Anasayfa > Birikim Arşiv > 137 - Eylül 2000 > Dindar Kadının Serüveni

Dindar Kadının Serüveni

Ruşen Çakır | (Sayı : 137 - Eylül 2000)

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Fetva Komisyonu’na ilk kez bir kadın üye atanacağının açıklanması geniş yankı buldu. Diyanet’in, “İslâm’ın yeniden yorumlanması” ışığında tefsir, fıkıh ve hadis alanında yapmayı planladığı “ayıklama faaliyetleri” kapsamına kadın aleyhtarı hususları da koyacak olması[1] büyük ölçüde olumlu karşılandı. Nihayet Diyanet Vakfı tarafından yayımlanan bir kitapta, Kur’an’a dayanılarak, bazı şartlarda kadına dayak atılabileceğinin belirtilmiş olması büyük tepkilere yol açtı…[2]

Görüldüğü gibi “İslâm ve kadın” konusu her durumda popülerliğini koruyor. Üniversitelerde kayıtların başlamasıyla, İslâm ve kadın konusu, “türban”[3] vesilesiyle, yine en önemli gündem maddelerinden biri olmaya aday. Acaba bu yıl da “ikna odaları” açılacak mı? Acaba bu yıl yeni türban eylemleri olacak mı? Türbanlı öğrenci kabul eden bir bölüm vakıf üniversitesine yönelik doğrudan ya da dolaylı birtakım yaptırımlar olacak mı?

Bu türden sorular çoğaltılabilir. Yazının ileriki bölümlerinde daha ayrıntılı tartışacağımız gibi, neredeyse 20 yıla yaklaşan türban sorunu çözülemedi; çözülebileceğe de benzemiyor. Bugünkü statüko şöyle: Devlet, kız öğrencilerin gönül rızasıyla başlarını açmalarını sağlayamıyor. Ama taviz de vermediği için kızların ezici bir çoğunluğu, okullarına girerken başlarını açıyor veya peruk takıyorlar. Malî durumu elverişli olanların (Recep Tayyip Erdoğan’ın kızı gibi) yurtdışında okumaya gittikleri biliniyor. Örtüleriyle okuma uğruna Kanada, Yeni Zelanda, Malezya, Avustralya gibi ülkelere gidenler olduğu söyleniyor.

Ayrıca, bu satırlar kaleme alındığı sırada akıbeti belli olmayan kanun hükmünde kararnamenin, bir şekilde -ister TBMM’den yasa olarak çıkması, ister Cumhurbaşkanı tarafından imzalanması- yürürlüğe girmesi durumunda da, türban konusu gündeme yerleşmeye aday. Çünkü memurların “irtica” ile ilişkilerinin belirlenmesinde türbanın yegâne olmasa da, önemli bir kıstas olacağını kestirmek zor değil. Daha şimdiden hangi kadın memurların devlet dairesi dışında; hangi memur eşlerinin evlerinde örtündüğünün çeteleleri çıkartılmış olabilir. Ve yine buna bağlı olarak, işlerinden olmak istemeyenlerin akıllarına ilk önlem olarak örtülerini özel hayatlarında da çıkarmak (veya eşlerine çıkartmak) gelebilir.[4]

İSLÂM VE KADIN: ÜÇ BAKIŞ

Günümüz Türkiye’sinde dindar kadınların kamusal alandaki varoluşlarının kısıtlandığı veya kimi durumlarda engellendiği, bunun bir insan hakları sorunu haline geldiği açıktır. Ancak Türkiye dahil, tüm Müslüman ülke ve topluluklarda kadınların hak ve özgürlükler bakımından epey geri bir konumda oldukları; bunun yalnızca devletlerin baskısından kaynaklanmadığı ve kadınları acımasızca ezenlerin, kendilerini birtakım İslâmi referanslarla da meşrûlaştırdıkları da açıktır.

