Anasayfa > Birikim Arşiv > 136 - Ağustos 2000 > Akit ya da Lumpen İslâmcılık Üzerine Notlar

Akit ya da Lumpen İslâmcılık Üzerine Notlar

Ruşen Çakır | (Sayı : 136 - Ağustos 2000)

Kim ne derse desin bugün Türkiye’de bir Akit gazetesi gerçeği yaşanıyor. En son Güven Erkaya’nın ölümü üzerine “Hakkımızı helal etmiyoruz” manşetiyle oldukça cüretkâr bir çıkış yapan Akit, tam bir infial yarattı.[1] Biz bu yazımızda önce Akit gerçeği üzerine birtakım gözlem ve değerlendirmemizi notlar halinde sunmak; ardından bir tezimizi, Akit’in, birçok İslâm ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de giderek öne çıkmaya başlayan “lumpen İslâmcılık” eğiliminin önde gelen sözcülerinden biri olduğu yolundaki görüşümüzü tartışmaya açmak istiyoruz.

Erkaya’nın ölümünün ardından şunu net bir şekilde gördük: Artık “bir kısım medya” olarak tanımlanan kurulu düzen yanlısı/onun parçası büyük medyanın hemen tümü, önemli olayların ardından “İslâmcı basın ne diyor?” diye köşeler açıyorlar.[2]

Bu köşelerin birçok işlevi var: 1) Bir konuya İslâmcı medyanın ayırdığı yer, bu konu hakkında yaptığı olumlu veya olumsuz yorum, o konunun önemini belirlemede artık bir ölçüt haline gelmiş durumda; 2) Bu alıntılarla, bilinçli, yarı-bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde İslâmcı medya ilgili mercilere şikâyet ya da ihbar ediliyor; 3) Önemli konularda İslâmcıların farklı yorumlar getirdiği bu şekilde vurgulanarak İslâmi hareketin çözülme içinde olduğu kanıtlanmaya çalışılıyor. Zaten daha önceki dönemlerde “şeriat geliyor mu?” endişesiyle İslâmcı medyayı takip eden ve “ekmeklerine yağ sürmemek” için onlara sayfalarında fazla yer vermeyen “bir kısım medya”, artık kendinden emin ve muzaffer bir şekilde, sanki bir “can çekişmeyi canlı yayınlar” gibi davranıyor.

KÖŞE KAPMACA

“Düşmandan alıntı” yapmayı İslâmcılar daha çok seviyor. Zaman ve Milli Gazete, genellikle yorumsuz bir şekilde ve hoşlarına giden (dolayısıyla dönüp dolaşıp hep benzer yazarlardan) köşelerden alıntı yaparken; Yeni Şafak daha çok medyada olup bitenleri eleştirel/yorumlu bir şekilde vermeyi yeğliyor. Akit’teki tam sayfa “Tutanak” ise, gazetenin birinci sayfası ve Hasan Karakaya’nın yazılarıyla birlikte gazetenin kimliğinin şekillendiği en önemli bölümler arasında yer alıyor.

İslâmcıların diğer medyadan sistemli bir şekilde alıntı yapması aslında 28 Şubat süreciyle başladı denebilir. Burada hedef, şu ya da bu şekilde 28 Şubat’a karşı çıkan veya bu sürecin bazı uygulamalarını eleştiren kişileri öne çıkarıp “bir kısım medya”da gedik açmaktı. Hattâ İslâmcıların 28 Şubat’a karşı yegâne “direnişlerinin”, mesai arkadaşlarının çoğu tarafından “liboş”, “İkinci Cumhuriyetçi” vb. sıfatlarla dışlanmış olan bu kişileri “helal olsun…işte gerçek demokratlar” diye gayrete getirmeleri olduğu söylenebilir.

“TUTANAK”IN FARKI

Nasıl Akit önemli bir olguysa, bu gazetedeki “Tutanak” sayfası da apayrı bir olgudur. Bu sayfa, İslâmcı medyanın ilk şekillendiği 1980 ortalarında aylık dergilerin kimilerinde (özellikle Nurcu yayınlarda) dikkatimizi çekmiş olan bir yaklaşıma sıklıkla başvuruyor: Yani “öteki”nin bir yazısından veya sözünden cımbızla (dolayısıyla bağlamından kopararak) hoşa giden bölümleri seçip almak; kendisinden alıntı yapılan kişinin başka zamanlarda ne yazıp söylediğini bilerek göza ardı etmek. Örneğin Batılı pop şarkıcıların arada sırada ettikleri “Düşünüyorum da galiba bir yerde yanlış yapıyorum”, “Sanırım bizim üstümüzde birtakım manevi güçler var”, “Tanrı mı? Tabiî ki inanıyorum” gibi laflar bir zamanların İslâmi dergilerini bol bol süslerdi. “Tutanak” da bu türden örneklerle dolu; ama eskinin naifliğinin yerini, gazetenin tümüne hâkim olan bayağılık, küstahlık ve çifte standart almış durumda. Bir gün önce bir cümlesi nedeniyle yerin dibine batırılan, diyelim Fatih Altaylı’dan, ertesi gün bir başka cümle alarak bu sefer, yine diyelim Fehmi Koru’ya vurulabiliyor.

