Anasayfa > Birikim Arşiv > 136 - Ağustos 2000 > Panopticondan F Tipine Tecrit

Panopticondan F Tipine Tecrit

Cem Kaptanoğlu | (Sayı : 136 - Ağustos 2000)

Filozof Jeremy Bentham (1748-1832), tasarladığı hapishane modeli uygulanırsa, ahlâk bozukluğunun düzeleceğini, sağlığın korunacağını, çalışkanlığın özendirileceğini iddia etmişti. Panopticon adını verdiği bu mimari tasarım, o dönemde kabul görmese de Bentham’ın, hapishane reformunun öncülerinden olduğu kabul edilir.[1] Panopticon’un yapısı özetle şöyledir: Çevrede halka şeklinde bir bina, merkezde bir kule, bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır. Çevre bina hücrelere bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını katetmektedir. Hücrelerin, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer penceresi vardır. Bu durumda merkezî kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir mahkûm kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış küçük siluetleri izlemek ve müdahale etmek mümkündür. Bentham’a göre, panopticon, hapishanelerin kalabalık, sıkışık ortamını düzeltecek, komplo, toplu kaçış girişimi, yeni suç işleme tasarıları, karşılıklı kötü etkileşim tehlikeleri olmayacaktır. M. Foucault, Hapishanenin Doğuşu’nda panopticon’u şöyle değerlendirir: “Herkes kendi yerinde, bir gözetmen tarafından cepheden görüldüğü bir hücreye iyice kapatılmıştır; fakat yan duvarlar bu kapatılmış kişilerin kader arkadaşlarıyla temas kurmalarını engellemektedirler. Görülmekte ama görememektedir; bir bilginin nesnesidir, ama asla bir iletişim öznesi olamamaktadır. Odasının, merkezî kulenin karşısına yerleştirilmiş olması ona eksensel bir görünürlüğü dayatmaktadır; halka binanın bölümlenmesi, bu birbirlerinden iyice ayrılmış hücrelere yanlamasına bir görünmezlik getirmektedir. İşte bu durum düzenin güvencesi olmaktadır. Kalabalık, bitişik kitle, çoklu alışverişler, ortak etki, bir ayrılmış bireysellikler toplamı lehine olmak üzere iptal edilmiştir. Gardiyanın bakış açısına göre, kalabalığın yerine, sayılabilir ve denetlenebilir bir çoğulluk geçmiştir. Kapalı tutulanların bakış açısından ise, kapalı kapılar ve bakışlar altındaki bir yalnızlık geçmiştir.”[2] Panopticon, iktidarın tam kapama, sınırsız denetim hayalinin bir ürünü olmakla birlikte, modern teknolojinin getirdiği olanaklarla biçim değiştirerek gerçekliğe dönüşmüş, yaşamın pek çok alanına yerleşmiştir. Otorite, merkezî kulesinden, görülmeden her şeyi görmek istemektedir.

Otorite, gücünü, egemen olduğu mekan içindeki nesneleri düzene sokarak gösterir. Okul, hastane, fabrika veya kışlada insanların ve nesnelerin nerede, nasıl duracakları, ne zaman ve nasıl eyleyecekleri kurallara bağlıdır. Hele söz konusu olan, kişinin zamanına ve bedenine el koymanın, bir başka deyişle “ruhunun ve bedeninin rehin alınmasının” amaçlandığı hapishane ise, otorite, herhangi bir başka unsurun bozamayacağı tam bir iktidar ister. “Islah” edilecek birey, iktidar tarafından tamamen kuşatılmış olmalıdır. Bu kuşatma, Batı’da, bedenin, cezanın nesnesi olmaktan çıkması, yerine ruhu bırakması ile daha bir önem kazanmıştır. Artık cezai hapsetme, 19. yüzyıl başlarından itibaren hem özgürlükten yoksun bırakmayı, hem de bireyin “ıslahını” amaçlamaktadır. “Islah” işleminin ilk adımı, bireyin otoritenin denetlemediği veya hiyerarşi içinde düzenlenmemiş her türlü eylem ve ilişkisine son vermektir. Bu nedenle otorite, mahkûmu, cezaevine kapatmakla yetinmez. Onun, yatma, kalkma, yıkanma, spor yapma, giyinme, yeme, dinlenme, tuvaleti kullanma, okuma, konuşma gibi insanî ihtiyaçlarını ne zaman, ne şekilde gidereceğini belirleyip denetlemeye de çalışır. Başka deyişle otorite için kişiyi cezaevine kapatmak, dört duvar arasında tutmak değildir. Önemli olan, duvarlar arasında yaşamanın koşullarını belirleyebilmektir. Çünkü ancak o zaman iktidar olunur.