İslâm’da kadının yerini değerlendirmede şimdiye kadar üç temel görüşün mücadelesine tanık olduk: a) Müslüman kadınların koşullarının iyileşmesi için dinlerini terketmelerini şart koşan görüş; b) Müslüman kadınların koşullarının, İslâm içinde kalarak da iyileşebileceği görüşü; c) İslâm’da zaten kadın sorunu olmadığı görüşü.[5]

Birinci görüşte “İslâm, her din gibi kadın düşmanıdır” şeklinde özetlenebilecek ateist yaklaşımdan çok, diğer dinlerden misyonerler tarafından savunulan “İslâm kadın düşmanıdır” yaklaşımı ağır basıyor. Müslüman toplumlardaki laiklik yanlısı aydınlar da bir şekilde bu görüşlerden etkileniyor, ama şu ya da bu nedenle İslâm karşıtlığı yapmıyor/yapamıyorlar.

Yine de laiklik yanlılarının esas olarak ikinci grupta toplandığı ortadadır. Zaten bu öbekte yer alanlar çok geniş bir yelpaze oluşturmakta ve İslâm’a, kadına ve İslâm-kadın ilişkisine bakışta birbirlerinden epey farklılaşmaktadırlar. Bu yazımız için önemli olan nokta, bu öbeğe son dönemde İslâmi kesimden katılımların hızla ve nitelikli bir şekilde artmasıdır. Diğer bir deyişle, üçüncü görüşün, yani “Müslüman kadının eşitlik ve özgürlük sorunu yoktur” diyenlerin etkisi giderek kırılıyor.

İSLÂMİ HAREKETTE KADIN

1985’ten itibaren Türkiye’deki İslâmi hareketliliği gözlemeye ve anlamaya çalışan bir gazeteci olarak, bu 15 yılı, hiç tereddütsüz şekilde şu üç cümleyle özetleyebilirim: 1) İslâmi harekete en büyük damgayı kadınlar vurdu. 2) İslâmi harekette en büyük çileyi kadınlar çekti. 3) İslâmi hareket, bir erkek hareketidir.

Önce birinci cümleyi açmaya çalışalım: 1980’li yıllarda yükselişe geçen İslâmi hareket, önceki yıllardan farklı olarak kadınları da saflarına aktif ve görünür bir biçimde kattı. Hemen hemen her cemaat kapılarını her yaştan kadına geniş bir şekilde açıyordu. Cemaatler bünyesinde kadınlara yönelik dernek, vakıf gibi kurumsallaşmalara gidiliyordu. Nakşibendiler Kadın ve Aile, Nurcular Bizim Aile, Emine Şenlikoğlu ve çevresindeki kadınlar Mektup dergilerini çıkarıyor; gazeteler kadınlara özel sayfalar ayırıyordu.

Köklü cemaatlerin dışında radikal eğilimli gruplar da, özellikle kız öğrenciler arasında örgütleniyor; bu süreçte türban sorununun yarattığı politizasyondan geniş bir şekilde istifade ediyorlardı. Bu arada en çarpıcı dönüşüm Refah Partisi’nde yaşandı. İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın inisyatifiyle 1980 sonlarında bu ilde kurulan “hanım komisyonu” kısa sürede gösterdiği üstün performansla dikkati çekti. Genel Başkan Necmettin Erbakan’ın onay ve teşviğiyle ülke çapına yayılan komisyonlar, partinin 1994 ve 1995 seçim başarılarında kilit bir rol oynadılar.

Bütün bu süreç boyunca rakipleri, İslâmi hareketin en zayıf noktası olarak gördükleri kadın sorununu kaşıdılar. Buna karşılık İslâmcılar, uzun bir süre (en azından 28 Şubat 1997’ye ve 312. maddeden mağdur olmaya başladıkları ana kadar) “inananlara baskı yapıldığı” iddialarını doğrulamak için sadece türban sorununu gösterebildiler.[6] Bunların sonucunda İslâmcı kadınlar, kendilerini, hazırlıklı olmadıkları ölçüde büyük ve ciddi bir çatışmanın içinde buldular. Sonunda direnmeyi seçenler mesleklerini, okullarını kaybederken, direnemeyenler de büyük bir burukluğun içine yuvarlandılar. İçlerinde fiziki ve ruhsal sağlıklarını yitirenler de oldu.