Tutanak’ın bu istikrardan uzak ve şizofren karakterinin şekillenmesinde, Akit’in genel kimliği/kimliksizliğinin yanısıra, hazırlayıcısı “Abdullah Birisi”nin kişisel özellikleri de rol oynuyor olsa gerek. Her ne kadar Akit yetkilileri, “Abdullah Birisi” diye biri olmadığı; bu sayfanın kollektif olarak hazırlandığını iddia etseler; o da başkalarından yardım alıyor veya kimi günler sayfanın başkaları tarafından hazırlanmasına izin veriyor olsa bile, İslâmcı çevreler ve bu çevreleri bilen çevreler bu “Birisi”nin aslında kim ve nasıl birisi olduğunu çok iyi biliyor.[3] O da arada sırada aşka gelip bazen yaşının elli civarlarında olduğunu, içeri düşmüş olduğunu, hattâ “komünistlerle” bile yatmış olduğunu ağzından kaçırıveriyor.

“Tutanak”ın dili, her ne kadar ana sayfadaki (özellikle masa başında hazırlanmış manşetlerdeki) ve Karakaya’nın yazılarındaki dile benzer gözükse de bazı durumlarda o üslûptan farklılaşıyor. Çünkü yakın dönemin ürünü olan Karakaya’nın aksine “Birisi”, 1970’li yıllardan beri yazı yazan birisi. Ülkücülük yapıp İslâmcı saflara geçmiş; ardından Humeynici olmuş; içeride devrimcilerle ve Kürt militanlarla yatmış birisi, ister istemez bir siyasî terbiye almış oluyor, bir şekilde kültürlü görünme kaygısı taşıyor. Dolayısıyla diğer bölümlerdeki lumpen üslubu tam olarak içine sindiremiyor.

Hasan Karakaya ise, düşman da olsa “öteki”nin varoluşunu bir ölçüde kabul etmesine yol açacak siyasî deneyim ve terbiyeden, bu arada kültürden nasibini almamış; almış olsa bile kendi mecrasında bunun reyting yapmayacağını kestirdiği için almamış gibi yapan; hattâ böyle bir nasipsizlikten övünen bir yazar. Tek bir cümle üzerinden neredeyse yarım sayfalık yazı üretebilmesiyle aslında hiç de kötü bir yazar olmadığını gösteren Karakaya’nın yazılarında şu hususlar dikkatimizi çekiyor:

1) Akit’te yazmasa; arada sırada “din-iman-başörtüsü” gibi laflar etmese yazılarında, onun İslâmcı olduğunu anlamamıza elverecek satırlar pek yok. Örneğin MHP’yi “kendi silahıyla vurma” hesabıyla, sık sık kaleme aldığı yazılarında “ülkücü söyleme” ne denli hâkim olduğunu görünce İslâmcıdan ziyade ülkücü olduğunu düşünüyorsunuz; 2) Karakaya’nın, Kanal 7 (özellikle Ahmet Hakan Coşkun) ve Yeni Şafak başta olmak üzere bazı İslâmcı medya kuruluşlarına ve oralarda yazan/çalışan bazı kimselere kini, diğer medyada yıllardır tanık olduğumuz “liboş” suçlamalarını anımsatıyor. Nasıl birtakım “laik-Kemalist” yazarlar, “mert şeriatçıları” “liboşlar”a tercih ettiklerini bıktırırcasına tekrarlıyorsa, Karakaya da “akıllı düşman…” mantığıyla ikide bir kendi “liboşlarına” vurup, “yakalasa boğazımı sıkacağına emin olduğum” diye tarif ettiği “laikçi” bazı yazarları öve öve bitiremiyor; 3) Siyasî terbiye eksikliğinin yanısıra, olur olmaz yerde en bayağısından argo terimlere başvuran; saldırdığı kimselerin kişilik haklarını pek kaale almayan Karakaya’nın İslâmi ahlâk ve terbiyeyle ilişkisi de epey sorunlu.

BİR ÖFKE HAREKETİ OLARAK LUMPEN İSLÂMCILIK

İşte bu noktadan hareketle yazımızın başlığına dönüp “lumpen İslâmcılık” olgusunu ele alabiliriz. Fransız araştırmacı Olivier Roy’nın yakın zamanda formüle ettiği ve birtakım araştırmacılar tarafından Mısır,[4] Cezayir, Pakistan, hattâ İran[5] gibi ülkelere de uyarlanan bu kavramın Türkiye’de ne denli kullanılabilir olduğunu tartışmak için Akit çok iyi bir hareket noktası olabilir.

Roy, lumpen İslâmcılığı “post-İslâmcı” dönemin, yani İslâmcı siyasî ütopyanın iflas etmesinden sonra yaşanan çözülme ve arayış döneminin bir olgusu olarak ele alıyor. Lumpen İslâmcılığın aktörleri tahmin edilebileceği gibi, esas olarak kentlerdeki işsiz gençler. İslâmcı hareketlerin sokaklardaki militan gücünü oluşturan bu gençler; hareketin şu ya da bu (kimi zaman sistem karşısında bariz bir yenilgi, kimi zaman sistemle belli bir uzlaşı) nedenle geri çekilmesi veya açık bir şekilde başkalaşması üzerine, “öz”ü koruma iddiasıyla kendilerine özgü yeni bir radikal söylem geliştirmeye çalışıyorlar. Sonuçta hem sistemden, hem sistemle işbirliği yaptığını düşündükleri her türden (kendi eski yöneticileri/aydınları da dahil) grup ve kamptan nefret eden birer “intikam” hareketi militanlarına dönüşebiliyorlar.