Ülkemizde özellikle siyasî mahkûmların kapatıldığı cezaevleri, devletin kendi iktidarına hiçbir şekilde karşı koyulmasını istemediği ve mutlak egemenliğini kabul ettirmek için insan haklarına aykırı her türlü uygulamayı yapabildiği kurumlar durumundadır. Türkiye’de devletin, cezaevlerinde nasıl bir iktidar arayışında olduğunu, 12 Eylül’ün cezaevleri çok iyi örneklemektedir. 1980’lerin başlarında Mamak Askeri Cezaevi’nde uygulanan ve “Mamak Yasaları” diye anılan yasalardan bazıları şunlardır: “Kalk saatinden sonra kimse yatağına oturamaz, yatamaz, uyuyamaz”, “Tekmilsiz yemek alınamaz, duasız yemeğe başlanamaz”, “Sayım düzeninde ve sayım esnasında konuşmak yasaktır! Gözler tavanda olmalı, hiçbir şekilde askerlere bakılmamalıdır.”, “Sayım sırasında koğuş personeli yüzünü sayım heyetine döner ve aynı anda başını yukarı kaldırarak karşı duvarın tavanla kesiştiği çizgiye bakar. Bu bakış şekli sayım sonuna kadar devam eder”, “Koridorlardan geçerken sağa sola bakmak, işaretleşmek yasaktır”, “Ziyaret esnasında fazla bağırmak ve kontrole engel olacak şekilde alçak sesle konuşmak yasaktır”, “Havalandırmada başka koğuş olduğu zamanlarda, havalandırma yerine bitişik penceresi olan koğuşun personeli pencereden dışarı bakmayacaktır.”[3] Bunlara benzer daha onlarca yasak, mahkûmların denetleyebildikleri hiçbir yaşam alanı bırakmamak amacıyla acımasızca uygulanmıştır. Türkiye’de devlet, siyasî mahkûmları, “düşman konsepti” çerçevesinde değerlendirmektedir. Kendisine (devlete) karşı suç işleyenlerle arasında hukuksal nesnellik veya tarafsızlığa yer yoktur. Siyasî mahkûm, hasımdır, düşmandır. Siyasî mahkûmun bedeni, cezanın nesnesidir. Acımasızca kafalar ezilir, kol koparılır. Zaten tutsak konumunu kazanamayan siyasî eylemcilerin önemli bir kısmı “hücre evlerinde” veya sokakta infaz edilmiştir.

Cezaevinde, otoritenin mutlak iktidar arayışının karşısına dikilen direniş odakları, “devlet adamlarına” göre devlet otoritesini sarsmaktadır. Adalet Bakanlığı’nın zaman zaman yayımladığı genelgeler, sarsıldığına inanılan otoritenin sağlamlaştırılması çabalarıdır. Cezaevlerinde “devlet otoritesini yeniden tesis etmek için” yayımlanan genelgelerin istenilen sonuçları vermemesi, devleti, Bentham’ın panopticonunu teknolojik ilerleme ve “kültürel özellikler” çerçevesinde yeniden üretmeye yöneltmiştir. Yapılmakta olan 11 F tipi cezaevi, mimari açıdan, ABD (Marion, Lexington), İngiltere (H Blokları), Almanya (Stammheim) ve İtalya’daki (Tirani) benzerleri gibi modern panopticon’lardır. Göz ardı edilmemesi gereken önemli bir nokta, birkaçı dışında Batıda kurulu hücre tipi cezaevlerinde mahkûmların günün 15 saatini hücreleri dışındaki ortak alanlarda diğer mahkûmlarla geçirebilmeleridir. Yalnızca bu uygulama bile cezaevleri hücre veya oda tipi olsa da tecrit sorununu ortadan kaldırır. “Türk tipi” özel cezaevleri ise mahkûmların yemeklerini hücrelerinde yiyecekleri, hücrelerinin havalandırmasında hava alacakları, kütüphane, spor salonu, uğraş odalarının çok sınırlı veya hiç olmadığı yapılardır. Trajikomik olan bir konu da, devletin, F tipi cezaevlerine neden ihtiyaç duyulduğunu 200 yıl önce Bentham’ın ileri sürdüğü; “kalabalık, pislik, komplo, toplu kaçış girişimi, yeni suç işleme tasarıları, karşılıklı kötü etkileşim tehlikeleri” gibi gerekçelerle açıklamasıdır.