İSLÂMCI ERKEKLERLE SİSTEMİN İŞBİRLİĞİ

İslâmcı kadınların kaybetmeleri kaçınılmazdı. Çünkü kendileri ne kadar güçsüzse sistem de o kadar güçlüydü. Onların sistemle hem İslâmcı, hem kadın oldukları için sorunları vardı. Sırf kadın oldukları için diğer sistem karşıtı hareketlerden; sırf dindar oldukları için de diğer kadın hareketlerinden destek bulamadılar.[7]

Üstüne üstlük kendi hareketlerinin mutlak desteğine de sahip değildiler. Çünkü İslâmi hareketin ana gövdesi sanıldığının aksine, mevcut sistemi devirmeyi filan düşünmüyordu ve baştan itibaren, tepeden tırnağa erkeklerin egemenliğindeydi. İslâmi hareketin ve dolayısıyla İslâmcı erkeklerin bütün bu yükseliş yıllarında kadınların önünün hiçbir şekilde açılmamış olması manidardır. RP kapatılana kadar tek bir kadın bile milletvekili adayı gösterilmedi; belediye başkanı olmadı; belediye meclislerine seçilmedi; il yönetimlerine getirilmedi. Tek bir kadın cemaat lideri görmedik. Cemaatler adına konuşan kadına da tanık olmadık. Kadın yayınları dışında, kadınlara köşeler verilmedi. Ve işin acısı, şu ya da bu nedenle onlara da bazı makamlar sunulması zorunlu hale gelince, çekirdekten yetişme kadınların değil de, yeni transferlerin ya da İslâmcılıkla ve/veya söz konusu cemaatle ilişkileri tartışmalı kadınların önü açıldı.[8]

Hareketin erkek liderleri, daha fazla oy, daha geniş kitle desteği ve dolayısıyla sistemin egemen güçleriyle daha elverişli pazarlık imkânları için kadınları bir koz, bazı durumlarda da bir şantaj ögesi olarak ortaya sürdüler. Dolayısıyla kadınlar da olmalıydı, ama asla feministlik taslamamalıydılar.[9] Ve erkeklerden izin almadan zinhar sisteme kafa tutmamalıydılar.[10]

İSLÂMİ HAREKET-FEMİNİZM İLİŞKİSİ

Türkiye’de İslâm-kadın ilişkisi üzerine yazılıp çizilenlerin büyük çoğunluğuna, yukarıda üçüncü sırada değindiğimiz, “İslâm’da kadın sorunu yoktur” yaklaşımı egemendi. Birbirinin tekrarı şeklindeki bu çalışmaların neredeyse tamamı erkekler –bazı açıkgözler daha fazla ilgi uyandırmak için kitaplarını kadın isimleriyle piyasaya veriyordu- tarafından kaleme alınıyordu. Bazı ayet ve hadislerle, bazı mezhep imamlarının içtihatlarına dayandırılan bu eserlerde kadın, erkeğe bağımlı ve her türlü fitne ve fesatın potansiyeli bir varlık olarak tasvir ediliyor; ancak iyi bir eş, iyi bir anne olması durumunda birtakım haklara lâyık görülüyordu.[11]

Eskisinden farklı olarak, yeni dönemde İslâm-kadın ilişkisi üzerine düşünce üretimine kadınların da bir ölçüde katılmasına izin verildi. Böylece hem daha inandırıcı olunacak, hem de sayıları giderek artan eğitimli kadınlara belli bir “meşguliyet alanı” açılmış olacaktı. Fakat hiçbir şekilde geleneksel erkek egemen bakış açısının dışına çıkılmasına izin verilmiyordu. Sonuçta “İslâm’da kadın sorunu olmadığı” şeklinde özetlenebilecek bu bakış açısı bundan böyle, bizzat, sayıları giderek artan kadınlar tarafından savunulur oldu.