Gilles Kepel, Fransa’da yakında yayımlanan son kitabında,[6] her ne kadar “lumpen İslâmcılık” terimini kullanmasa da Roy ile benzer tezler ileri sürüyor. Kepel’e göre İslâmcı hareket, 1980’lerdeki başarısını, birçok şeyin yanısıra, esas olarak, yükselmekte olan “dindar girişimciler” ile hep kaybetmeye mahkûm olan “kent yoksulları”nı bir çatı altında toplayabilmesine borçluydu. Kepel’e göre dindar orta sınıflar, İslâmcı hareketler aracılığıyla mevcut sistemlerde kendilerine bir yer açmak, böylelikle de devlet kontrolündeki ekonomik aktivitelerden nemalanmak isterken; çoğu genç olan yoksullar ise yine İslâmcılık üzerinden sistemle hesaplaşmak istiyorlardı.

Kepel kitabında, Türkiye’nin de dahil olduğu birçok İslâm ülkesinde bu ittifakın 1990’ların ortasından itibaren çatırdadığını ileri sürüyor. Ona göre Afganistan’dan Sovyetleri kendilerinin kovaladığını düşünen diğer ülkelerden gönüllüler (Kepel bunlara “selefi cihadcılar” adını veriyor), aynı başarıyı kendi ülkelerinde de gerçekleştireceklerini düşündüler. Bu cihadcıların da katkısıyla Cezayir’de GIA (Silahlı İslâmi Gruplar) ve Mısır’da İslâmi Cemaat’in şiddet eylemlerini alabildiğine tırmandırması hem devletin baskı politikasını arttırmasına, hem de dindar orta sınıfların İslâmcılıktan uzaklaşıp rejimlere yakınlaşmasına yol açtı.

Kepel’in tespitlerine göre bu türden gruplar, devletten darbe yedikçe kendi içlerine kapandılar; kendi içlerine kapandıkça halk tarafından dışlandılar; halk tarafından dışlandıkça onlara karşı da şiddet uygulamaya başladılar. Sonuçta İslâm ve İslâmcılıkla, Müslümanlarla ilişkisi en aza inmiş; temel amacı varlığını sürdürmek ve varlığını tehdit edenlerden intikam almak olan grupçuklara dönüşmeye başladılar.

TÜRKİYE’DE SİYASETTE LUMPENLİK

Aslında lumpenlik sadece yenilgi sonralarında ortaya çıkan bir akım değil ve yine yalnızca İslâmcılarda da gözlenmiyor. Örneğin 1970’li yıllarda devrimci ve ülkücü hareketler, karşılıklı olarak yükselişteyken bol miktarda lumpen unsuru da saflarına çekmişlerdi. 1970’li yılların faşist katliamlarının vahşet boyutlarında seyretmesinde, aktörlerinin lumpen karakterlerinin kuşkusuz rolü büyüktü.

Devrimci gruplarca gerçekleştirilen ve örneğin aradan geçen bunca zaman sonra kimsenin hatırlamak istemediği kimi eylemlerin –özellikle de iç çatışmaların- altında da birtakım lumpen yaklaşımların yattığı da ileri sürülebilir. Hattâ 1970 sonlarının ürünü olan ve militanlarının kendilerine “Kasap, katil, moruk” gibi kod adlarını seçtiği bazı küçük grupların, askerî savcılar tarafından bile, “bunlar solcu filan değil, sokak çetesi” diye tanımlandığı da hafızalardadır.

12 Eylül 1980 darbesinin ardından, başta ülkücüler olmak üzere 1970’li yılların bazı militanlarının –kimi zaman bilfiil devletin teşviği, kimi zaman göz yummasıyla- mafyalaşmasında bir “aslına rücu etme” boyutu olduğu da tartışılmaz. Benzer şekilde Kürt hareketlerinden bazı eski militanların da bu çete yelpazesinde kendi yerlerini almaları da kimseyi şaşırtmamıştır.

YÜKSELİŞ DÖNEMİNİN LUMPENLERİ

Lumpen unsurlar İslâmcı harekete, yükselişe geçtiği 1980’lerde akın ettiler, ama genellikle geri planda kaldılar. Can Kozanoğlu, 1991 seçimleri öncesi RP’nin İstanbul Sultanahmet mitingini şöyle tasvir ediyordu: “Lastik ayakkabılı, kirli blucinli, uzunca saçlı, boyunlarına bağladıkları bayraklar ve bileklerindeki, başlarındaki bantlarla açık tribün seyircilerini hatırlatan, birbirleriyle itişip kakışan, ‘Ne lan bu, Erbakan diye geldik genç takım konuşuyor,’ yakınmasına, ‘Siktir lan, onlar da mücahit değil mi?’ cevabını verecek tipten binlerce çocuk vardı orada. Ve hoparlörlerde, özgün müziğin sol kanadından Ferhat Tunç’un şarkılarını anımsatan marşlar, özgün müzik tarzına uyarlanmış ‘Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın’ marşı.”[7]

Bu “lumpen akını”, dizginleri ellerinde tuttuklarını düşünen İslâmcı liderler ve aydınlar tarafından tasvip ediliyordu. Hattâ İslâmcılığı “çevrenin merkeze başkaldırısı” olarak formüle edenler, içinde taşıdığı bütün sakıncaları gözardı ederek bu akını “kır yoksullarının metropolü kuşatması” şeklinde teorileştirmeye çalışıyor ve yüceltiyorlardı.