F TİPİ’NİN YAPISAL ÖZELLİKLERİ

F tipi cezaevlerinin dış avlularına ağaç dikilemeyecek çünkü zemin, delinmesi olanaksız özel bir betonla kaplanıyor. İçeriye girmek için el izinizin ve vücut taramanızın bilgisayarda tanınıp onaylanması gerekiyor. İnfaz memurlarının hangi koridorda görev yapacağı bilgisayarlarca, her gün rastlantısal olarak saptanacak. Kesişen koridorların köşelerindeki gözetim istasyonları, açılan tüm koridorları kontrol edebilecek şekilde yapılmış. F tipinin en çok para harcanan donanımlarından biri, kamera sistemleri. Akla gelebilecek her yerde kameralar var. Kameralardan gelen görüntülerin yalnız cezaevinden değil, bakanlıktaki bir merkezden de izlenebileceği söyleniyor. İdari personelin, sağlık personelinin odaları yeterli genişlik ve konfora sahip. Görüş odalarının nasıl olacağı konusunda yetkililer kararsız, bazı görüşme salonları, cam bölmenin ardından telefonla konuşulacak şekilde düzenleniyor. Mahkûmların vekilleriyle görüşecekleri odalar, oldukça küçük, görüşme sırasında her zaman bir gözetmen olacak, ancak gözetmenin konuşulanları işitemeyeceği bir cam bölmenin ardında duracağı söyleniyor. 75-80’er metrekarelik birkaç tane atölye, okuma salonu olarak yapılmış oda var. Atölyelerde, sessiz çalıştıkları için, çorap tezgahlarının kurulacağı, mahkûmlara çorap ördürüleceği söyleniyor. Binanın dikkati çeken en önemli özelliklerinden biri ortak kullanım alanlarının azlığı. Bu, mahkûmların hücrelerinden dışarı çıkmalarının pek düşünülmediğinin işareti gibi. Tüm binada, ara bölmelerde tuğla kullanılmamış, tüm bölmeler “tünel perde betondan” yapılı. Yangına ve kaçmaya karşı önlem olarak, çatı betondan yapılmış. F tipi cezaevlerinde, tek kişilik ve 3 kişilik olmak üzere 2 tip hücre var. Tek kişilik hücreler, 10 m[2] genişliğinde ve küçük bir havalandırma bölümü var. Üç kişilik hücrelerse 25 m[2] ve “dubleks”, daha geniş bir havalandırması var. Hücreler, tek tarafta olmak üzere 1.5 m[2] genişliğinde koridorlara açılıyor. Hücre kapıları demir ve pencereleri yok, yemek tepsisi için kilitlenebilir bir mazgal var. Hücrelerde idarenin duyuruları veya başka yayımlar için bir hoparlör var, ilk bakışta, içerinin dinlenmesi işine de yarayabileceği akla geliyor. Ayrıca hücrelere, buzdolabı yeri ve TV soketleri yapılmış. Televizyon yayınlarının tek merkezden denetleneceği söyleniyor. Hücrelerde 2 elektrik saati bulunmakta; sanırım mahkûm standartın dışında bir aydınlatma ister veya elektrikli alet kullanırsa parasını kendisi ödeyecek. Bu cezaevlerini gezenlerin üzerinde pek durmadıkları ama önemli bir konu, havalandırmaların kapılarının yalnızca dışardan açılabilir olmaları ve her havalandırmada, bir mahkûmun koğuşuna açılan bir de gardiyanın girip mahkûma havalandırma kapısını açacağı iki kapı var. Kısaca mahkûmlar istedikleri zaman havalandırmaya çıkamayacaklar. Belki de bazıları hiç çıkamayacak. Hücreden dışarıyı görebildiğiniz tek yer havalandırma, buradan da başınızı kaldırarak 5’er metrelik havalandırma duvarlarının sınırladığı gökyüzü parçasını görebiliyorsunuz. Havalandırmanın gökyüzünü görebildiğiniz üst kısmının jiletli telle kapatılması düşünülmüş, ama sonuç belli değil. Üç kişilik hücrelerin üst katlarında yerlerinden oynatılmamaları için yere çivilenmiş üç demir karyola var. Altta tuvalet ve oturma alanı bulunuyor. Mahkûmların cezaevinde kalan çocukları için yapılan kreş, tüyler ürpertici, çünkü, hücrelerle aynı anlayışın ürünü. “Dubleks” olarak yapılmış. Üst katta yatakhane, alt katta etkinlikler için bir salon var ancak oyun alanı büyükçe bir hücre havalandırması şeklinde, yüksek duvarlar ve tepede gökyüzü. Yapıda kullanılan beton ve demirin yoğunluğu nedeniyle sanırım, içeride cep telefonları çalışmıyor, radyo yayınları alınamıyor.