Ancak bütün engellemelere rağmen dindar kesimde “kadın bakış açısı”na sahip kadınların ortaya çıkışı engellenemedi. İlk olarak 1987 yılında Zaman gazetesinin tartışma sayfalarında boy gösterdiklerinde feminizme açık açık sahip çıkma cesareti gösteren bu kadınların bir bölümü,[12] 1970’li yıllarda ülkücü hareket saflarında yer almıştı. Çoğu akademisyen veya edebiyatçı olan ve büyük cemaat yapılarıyla organik bağları bulunmayan bu kadınlar, gazete içi ve dışından beklemedikleri ölçüde sert tepki aldı. İslâmi kesimde köşe başlarını tutmuş erkekler ve erkekten farksız kadınlar, hareketin yumuşak karnının “kadın sorunu” olduğunu ve içlerinden bağımsız bir kadın hareketi çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu bildikleri ve dolayısıyla iktidarlarını kaybetmek istemedikleri için böylesine telaşlı bir topyekûn taarruza girişmişlerdi.

BİR ÖZGÜRLEŞME İMKÂNI OLARAK TÜRBAN

Türkiye’de İslâmi hareketin yükselişine paralel olarak 1980’li yılların ortalarından itibaren bir avuç üniversiteli kız, vücut hatlarını belli etmeyecek şekilde pardösü giyip başlarını şık örtülerle örterek okullarına gitmeye başladı. Bu öğrencilerin bir kısmı ailelerinin, yakın çevrelerinin, kimi zaman da bağlı bulundukları İslâmi cemaatlerin arzu ve onayı hilafına, hattâ kimi durumda onlarla çatışarak bu şekilde okumak istediklerinde “türban -kendi deyimleriyle başörtüsü- sorunu” patlak verdi. İşte bu sorun, dindar kadına erkek boyunduruğundan kurtulabilmesi için muazzam bir tarihî fırsat sunmuştu.

Türbanın dört boyutu vardı: 1) Dinsel boyut: Kızlar İslâmi inanışları gereği, günah işlememek için örtündüklerini söylüyorlardı; 2) Siyasal boyut: Türban eylemleri hemen İslâmi hareketin düzene karşı en ciddi (belki de tek) faaliyeti olarak sivrildi; 3) İnsan hakları boyutu: Türban yasağı kamuoyunun belli bir bölümü tarafından açık bir hak ihlâli olarak görüldü; 4) Toplumsal cinsiyet boyutu: Türban eninde sonunda kadınların bir sorunuydu. Bunun giderek bir kriz halini almasının nedeni de esasında buydu; yani olayın aktörlerinin kadınlar (üstelik dindar!) olmasıydı.

Bu bakımdan türbanlılar, sadece devlete ve onun temellerine değil, bir dizi geleneksel kültürel ve toplumsal iktidara, tabiî bu arada İslâmi hareketliliğe tam anlamıyla hâkim olan “kadın düşmanı” zihniyete de kafa tutuyorlardı. Fakat bu uzun sürmedi, hareketin toplumsal cinsiyet boyutu öne çıkar gibi olduğunda, diğer bir deyişle hareket feminist görünümler almaya başladığında erkek İslâmcılar müdahale etti. Örneğin kız öğrenciler daha ne tür eylemler yapacaklarını tartışırken, İstanbul Üniversitesi önünde bir grup İbdacı erkek ilk imza kampanyasını başlatmıştı bile; kızlar da uzaktan onları alkışlıyordu.

TÜRBANIN DÖNÜŞÜMÜ

Erkek İslâmcılar, kız öğrencilerle “dayanışma içinde” olduklarını söylüyorlardı; fakat büyük bir hızla türban hareketini denetimlerine alıp, olayı esas olarak siyasî bir faaliyete, basit ve düz bir siyasî pazarlık aracına dönüştürdüler. Bu amaçla hareketin içindeki kadınlık durumuyla ilgili tüm ögeleri titiz bir şekilde ayıkladılar.