Fakat ucuz popülizm ve lumpenleşmenin ucunun nerelere varabileceği 1993’deki Sıvas katliamıyla[8] kendini gösterince, İslâmcı elitlerin bazıları kendi aralarında, “bunlar bizi de öldürür” demeye başladılar. Ne var ki, bu endişe açıkça dile getirilmedi. İslâmi hareket, bu katliamı fırsat bilip kendi içinde bir özeleştiri ve arınmaya gitmedi. Bunun yerine katliamın yarattığı dehşetten istifade edilmeye çalışıldı.

İSLÂMCI OPORTÜNİZM

Bu, aslında İslâmcıların çok sık başvurduğu bir stratejidir. Kendi içinden çıkan saldırganlığı, fanatizmi açıkça lanetlemez -sorduğunuzda aslında yapılanlara karşı olduklarını, ama eleştirmeleri durumunda “düşman”ın eline koz vereceklerini söylerler- egemen güçlere, hem “Bunları ancak biz dizginleyebiliriz”, hem de “Bakın, bizi dışlarsanız bunlar güçlenir” derler.[9] İşlerin umdukları gibi gelişmemesi durumunda da en olmadık komplo teorileriyle sorumluluğu birtakım iç ve dış odaklara yüklemeye çalışırlar.

İslâmcılar Aczimendi olayında da aynı tavrı sergilemişlerdi. Fethullah Gülen cemaatinin sistemle iyi geçinerek yükselmesinden rahatsız olan kesimler Müslüm Gündüz ve müridlerini “Nurcu öyle olmaz böyle olur” diyerek pohpohladı. Amaç Gülen cemaatini hiç de arzu etmediği bir platforma çekmekti. “Ahmed Yesevi’nin abdallarına” benzetilen bu “modern çağın dervişleri”nde, liderleri başta olmak üzere, baskın olan lumpenlik, onları göklere çıkaran İslâmcılar tarafından gözardı edildi. Fakat Gündüz zina halinde basılınca aynı çevreler, hep bir ağızdan onun “zaten MİT ajanı olduğunu herkesin bildiğini” söylemeye başladılar.

Güçlü İslâmcı çevrelerin bu ve benzeri olaylarda takındıkları, her hal ve şartta haklı ve kazançlı çıkma tavrı, onların kurnazlıklarından çok politikasızlıklarından, siyasette risk payını sıfıra indirmek istemelerinden kaynaklanıyordu. Bunlar, önemli durumlarda kendileri çıkıp konuşacaklarına, davranacaklarına meydanı ikincil derecede aktörlere, örneğin Sivas’taki güruha, Aczimendilere, İbdacılara, Şevki Yılmaz’a bıraktılar; ellerini taşın altına koymadan ortaya çıkacak laik-İslâmcı gerginliğini suistimal etmenin hesabını yaptılar.

İSLÂMİ KESİMDE ÇÖZÜLME

İslâmcı camiaya hâkim olan, kriz tırmandırma stratejisi 28 Şubat 1997’de başlayan süreçle birlikte tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. 28 Şubatçılar, fanatik ya da radikal görünümlü bir grup marjinal İslâmcıyı bir tehdit olarak algılayıp daha “ılımlı” görünenlerle işbirliği yolları filan aramadılar. Tam tersine hareketin ana gövdesine vurdular: İmam-hatip liselerinin gözden düşmesine, Kuran kurslarının büyük ölçüde etkisizleşmesine yönelik yasalar çıkarttılar; zaten bu yasalarla büyük darbe indirdikleri camaatlerin faaliyetlerini Batı Çalışma Grubu’nun yönlendirmesiyle çok sıkı takibe aldılar; “Yeşil sermaye” olarak adlandırılan dindar işadamlarına birçok zorluk çıkarttılar. Bu süreç Refahyol hükümetinin düşüp RP’nin kapatılması ve önce Necmettin Erbakan ve arkadaşlarının, ardından Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasetten men edilmeleriyle sürdü; bütün bu süreci “dışarıdan” izleyen, hattâ 28 Şubatçılara akıl-fikir vermeye soyunan Fethullah Gülen’e yönelik “kaset operasyonu” ile zirvesine vardı.