F tipi cezaevlerini yapısal özellikleri açısından değerlendirirken, kendisine ev arayan sıradan vatandaş gibi bakarsanız, bunlara, işçiliği kaliteli, depreme dayanıklı, “dubleks” daireleri bile olan lüks binalar diyebilirsiniz. Devletin sürekli vurguladığı özel banyo, tuvalet olanağı, ter kokusunun, ayak kokusunun, horultunun olmadığı “yatak odası” propagandasından etkilenmemek ise çok zor. Özellikle temizlik ve mahremiyetine düşkün, düzenli, sifinkter ahlâkı yüksek, kentli orta üst sınıflarca, bu cezaevlerini istememek nankörlük olarak nitelendirilebilir. Diğer yandan, F tipi cezaevlerine karşı olmak, cezaevlerinin şu anki durumunu onaylamak anlamına gelmiyor. Türkiye’de cezaevlerinin fiziki olarak ve işletme anlamında durumlarının çok kötü olduğunu herkes kabul ediyor. Can güvenliği yok, salgın hastalıklar var, pislik, kalabalık vb. Ancak bunların çözümü “yüksek güvenlikli” F tipi cezaevleri yapmak değil. Çünkü bugünkü yönetim anlayışıyla, F tipi cezaevleri kolayca cehenneme çevrilebilir. Hücrelerin, havalandırmaların anahtarlarını elinde tutan otoritenin sicili düşünüldüğünde, mahkûmlar kaygılanmakta haklı. Tüm olumsuzluklarına, yol açacakları sorunlara rağmen, F tipi cezaevleri sanki Türkiye’nin cezaevi sorununun çözümü gibi sunuluyor. Oysa Türkiye’de cezaevlerinde 70.000 kişi var, F tipi cezaevlerinin 11i de tamamlansa, toplam kapasiteleri 4200 kişi olacak. Ayrıca bunlar, yapımları, işletilmeleri zor ve pahalı olan hantal cezaevleri. Devletin F tipi üzerinde bu kadar ısrarla durması kaygı verici. Çünkü “cezaevi reformu” af tasarısıyla birlikte ele alındığında, devlet, şu anda cezaevinde bulunanların yaklaşık yarısını afla boşaltıp, kendisine karşı suç işlemiş olanlarla veya kendi “düşman konseptine” göre hasım durumunda olduklarıyla başbaşa kalmak (doğal olarak teke tek veya üçer üçer) istiyor olabilir. Mahkûm ile onun üzerinde uygulanan iktidarın başbaşa kalmalarının yolu da tecritten geçmekte. Foucault’a göre de, “Son olarak ve herhalde özellikle, mahkûmların tecrit edilmesi, başka hiçbir etkinin dengeleyemeyeceği bir iktidarın onların üzerinde en büyük yoğunlukla uygulanabilmesini güvenceye almaktadır. Yalnızlık, mutlak tabiyetin ilk koşuludur.” [4]