Örneğin Necmettin Erbakan’ın “Bizim iktidarımızda rektörler başörtülü öğrencilere selam duracak” sözleri, kızları hazırlıklı olmadıkları, muhtemelen de pek istemedikleri bir çatışmanın “nesnesi”[13] yaptı. Nitekim Erbakan’ın başbakanlığı döneminde, örtülü öğrencilere yönelik baskı ve yasaklar zirveye tırmandı.

Gerek toplum genelindeki, gerekse de İslâmi kesim özelindeki erkek egemenliğine karşı çıkacak gücü kendilerinde bulamayan kız öğrencilerin büyük kısmı kaderlerine boyun eğip, bir direnişin öznesi olma fırsatının ellerinden alınmasına ses çıkarmadılar. Bu noktada İslâmcı olmayan hemcinslerinden bir-iki ufak istisna sayılmazsa, hiçbir destek görmediler. Aksine kadın sorunlarına sahip çıkma, hattâ feminist olma iddiasındaki birçok kadın onların, kısa bir süre sonra yeniden İslâmcı erkeklerin boyunduruğuna girmesini normal buldu; hattâ kimi durumda sevinçle karşıladı.

1980 sonlarına doğru üniversitelere türbanla girmenin büyük ölçüde yasallaşması -en azından meşrûlaşması- bu hareketin içerisindeki son feminizan ve direnişçi ögeleri de yok etmişti. En önemlisi başlangıçta ailelere rağmen örtülen türban, artık bazı durumlarda onların telkini, hattâ çoğu durumda zoruyla takılır olmuştu. Yalnızca İslâmcı olanlar değil, biraz muhafazakâr yönleri olan baba, koca ve ağabeyler –örneğin ülkücüler- genç kızları “türban”a yönlendirmeye başladı. Bunun sonucunda türban, özellikle metropollerin varoşlarındaki Sünni muhafazakar ailelerin kızlarının üniformasına dönüştü[14]

28 ŞUBAT DERSLERİ

Türbanın neredeyse bir moda halini almasında, aynı dönemde İslâmcılığın en gözde ve en risksiz akım olmasının da önemli bir rolü vardı. Fakat 28 Şubat süreciyle birlikte işin rengi değişti. Bu süreç, Türkiye’deki “profesyonel İslâmcılar”ın –ki ezici bir çoğunluğu erkektir; kadını ve erkeğiyle tümü kadın düşmanıdır- sistemle gerçek anlamda hesaplaşma konusunda ellerine geçirdikleri bir dizi fırsatı teptiğini, yedikleri şamarın karşılığında suratlarının öteki yanını çevirdiğini bir kez daha gösterdi.

Bunlar mevkilerini, maaşlarını, köşelerini kaybetmemek uğruna 28 Şubat sürecinde yelkenleri kısa sürede suya indirdiler. Her türlü hakareti sineye çekip, her türlü yaptırımı itirazsız kabul edip, sürekli frene bastılar. Ama iş başörtüsüne gelince “diren bacım” diye öğrencileri gaza getirmeyi de ihmal etmediler. Örneğin 28 Şubat sürecinin en çarpıcı (belki de tek) sivil eylemi türbanlıların Ankara yürüyüşüydü. Bunun sonucunda, devam ettiği konusunda sessiz bir mutabakat bulunan 28 Şubat sürecinin faturasını kadınlar ödedi ve hâlâ ödüyorlar.

En son olarak Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü önünde geçen yıl yapılan türban eylemi bunun açık bir kanıtıydı. Daha önce İstanbul Üniversitesi’nde türban eylemi başlamış ve ülke çapında geniş destek bulmuştu. Fakat devletin geri adım atmayacağının anlaşılmasıyla birtakım büyük cemaatler yenilgiyi kabul edip kızların başını açtırınca eylem sönüvermişti.

Ardından Malatya İnönü Üniversitesi’nde patlak veren türban sorununaysa, bu ilin meşhur “radikal İslâmcıları” el atmıştı. Devletse onların karşısına terörle mücadele uzmanlarını çıkarttı. Sonuçta eylemler bastırıldı. Marmara Üniversitesi’ndeki eyleme, geçmişte türban sorununu neredeyse görmezden gelen Fethullah Gülen cemaatine ait Zaman gazetesi de dahil olmak üzere bir kısım İslâmcı yayın organı epey geniş yer ve destek verdi. Fakat daha ötesi gelmedi.