28 Şubat öyle bir süreçti ki, İslâmi hareket, artık figüranlarla değil gerçek aktörlerle sahneye çıkmak zorundaydı. 8 yıllık eğitime karşı düzenlenen İstanbul ve Ankara’daki kitlesel gösteriler bu bakımdan anlamlıydı; ama daha ne sonuç getirecekleri belli olmadan radikal gruplar, kotardıkları korsan eylemlerle, başlar gibi olan “direniş”in bayraktarlığına talip oldular. Onların bu çıkışı bir nevi bahane teşkil etti ve ana gövde ucundan bir şey çıkmayacağını kestirdiği sokak gösterilerini hemen terk etti.

28 Şubat sürecinde, İslâmcılar yalnızca örgütsel olarak değil, aynı zamanda ve daha önemlisi ideolojik ve politik olarak da yenildiler. Bu yenilgi kaçınılmaz bir şekilde çözülmeyi de beraberinde getirdi. Özellikle dindar orta sınıflar, mevcut sistemin kendilerine çizdiği yeni sınırları uysal bir şekilde kabul edip ellerindeki mevzileri tek tek bırakmaya başladılar. Erbakan, önce RP davası sırasında “insan hakları, demokrasi, hukuk devleti ve sivil toplum” gibi kavramları keşfetti; ardından alamet-i farikası olan “Dünya İslâm Birliği, İslâm Ortak Pazarı, İslâm NATO’su, İslâm Dinarı” gibi önermeleri terk etti. Onun lideri olduğu Milli Görüş hareketiyle ilişkisi ne olursa olsun İslâmi grup ve çevrelerin ezici bir çoğunluğu da “dezislamizasyon” (İslâmcılıktan uzaklaşma) sürecine girip “demokratikleşme” ve “globalleşme”ye yöneldi.

HİZBULLAH DERSLERİ

Hizbullah olayı İslâmi kesimde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını çok iyi bir şekilde kanıtladı. Kazılan mezar evlerden çıkan, hemen tümü dindar cesetler; domuz bağları; işkence kasetleri İslâmcıları belki de ilk kez görmedikleri, göremedikleri, görmek istemedikleri, göz yumdukları ve belki de bir ölçüde teşvik ettikleri kendi içlerindeki vahşet ve faşizmle tartışmasız bir şekilde yüzleşmeye zorladı.

Birkaç İslâmcı yazar, Hizbullah ile “fikri akrabalık nedeniyle utandıklarını” söylediler ve ciddi bir iç hesaplaşmaya zemin hazırladılar. Fakat bu pek kısa sürdü: İslâmi camianın önemli bir bölümü, geçmişte PKK çevrelerinin Hizbullah olgusunu anlamama/anlamak istememe tavrının bir simgesi olan “Hizbulkontra” tanımlamasına dört elle sarılarak bütün bu vahşetten sıyırma, hattâ yine kazançlı çıkma hesapları yaptı. Örneğin FP, kendi taraftarlarına da yönelmiş ya da yöneleceği kesin olan Hizbullah’ı alenen telin edeceğine, nedense bu örgütün PKK’ya yakın kesimleri katlederken pek dile getirmediği “Hizbullah-derin devlet” ilişkisini öne çıkarttı.

Fakat bütün ürkekliğine rağmen İslâmcı camianın Hizbullah olayını kendi içinde enine boyuna tartıştığı söylenebilir. Bu noktada Hizbullah’ın hiçbir şekilde denetlenemeyecek[10] bir örgüt olması ve diğer İslâmcıları da hedef alması özellikle bazı İslâmcı seçkinleri önlem almaya, hattâ devlet operasyonlarına bel bağlamaya sevk etti.

Hizbullah’ın “kendi kendini ve yakın çevresini yok eden terörü” İslâmi kesim içindeki çözülmeyi hızlandırdı. Ardından gelen UMUT operasyonu da, İslâmcıların öteden beri ihmal ettikleri İran’la hesaplaşmalarına vesile oldu. Fakat operasyonun üzerine düşen gölgeler bu hesaplaşmayı bir yerde frenledi.

LUMPEN MOLLALAR

İslâmi hareketteki çözülme nereye kadar varabilir? FP Kongresi’nde yenilikçi kanadın adayı Abdullah Gül’ün aldığı şaşırtıcı derecede fazla oy, bu hareketin kaderinin, kısa vadede “muhafazakâr bir globalizm” olduğunu gösteriyor. Burada soru, globalizmin gerçek merkezlerinin İslâmcılıktan uzaklaşmış bir FP’yi ne kadar önemseyecekleridir.

Gelenekçiler kongrede açık ara kazanmış olsalardı, bu, İslâmi hareketin eski çizgisinde direnmekte olduğunu değil, çaresiz ve ufuksuz olduğunu gösterecekti. Nitekim bugün İslâmcıların ne sisteme karşı bir mücadele azim ve gücü, ne de ona eklemlenebilme şansı oldukları görülüyor. Umutlar, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in “hukukçu kişiliği”ne kilitlenmiş durumda.

Sonuçta “kaybedecek çok şeyleri olan” dindar orta sınıflar İslâmcılığa en azından bir süre için veda ederken, “kaybedecek pek bir şeyleri olmayan” yoksullar, İslâmi hareket içinde bir başlarına kalakaldılar. Sezer’den umutlanamayacak kadar sisteme öfkeli bu kişilerin bir bölümü ülkücü harekete yönelmiş durumda. Bazıları son bir umutla Erbakancılığı sürdürmeye çalışıyor.[11] Ve en azından bir bölümünü de yoğun bir “lumpenleşme” bekliyor.