TECRİTİN RUHSAL ETKİLERİ

RAF üyesi Birgit Hogefeld, tecritin ruhsal etkilerini şöyle anlatıyor. “ ...İnsanlar, ruh hallerini ve duygularını başka insanlarla birlikte yaşarlar; kendini insan olarak ifade edebilmen için, yanında bir insana ihtiyacın vardır. Tecritte insanın her ruh hali boşluğa akmaktadır, keyfin yerinde mi, üzüntülü müsün, kızgın mısın, bunlarla hiçbir yere varamazsın, yani bunları yaşayamazsın. Bu, yaşanan her şeyin senin içinde kalması anlamını taşımaktadır. Sen senin içine hapsedilmişsin ve öyle kalacaksın.”5 Yaşanan her şeyin içinde kalması veya “öteki”nin yitirilmesi ego için katlanılması çok zor bir durumdur. Çünkü egonun kendini tanıdığı yer “öteki”dir. Keyfin yerinde mi, üzüntülü müsün, kızgın mısın, bu hallerin “öteki”nden yansıyıp sana geri dönünce gerçekten senindir. Yansıtan bir “öteki” yoksa, her ruh halin, yani benliğin, boşluğa akar. Bu nedenle öznenin en kırılgan bileşenidir ben imgesi. Sürekli parlak yüzeyler arar, yansımak, göze görünmek ister, anlatır, yazar, çizer. Tekrarlayan yansımalarla kurar kendini ve “öteki”nin yokluğunda boşlukta dağılmaya başlar. Sınırları keskinliğini yitirir, bulanıklaşır. Her ego için dayanmanın süresi, dağılmanın şiddeti farklıdır ancak her ego “ötekini” yitirmekten etkilenir. Laboratuvar ortamında yapılan deneyler, duyusal yalıtım uygulanan kişilerde, algı sapmaları (halüsinasyon, illüzyon), düşünce bozuklukları (hezeyan) ortaya çıktığını göstermiştir. Bir başka deyişle “ötekinin” yitirildiği yerde, içimizdeki “Öteki” yani bilinçdışı süreçler ortaya çıkar.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan pek çok bilimsel araştırma ve endüstri, mimarlık, askerlik, tıp, psikiyatri gibi çeşitli alanlarda karşılaşılan olaylar, uyarandan yalıtılmış ortamların kişinin ruh sağlığını bozduğunu, çökkünlük, saldırganlık, algı sapması, düşünce bozukluğu gibi belirtilere yol açtığını göstermiştir. Örneğin, pencereleri dışarının görülemeyeceği kadar yükseğe yapılmış, yapay ışıkla aydınlatılan işyerlerinde kısmi duyusal yalıtıma bağlı ruhsal, bedensel belirtilerin ortaya çıktığı, iş verimliliğinin düştüğü saptanmıştır. Günümüzde önerilen, işyerlerinin mümkün olduğunca doğal ışıkla aydınlatılması ve gökyüzü ve toprağın görülebildiği pencerelerinin olmasıdır. Bant sistemiyle çalışılan işyerlerinde, uyaranın tekdüze oluşu nedeniyle, çalışanlarda, sıkıntı, dalgınlık ve dikkat bozukluğu gibi ruhsal belirtilerin daha sık olduğu bildirilmiştir.[6] Radar istasyonu ve denizaltı personelinde, astronotlarda, derin deniz dalgıçlarında, kutuplarda görev yapanlarda, jet pilotlarında görülen, duyusal yoksunluğa bağlı ruhsal belirtiler ve verimlilik düşüşü, bireysel ve çevresel olarak ciddi önlemler alınarak ancak bir ölçüde hafifletilebilmektedir. Hastanelerin yoğun bakım ünitelerinde, yapay aydınlatma, pencere olmaması, hastaların sürekli yatağa bağlı olmaları, ziyaretçi kabul edilmemesi ve tıbbi cihazların monoton sesleri gibi etkenler, yönelim bozukluğu, bilinç bulanıklığı, algı sapmalarıyla giden psikiyatrik tabloların ortaya çıkışını kolaylaştırmaktadır.[7] Arkansas-Eldorado’da, yapısal olarak benzer nitelikte ve benzer özelliklerde hasta gruplarına hizmet veren iki hastanenin yoğun bakım ünitelerinde, psikiyatrik komplikasyonlar açısından önemli farklılık saptanmıştır. Wilson, bu farklılığın, psikiyatrik komplikasyonların fazla görüldüğü ünitede pencere olmamasıyla açıklanabileceğini göstermiştir.[8] Norwich’de 1975’te inşâ edilen yoğun bakım ünitesi, genellikle bilinci kapalı hastaların kalacağı varsayımıyla penceresiz yapılmıştır. Ancak hastaların önemli kısmının bilincinin açık olduğu ve pencerelerin olmamasının psikiyatrik morbiditeyi arttırdığı gözlenerek, ünite, pencereli olarak yeniden düzenlenmiş ve psikiyatrik morbiditede dramatik azalma gözlenmiştir. Katarakt veya diğer göz ameliyatlarından sonra gelişen ve büyük ölçüde görsel uyaran yoksunluğuyla ilişkili olan, konfüzyon ve yönelim bozukluğuyla seyreden tablo, “katarakt deliryumu” veya “black patch delirium” olarak isimlendirilir. Çözüm olarak önerilen, hastanın görsel uyaran alabilmesi için, gözlerini kapatan bandajların ortalarında açıklık bırakılmasıdır.[9] Barabasz, Antartika’da görevli ABD’li askerlerle yaptığı çalışmada, uyaranın sınırlı olduğu, yalıtılmış ortamlarda yaşayanların daha kolay hipnotize edilebildiklerini, telkine daha açık olduklarını, kolay yönlendirilebildiklerini göstermiştir.[10] Harrison, duyusal yoksunlukla, otistik düşünce gelişimi arasında ilişki olup olmadığını araştırdığı çalışmasında, 36 deneği, belirli ölçüde duyusal olarak yalıtmış ve bu deneklerde ego gücünün zayıfladığını, otistik düşünce bozukluğu belirtilerinin geliştiğini gözlemiştir.[11] Soutter, duruş, yürüyüş, davranış ve iletişim bozukluğu gösteren, anne ve babası dışındakileri kol mesafesinden yakına yaklaştırmayan 10 yaşındaki bir çocukla ilgili vaka analizinde, bu tablonun, ilk çocuklarını kaybettikleri için, söz konusu çocuklarını evden dışarı çıkarmayan, enfeksiyon korkusuyla kimseyle görüştürmeyen anne, babanın tutumları nedeniyle geliştiğini vurgulamıştır. Bu vaka, 8 yıl süren tedaviden sonra yaşına uygun insan ilişkileri kurabilir hale gelmiştir.[12]

