zihninin bulanıklığına rağmen Kral’ın ona pislik muamelesi yaptığının farkında. Kendini korumak istercesine ellerini göğsünün üstünde kavuşturuyor.

Başka figürler de belirecek öyküde, bazıları daha üstte, amir, bazıları yancı, ayakçı. Kral adamını tehlikeli işlere kışkırtacak, arakçılık, torbacılık. Çete dağılacak, tekrar toplanacak, bazı eksiklerle; “roman okuma” tadınızı kaçırmamak için bunlardan söz etmeyeceğim; mekân Beyoğlu/Tarlabaşı’ndan TOKİ ıssızlıklarına gidip gelecek. İnanır mısınız, işin içine bir “Kürt sorunu” da giriyor, ama sadece bir yazar namusunun göstergesi olarak değil, kurgunun, olay örgüsünün kısmen zorunlu bir bileşeni olarak. Sonlara doğru bir noktada artık kendisinin üstleneceği, üstlenmek zorunda kalacağı bu örgüyü, bu öyküyü uzaktan, bali veya tiner buğuları arasından izler Emenike, sadece saldıran duyumları kaydedebilen saf bir sensorium olarak. “İsmin ne?” diye sormuşlardır yurda kabul ediliş ânında:

Tam karşısında duran beyaza boyalı büyük cam çiziklerle dolu, üzerine sinek ölüleri yapışmış. Arada bir yalayıp geçen güneş ışığı camı sarıya boyuyor, birkaç büyük çizikten ışık sızıyor. Boşlukta altınımsı bir ışıkla parlayan zerreciklerin büyülü bir görünüşü var. Emenike, sorunun yanıtını arayarak toz zerreciklerinin uçuştuğu küçük dünyaya bakıyor. Aklına söyleyecek bir şey gelmiyor […] İsmini onu getiren kadın söylüyor. Emenike yabancı birinden söz ediliyormuş gibi dinliyor. Bu arada ismi, o kısacık kelime, odanın duvarlarında hafifçe yankılanıp arkada görünen kalın dosyalardan birine doğru sessiz sedasız yola çıkıyor.

Biz kitabın sonlarına doğru öğreneceğiz ama bu ad “u, m & t” harflerinden yapılmıştır ve şahsın hiç tam yaşayamadığı ve belki her zaman çoktan vazgeçtiği bir duygunun sözlükteki resmi karşılığıdır.

Öyküden söz etmeyeceğimi söylemiştim, ölü anneden ayrılışın silik ama tam kaybolmayan bellek izlerinden. Bununla birlikte Gülsüm'ü önce duraksayarak sonra şaşmaz bir kesinlikle bulmasını, ona doğru gitmesini mümkün kılan da bu iyileşmemiş yara dokusudur. O kız, buradan, bizim taraftan, demek gazetelerin arasından bakıldığında fazlasıyla tanıdık, ama kitabın içinden görüldüğünde çok can yakıcı bir hunharlığa maruz kalmıştır ve şimdi Emenike onu ve kendi resmi adının belirttiği duyguyu yaşatmaya çalışmaktadır, güçsüzce, elinden geldiğince:

Gülsüm'e güzel bir şeyler söylemek istiyor ama dili dönmüyor. Yatakta tavana bakarak yatıyor. Sonra havaya parmağıyla sekizler, yıldızlar, güneşler çizmeye başlıyor. Bir ev, önünden akan deresi, üstünde güneşiyle, kapısı pencereleri, kediler köpekler, hatta bir tavşan. Her yel daha çizilirken yok oluyor. Yine de oradalar, Emenike boşlukta bir an öncesinin izlerini görüyor. Ev, ağaçlar, tavşan, hepsi orada. Acaba Gülsüm de biliyor mu kaybolmadıklarını? / “Görüyor musun?” / “Yok,” diyor kız, “hiçbir şey görmüyorum, kaybolup gittiler.” / Emenike yenilgi duygusuyla başını eğiyor. Etrafındaki her şey kaybolup gidiyor. Kral bile kaybolup gidiyor.

Çocuğun liderinden/hamisinden “özgürleştiği” an mıdır bu? Belki. Ama öyle ya da böyle, olay örgüsünün biz tam fark etmeden gerilmiş zembereği bu noktadan itibaren hızla, şiddetle ve karşı konulmazca boşalmaya başlar. Kral, yetiştirme yurdundan kendi eski özgürleşme ânının bir tıpkısında sahiden kaybolup gider, Emenike’nin hayatından çıkar. Olaylara değinmeyeceğim demiştim ama, en azından beni şaşırtan bir sona varıyoruz: kitap biterken Emenike hâlâ bizimledir, henüz bizimle, Kral’la birlikte “kaybolmuş” değil, şimdilik:

… kafasını toparlama yetisinden yoksun [bu yazarın iddiası – O. K.] zihni sadece ışıklı pencerenin, yan yana duran iki kadının belli belirsiz anısıyla sınırlı, yine de dünyadan bir son karşılık bekleyerek duruyor. / Umutsuzca kendini zorluyor. Halsizleşti. Dünya durmadan daralıyor etrafında. Sonunda karanlığa teslim olup amaçsızca yürümeye başlıyor. Kafasında hiçbir düşünce şekillenemiyor, çevresine bakınıyor, gördüğü şeyler eğriliyor, biçim değiştiriyor, uzuyor kısalıyor, başı dönmeye başlıyor, kafasının içinde bir uğultu beliriyor birdenbire. / Uzun uzun yürüdükten sonra geniş bir caddeye çıkıyor. İlkin caddeden yukarı vuruyor. Trafik ışıklarının altına ellerinde pet şişeler ve kirli süngerlerle çocuklar doluşmuş. Ortalık itoğluitten geçilmiyor. / Emenike yürümeyi sürdürüyor, kamyonların üstüne doğru bir adım, bir adım daha…

Ne bekleyebiliriz “Emenike”den bu noktada? “Ölü ya da ölümüne yaralanmış” diye anlatılmıştı romanın başlarında: bu iki hal arasındaki asgari fark, çocuktan ve nüfustaki adından umabileceklerimizin, dileyebileceklerimizin azamisidir. Güzel Ölümün Öyküsü, biz okurlardaki bedelsiz ve beyhude şefkati ve o enayi “reform” talebini önce kamçılayan, sonra da sakin cümleleriyle usulca bastırıp geriye çekilen son derece ayık bir metin.

***

Kişisel bir not. Vaktiyle İskender Savaşır “Tiner Kokusuyla” diye bir şiir yazmıştı, 90’lı yılların başında; nerdeyse ânında Mahmut Temizyürek de bir nazire yazdıydı ona, yine aynı başlıkla. Devecioğlu’nun romanını okudukça bu şimdi belki unutulmuş parçalar da canlandı bende. Kitaplarında bulunabilir, hazla ve sancıyla ışıldıyorlar geçmişten. Ama yan metin olarak asıl önermek istediğim, Hüseyin Peker’in tam o yıl Ankara’da Dost dergisinin arka kapağında çıkan “Eşrefpaşa 1970 Yılında” başlıklı nesir şiiri. “Devşirilmiş” bir kenar mahalle çocuğudur bu şiirin kahramanı, İzmir’den; cinsellik yine belirsiz, bulanık. Işımış bir sensorium halinde salınmıştır ortalığa, azgın bir duyum “tüketicisi”. İstanbul’a gelir, belki şair arkadaşı Nihat Behram’ı bulmaya, ama tutunamaz, bir şeyler eksik kalır: “Hasköy’de yüreği yumurta kadar ufak ve tutarsız, İzmir’e geriye dönse… Sığınamamış Karaköy içlerine ve piçlerine…” Sonra onu erkekleşmiş ve profesyonel sürücülük gibi sert bir mesleğe terfi etmiş olarak görürüz, üstelik bir reform dileğinin, hafifçe solcu veya aydınlanmacı bir “adam olma” önerisinin de muhatabı olmuştur:

Eli kitaba uzansa adamakıllı,
Eli kumsala çizse bari adını,
Eli ve parmakları, kamyon penceresinde,
Çandarlı Bergama Kozak Yaylası. (a.b.ç.)

Biz de Emenike’yi böyle yolcu etmek isterdik ama zaman o zaman değil, yer o yer değil.


[1] Öte yandan, bu teori doğru olsa bile, bir toplumsal ortam içinde “aktifleştirilmeyi” bekleyen potansiyel yapılardır bunlar: başlamadan sönmeleri, kurumaları mümkündür. François Truffaut’nun Vahşi Çocuk (1970) filminde böyle bir tıkanmayı izleriz. Filmde Truffaut’nun oynadığı doktor, doğada (ormanda) bulunmuş küçük çocuğu evlat edinip eğitmeye, insanlaştırmaya uğraşır. Çocuk konuşamıyor, öğrenemiyor, kendisini besleyip büyüttükleri anlaşılan vahşi hayvanlar gibi ancak “dört ayağı” üzerinde yürüyüp koşabiliyordur. Ama hiçbir organik yetersizliği veya sakatlığı yoktur. Geç kalınmıştır: dilin, yasanın, simgelerin dünyasına geçişte bir eşik kaçırılmıştır.

[2] Ama modernist sanatçı, belki imkânsızlığını sezdiği için, kavuşmayı hep erteleme, günümüzün uyduruk deyimiyle “öteleme” eğilimindedir. Amblematik örnek Oktay Rifat’ın “Fatih ve Elma” şiiri. Burada Fatih bir elmanın (!) peşine düşmüştür: “Vardım dedikçe ormanında gitmede.” Bu kovalayış, asıl şu sona ulaşmak için başlatılmıştır sanki: “Ben ki dalından Bizans’ı koparmışım / Döndüm bir elmanın eşiğinden, yenik.” Ancak aranıp da bulunamamak koşuluyla vardır o “elma”.

[3] Bunlardan ben de söz etmeyeceğim, keyfiniz kaçmasın. Ama tahmin ediyorsunuzdur.