Bunu tartışmadan önce, coğrafi olarak uzak ama birçok bakımdan yakın bir ülkede, Pakistan’da yaşanan ilginç bir olgudan söz etmek istiyoruz: “lumpen mollalar”. Bu ülkedeki İslâmi hareketler üzerine çalışan Fransız araştırmacı Mariam Abou Zahab, Milliyet’te yayımlanan söyleşimizde bu kişileri şöyle tasvir etmişti: “Bunlar tıpkı Pakistan toplumu gibi kötü örgütlü ve kendi içinde alabildiğine bölünmüş bir gruptur. Lumpen molla deyimiyle, yoksul ailelerden gelen, pek itibarlı olmayan medreseleri bitirmiş, geçimlerini zekat adı altında esnaftan veya az buçuk mafya işlerine bulaşmış gruplarla ilişkileri sayesinde temin eden kenar mahallelerdeki küçük mollaları kastediyorum. Bunlar silahlı korumalarla ve Pakistan toplumunda statü simgesi olan Pajero jiplerle dolaşırlar. Eğer iyi birer vaizseler, kasetlerinin satışı yoluyla kendilerine belli bir kitle yaratmışlar demektir. Bu durumda yoksul gençleri her türden dava adına harekete geçirebilirler; örneğin rakip eğilimdeki bir grubu arazilerinden söküp atabilirler. Bu noktada akla ilk olarak camiler geliyor. Pakistan camilerinin hangi eğilimin denetiminde olduğunu adlarına veya ezanın okunuş şekline bakarak anlarsınız. Bu camiler genellikle gecekondu şeklinde işgal edilmiş arazilere kurulmuşlardır ve altlarında bulunan dükkanların kiralanması suretiyle çok verimli yatırımlardır.”[12]

İSLÂMCI MAFYAYA DOĞRU

Türkiye’de de “lumpen molla”dan çok “lumpen şeyh”lerin bulunduğu Ali Kalkancı ve benzerleriyle iyice ortaya çıkmıştı. İslâmcı hareketin çözülme sürecinde bu türden lumpen molla veya şeyhler etrafında gruplaşmalar olması ve bu grupların mafyavari işlere girip çıkması hiç şaşırtıcı olmayacaktır.[13]

Molla veya şeyhlerin dışında, birtakım (eski) İslâmcı militanların etrafında çek-senet mafyası türünden bazı oluşumlar da beklenebilir. Ülkücülükten radikal İslâmcılığa geçen Mehmet Sünbül’ün, Hizbullah işkencehanelerinde sonlandığı sanılan serüveni “İslâmcı mafya” olgusunun ilk habercilerinden biriydi. Ayrıca Hizbullah gibi bazı illegal grupların da bu tür karanlık işlere bulaşmış olduğu tahmin ediliyor. Yakın zamandaysa Afganistan, Bosna gibi bölgelerde gönüllü olarak savaşmış bazı (eski) İslâmcı militanların kaçırdıkları işadamlarına zorla senet imzalatmak gibi suçlamalarla gözaltına alındıkları duyuluyor.

Mafyalaşmanın dışında muhtemel bir diğer eğilim “teröristleşme”dir. Türkiyeli radikal İslâmcıların, şiddete başvurma konusunda belli bir tecrübe ve profesyonelliğe ulaştıkları ortada. Şimdiye kadar İslâmcı şiddet eylemi olarak, Sivas katliamı hariç tutulursa, İbdacıların birkaç eylemi; Hizbullah’ın PKK yanlısı olarak gördüğü kişilere, kendisi dışındaki İslâmcılara ve ajan olduğunu düşündüğü kendi militanlarını öldürmesi ve kimlerin siparişiyle yapıldığı tam olarak anlaşılamayan laik şahsiyetlere yönelik suikastler dışında pek bir şeye tanık olunmadı. En önemlisi, İslâmcılar şu ana kadar, çatışmalar hariç tutulursa, kendilerine darbe üzerine darbe indiren devletin güvenlik güçlerine yönelik bilinçli bir saldırıya girişmediler. Önümüzdeki dönemde devlete kinli radikal İslâmcıların tepkilerini “intikam eylemleri”ne yönlendirmek isteyecek çevreler pekala çıkacaktır.

Benzer serüvenlerin yaşandığı Cezayir, Mısır gibi ülkelerde, “sürgit şiddet” temelinde faaliyet gösteren İslâmcı grupların, güvenlik güçlerinin dışında, üst düzey bürokratlara, gayri müslimlere, yabancılara (turistlere), laiklik yanlılarına, kendilerine yardım etmeyen vatandaşlara ve hattâ kendileriyle birlikte hareket etmeyen diğer İslâmcılara da saldırdığı biliniyor.