Ruhbilim alanında yapılan araştırmalar, insanların ruh sağlıklarını koruyabilmeleri için uyarana ihtiyaçları olduğunu gösteriyor. Psikolog Zubek, 1969 ve 1972 de Kanada’da insanlar üzerinde yaptığı deneylerde, gönüllü denekleri, fiziksel olarak rahat, ama ses, ışık vb. uyaranların sınırlandığı izole ortamlarda saatlerce tutmuştur. Dayanma süreleri farklı olmakla birlikte deneklerin çoğunda sıkıntı, huzursuzluk, kötülük göreceği korkuları, sanrılar (hezeyanlar), işitsel-görsel varsanılar (halüsinasyonlar) ortaya çıkmıştır.[13] Bir başka deyişle, kişi, uyarandan yoksun bırakıldığında, iç dünyasına ait uyaranları (hayaller, rüyalar, bilinçdışı süreçler vb.) dış uyaranlardan yani gerçeklikten ayırt edememekte ve gerçeklik duygusunu yitirebilmektedir. Her insan, kendinden haberdar olan, onu fark eden, etkileşebileceği diğer insan veya insanlara ihtiyaç duyar. Çünkü ancak onların bakışları, sesleri, dokunmaları ile benlik sınırları çizilir. Uzun süre insansız kalmak ben ile ben olmayan arasındaki sınırı bulanıklaştırır, benlik dağılmasına yol açabilir. Bu dağılmanın nasıl bir ruhsal acı verdiğinin en çarpıcı kanıtı, tecrit hücrelerindeki bazı mahkûmların, işkencecilerinin bedenlerine vereceği acıları, hücrelerinde insansız, uyaransız kalmaya tercih etmeleridir. Vurgulanması gereken önemli bir nokta da tecrit kavramının, yalnızca bireyin tek başına yalıtılmasını tanımlamadığı, grup halinde tecritin de olabileceğidir. Bu nedenle Batı’da kurulu Demokratik Hekimler Birliği’nin açıklamasında, “Mahkûmların en azından 10 ile 15 kişi olmak kaydıyla gruplar halinde bir arada tutulmamaları durumunda, fiziksel ve psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıkması engellenemez” denmektedir.[14]