Şiddetle yoğun bir şekilde içiçe geçmenin ne türden bir yabancılaşmaya yol açtığına çarpıcı bir örnek olarak Mısırlı İslâmi Cemaat grubu 17 Kasım 1997’de Lüksor’da çoğu İsviçreli turistleri katletmesi verilebilir. Örgütün Hollanda’da yaşayan liderlerinden Usame Rüşdi, eylemi “hata” olarak nitelemiş; Afganistan’daki liderlerinden Rıfai Ahmed Taha da önce “provokasyon” olarak mahkûm ettiği eyleme sonradan sahip çıkmıştı.[14]

Cezayir’deki iç savaş sırasında İslâmcı şiddetin boyutları konusunda Luis Martinez’in kitabında[15] çok sayıda örnek bulabiliyoruz. Martinez, örneğin, devletin asker kaçaklarına, İslâmcıların da askerlere karşı acımasız davrandığını; bu yüzden her iki tarafın da askerlik çağındaki gençleri buldukları yerde sorguladıklarını anlatıyor. Fakat her iki taraf da düşmanını yanıltmak için sık sık onun kıyafetine büründüğü için gençler ayaküstü sorgularda nasıl davranacaklarını kestiremiyorlar. Çünkü polis üniformalı kişi aslında bir GIA militanı; militan gibi kuşanmış kişi de özel tim mensubu olabilir ve yanlış bir ifadesinde kendisini infaz edebilir!

Martinez kitabında, İslâmcı militanların yeraltı dünyasıyla kaçınılmaz içiçe ilişkilerini de detaylarıyla anlatıyor. Bu ilişkide, İslâmcı gruplarla mafyavari şebekelerin üyelerinin benzer profiller çizmeleri (genç, yoksul, işsiz, az eğitimli) önemli bir rol oynuyor. Bunun sonucunda, bir aşamadan sonra kimin İslâmcı, kimin mafya olduğu anlaşılamaz bir hal alıyor.

AKİT’İN ROLÜ

Özetleyecek olursak; 2000’li yıllara İslâmi hareket, yalnızca “demokrasi, insan hakları” gibi ilkelerin savunusuyla girmedi. Bu çizgi değişikliği önemli ve etkili bir çoğunluk tarafından benimsenirken, kimileri bunun beyhude bir çaba olduğu, İslâmcıların ne yaparlarsa yapsınlar sistemin egemen güçlerine yaranamayacakları kanısındalar. Bu şekilde düşünenler genellikle siyasetten kopup kendilerini dünyevi hayata veya “saf din”e hasrediyorlar.

Bunların dışında, daha çok İslâmi hareketin geri planında yer alıp militan gücünü oluşturan kişiler arasında, her türden strateji değişikliğini “döneklik” olarak görme; devlete, zenginlere, aydınlara, kendilerinden olmayan herkese karşı öfke ve intikam duyguları biriktirme eğilimi güçleniyor.

İşte Türkiye’de İslâmcı ütopyanın erken iflasından sonra yaşanan “post-İslâmcı” dönemde boyveren bu “lumpen İslâmcılık” eğiliminin Akit gazetesi tarafından seslendirildiğini düşünüyorum.

Aslına bakılacak olursa “lumpen İslâmcılık”ın ilginç bir örneğiyle 1980’lerin ortalarında, Salih Mirzabeyoğlu’nun etrafında oluşan İbda hareketiyle karşılaşmıştık. İbdacılar, “komutanları” Mirzabeyoğlu’ndan gördükleri gibi argo konuşmaya, rakiplerine küfür ve hakaret etmeye özellikle dikkat ediyorlardı. Fakat bu “çalışılmış bir lumpenlik”ti. Sahici bir lumpenin bu dilin cazibesine kapılıp İbdacı olabilmesi hayli zordu, çünkü İbda aynı zamanda elitist bir yapılanmaydı. İbdacılar belki de, diğer İslâmcıların sırıtan terbiyeli söylemleriyle aralarına set çekmek için lumpenliğe sığınıyorlardı.

Akit gazetesinin ise lumpenliğe sığınmadığını, lumpenlere oynadığını söyleyebiliriz. Akit “öteki”ni (Yahudi, Hıristiyan, Alevi, Kürt, Batılı, komünist…) sırf kendisinden farklı olduğu için rakip, hattâ düşman görüyor – sırf bu nedenle rahatlıkla faşist olarak tanımlanmayı hak ediyor; “öteki” ile mücadelesinde yalan, çarpıtma, abartma gibi, ne gazetecilik etiğiyle, ne de ahlâkla bağdaşmayan her yola başvurmayı mübah görüyor; siyaseti bir komplolar zinciri olarak algılıyor[16] ve bu yolla okuyucusunu aslında depolitize ediyor; siyaset yapmayı hep başkalarının sırtına yüklüyor.[17]

Akit’in tirajının her geçen gün artması bu yayın politikasının toplumda bir karşılığı olduğunu gösteriyor. İslâmcılık karşıtlarının önemli bir bölümünün de, arada sırada öfkelenseler de, “şeriat tehditi” iddialarını kanıtladığı için Akit’in varlığından fazlasıyla memnun oldukları da biliniyor.

[1] Akit’in Erkaya’nın şahsında Türkiye’deki mevcut sisteme karşı yürüttüğü/yürüttüğünü iddia ettiği mücadele bizi hiç mi hiç heyecanlandırmıyor. Akit’i, özellikle de onun üslubunu eleştiriyor olmamız da bizi Erkaya ile aynı safa koymuyor.