Duyusal uyarandan yoksun bırakılmanın etkilerini, “devlet adamları”mızın da çok iyi bildiklerini ve “adamlarına” anlayacakları şekilde anlattıklarını görüyoruz. Adalet Bakanlığı’nın yayını olan Cezaevi İdaresi El Kitabı’nda bu konu şu şekilde yer alıyor; “ Teröristler birbirleriyle haberleşmemelidir. Çünkü terörist haberleşmediği zaman sudan çıkmış balık gibi olur. Başka bir ifadeyle teröristi ruhen ve fikir bakımından besleyen kaynaklar kesilip kurutulunca, onun devrimci, yıkıcı yanı ölür. İşte bu ihtiyaçtandır ki teröristler çevreleri ile, dünya ile, yandaşı örgütlerle haberleşmek için bütün dünyada çırpınıp dururlar.”[15]

İnsanın çevresinden yalıtılmasının, Adalet Bakanlığı’nın el kitabında değinildiği gibi onun içindeki bir şeyleri öldürdüğü açık. Ancak araştırmalar, hücreye kapatılmanın mahkûmun biyolojik olarak da ölümüne yol açabileceğini gösteriyor. Teksas Cezaevi’ndeki intiharları inceleyen bir çalışmaya göre, intihar eden mahkûmların %97’si tek başına hücrede kalanlardır (Anno 1985). Whit ve Schimmel (1994), bir cezaevinde intihar etmiş mahkûmlar üzerinde yaptıkları çalışmada, intihar edenlerin %68’inin özel muameleye tâbi mahkûmlar olduklarını ve bunlardan 1’i hariç tümünün hücrede kaldıklarını bildirmişlerdir.[16]

Sözü, hücresinden alınıp sorgu için bekletilen bir mahkûmun anlattıklarıyla bitirmek istiyorum; “Öksürüyor birileri, erkek sesi, ben de öksürüyorum. İki kişi öksürüyor, hemen ben de. Onlar da. Öksürmeyi sürdürüyoruz, karşılıklı. Gözbağımda iğne ucu kadar bir delik keşfediyorum. Üç bankta üç erkek var. Tam karşımdaki göz bağını kaldırıp bana bakıyor. El sallıyorum, gülüyor, gülüyorum. Konuşmak olanaksız. Parmağı ile havaya yazmaya başlıyor. Tarihi öğreniyorum önce. Sayfalar dolduracak kadar yazıyor. Dünyaya açılıyorum, parmak uçlarıyla. Sanki kucaklaşıyoruz. İyi misin? Evet, ya sen? Ben de, hepimiz iyiyiz..”[17]

[1] Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, cilt 3, s . 610.

[2] M. Foucault , Hapishanenin Doğuşu, Ankara, İmge Kitapevi, 1992.

[3] H. Kutlu, 12 Eylül’ün Cezaevleri, İstanbul, Alan Yayıncılık.

[4] Foucault, a.g.e.

[5] Ü. Koşan (2000), Sessiz ölüm, Tabutluklar, Beyin yıkama ve Tecrit Hücreleri, İstanbul Belge Yayınları

[6] H. Kaplan, B. Sadock (1985). Comprehensive Textbook of Psychiatry/IV, Williams&Wilkins, Baltimore. Vol:1.

[7] Z. Lipowski, Delirium Acute Confusionel States (1990). Oxford University Press, New York.

[8] H. Kaplan-B. Sodock, a.g.e.

[9] A.g.e.

[10] A.Barabasz, Restricted environmental stimulation and the enhancement of hypnotizability: Pain, EEG alpha, skin conductance and temperature responses. Int J Clin Exp Hypn 30: 147, 1982.

[11] R.H.Harrison, The effect of sensory deprivation and ego strenght on a measure of autistic thinking, J. Pers Assess. 1990, Summer, 54(3-4), 694- 703.

[12] A.Soutter, Case report: Successful treatment of a case of extreme isolation. Eur-chid-Adolesc-Psychiatry 1995 Jan, 4(1), 39-45.

[13] E. Peters (1986). Torture. Oxford, Basil Blackwell.

[14] Ü. Koşan, a.g.e.

[15] Y. İşlegen, “Hücre tipi cezaevi uygulaması ve karşı çıkış noktaları”. Toplum ve Hekim, cilt 12, sayı: 81,Eylül-Ekim 1997, 45-47.

[16] L. M. Hayes.(çev. Psk. Bülent Yılmaz) Cezaevlerinde intiharları önleme çabaları ve buna ilişkin düşünceler. Türk Psikoloji Bülteni Cilt: 3, Sayı: 6, Nisan 1997, 90-92.

[17] E. Tuşalp (1986) Bin Tanık., Ankara, Dost Kitabevi Yay.