[2] FP başta olmak üzere her türden İslâmi yapılanmanın alabildiğine pasifleştiği bir dönemde İslâmcılar hakkında haber yapabilmenin belki de tek yolu onlardan alıntı yapmaktır!

[3] Kendini gizlemeye çok meraklı olan bu kişinin adını açıklamayı önemli bulmuyoruz.

[4] Patrick Haenni, “Ils n’en ont pas fini avec l’Orient: de quelques islamisations non islamistes”, in Revue des mondes musulmans et de la Méditerranée, no. 85-86, Mart 1999.

[5] Ensar-i Hizbullah militanlarının reform yanlısı şahsiyetlere ve öğrencilere saldırılarıyla ilgili olarak Sami Oğuz ile birlikte hazırladığımız ve İletişim Yayınları’ndan çıkacak olan kitabımıza bakılabilir.

[6] Gilles Kepel, Jihad: Expansion et déclin de l’Islamisme (Cihad: İslâmcılığın Yayılması ve Çöküşü), Gallimard, Nisan 2000, Paris.

[7] Can Kozanoğlu, Cilalı İmaj Devri, İletişim Yayınları.

[8] Sıvas katliamının lumpen boyutunu kavramak için, otel yanarken izleyici/katillerin tavırlarına ve yine yılan hikâyesine dönen mahkeme sırasında sanıkların davranışlarına bakmak yeter.

[9] DYP lideri Tansu Çiller’in, 1995 seçimleri öncesi RP’ye karşı İslâmcı bir cephe oluşturma çabaları, Fethullah Gülen’in desteğiyle belli bir mesafe katetmiş, ama bir işe yaramamıştı. Radikallere karşı devletlerin ılımlı İslâmcılara verdikleri tavizlerle ilgili olarak bakınız, Olivier Roy, Siyasal İslâmın İflası, Metis, 1994, İstanbul. Ayrıca Arap rejimlerinin İslâmcı hareketlerle ilgili politikaları hakkında ayrıntılı ve titiz bir çalışma olarak bakınızı: Bassma Kodmani-Darwish, May Chartouni-Dubarry (der.), Les Etats Arabes face à la contestation islamiste, Armand Colin, 1997, Paris.

[10] İslâm dünyası, şiddet yanlısı küçük grupların, kendilerine başlangıçta göz yuman, hattâ teşvik eden ılımlı grupların başına nasıl bela olduklarının örnekleriyle dolu. Son olarak Cezayir’de, özellikle FIS’in radikal kanadının lideri Ali Benhac’ın yeşil ışık yaktığı GIA’nın, nasıl zamanla kontrolden çıktığı ve FIS ile diğer örgütlerden önde gelen İslâmcıları da katlettiği biliniyor.

[11] FP Kongresi’nde gelenekçilerin “bindirilmiş kıtaları” olan gençlerin, davullarıyla hiçbir yenilikçinin kürsüden konuşmasına izin vermeme gayreti, Divan Başkanı ve sıkı Erbakancı Yasin Hatipoğlu’nu bile çileden çıkarmıştı.

[12] Milliyet, 6 Temmuz 2000.

[13] Bu bağlamda, Kahramanmaraş’taki “Tufancılar” örneğinde görüldüğü gibi Batı’daki “yeni dinsel hareketler”i andıran, İslâm’la UFO’culuğu, ruhçuluğu, Uzakdoğu dinlerini vb. bağdaştırmaya çalışan yeni tarikatlar veya Adnan Hoca olayında olduğu gibi mehdici hareketlerde patlamaya tanık olabiliriz.

[14] Kepel, Jihad…s. 411, 39. nolu dipnot.

[15] Luis Martinez, La guerre civile en Algérie, Karthala,1998, Paris.

[16] Her şey bir yana 28 Şubat sürecinde aslında ne olup bittiğini anlamaya çalışmak yerine, Suriye benzeri bir “Alevi cuntası”ndan söz eden İslâmcılar nafile bir şekilde Org. Çevik Bir’in de aslında Alevi olduğunu kanıtlamaya çalışmışlardı,

[17] İslâmcıların son dönemde sisteme karşı teslim bayrağını çekip öçlerini alması için Azrail’e bel bağlamaları trajikomik bir olay halini aldı. Örneğin Mısır’da Müslüman Kardeşler, Kahire Depremi’nde yardım götürmekte beceriksiz devletin yerini alırken, bizde İslâmcılar, diğer sivil toplum kuruluşları gibi yardım konusunda bir şeyler yapmakla birlikte esas olarak bundan siyasî rant elde etme konusunda seferber oldular: Önce depremi, deprem bölgesindeki birçok yerleşim biriminin belediyesinin FP’li olduğunu göz ardı ederek, Allah’ın 28 Şubatçılara gazabı olarak göstermek istediler. İslâmcıların bu türden dedikoduları ne kadar hızlı bir şekilde dolaşıma soktukları şaşırtıcıdır. Ardından Erkaya’nın ölümünü de aynı şekilde göstermeye çalıştılar. Şimdi de Çevik Bir’i benzer bir akıbetin beklediğini ileri sürüyorlar.