“Vatandaş susma, öğrencine sahip çık” ve “Yılgınlık yok, direniş var” sloganları eylemci öğrencilerin aslında ne kadar umutsuz olduklarının birer kanıtıydı. Marmara Üniversitesi daha önce türbanlıların bir nevi “kalesi” gibi görülüyordu. Rektör Prof. Ömer Faruk Batırel’in “hoşgörülü” tutumu nedeniyle, diğer üniversitelerde okuma imkânı bulamayacaklarını düşünen çok sayıda örtülü kız da sınavlarda bu üniversiteyi tercih etmişti. Sonuçta geçen yıl Marmara’daki türbanlıların sayısının iki bine yaklaştığı ileri sürülüyordu. Ama eyleme katılanların sayısı hiçbir zaman yüzü bile bulmadı. Diğer arkadaşlarının nerede olduğu sorumuzu bir eylemci şöyle yanıtlayacaktı: “Evlerinde başlarını açmak için psikolojik hazırlık yapıyorlar.”

Türbanlı öğrencilerin dış desteği de yok denecek kadar azdı. Sayıları belki yirmiyi bulan ve sık sık polis tarafından tartaklanıp gözaltına alınan aynı okuldan erkek öğrenciler ve caddeden geçerken korna çalan bir-iki araba; o kadar.

Marmara Üniversitesi’ndeki eylem, türbanın artık İslâmi kesimin reel gündeminden tam olarak düştüğünü gösteriyordu. Kaybettikleri kesin olan bir davayı nafile sürdürmeye hiçbir İslâmcı yanaşmıyordu. Yine de bugünlerini ve geleceklerini riske atma pahasına bir avuç genç kızın eylem yapması birbirinden farklı birçok odağı memnun ediyordu. Çünkü bu kızlar, en çaresiz halleriyle bile “İslâmcı tehdit/tehlike”yi simgeliyorlardı.

“KADIN GETTOLARI”

1980’lerde İslâmi hareketin yükselişe geçmesiyle birlikte eskiden evlerine hapsedilen kadınların, artık cemaat veya partinin çıkarları için belli ölçülerde toplumsallaşıp siyasallaşmasına izin verildiğine değinmiştik. Bu amaca uygun olarak cemaatler veya parti bünyesinde kadın birimleri oluşturuldu. Büyük ölçüde erkeklerin denetimindeki bu birimlerin kadın konusunu ayrı ve özel bir biçimde ele alması arzulanan bir şey değildi, fakat konunun hayatiyeti ve buralara devam eden kadınların belki de biricik kamusal mekanı olmaları nedeniyle bu birimler birer “kadınlar gettosu”[15] haline geldi.

Özellikle büyük şehirlerde varlık gösteren hemen hemen her cemaatin bünyesinde, kimi durumda bir dernek veya vakıf tabelası altında örgütlenmiş bu birimler, bir nevi “kadın kolu” işlevi görüyordu. Ne var ki, bunların önemli bir kısmı ciddi bir faaliyet göstermek yerine, gruba bağlı kadınların başka kuruluşlara yönelmesini engelleyecek şekilde, “dostlar alışverişte görsün” kabilinden ufak tefek işlerle ilgileniyorlardı.

Ancak iki önemli gelişme İslâmcı kadın kuruluşlarını derinden etkiledi ve onları dönüştürdü: RP Hanım Komisyonları’nın başarılı seçim sonuçlarında da kendisini gösteren etkili ve yoğun mobilizasyonu ve eğitim, kültür ve toplumsallık düzeyi yüksek çok sayıda kadının okulunu veya işini türban nedeniyle kaybetmiş olup kendilerini bu tür “sivil toplum”[16] faaliyetlerine hasretmesi.

Bu iki gelişme, kadın kuruluşları üzerindeki erkek denetimi/hâkimiyeti konusunda iki zıt sonucu da beraberinde getirdi. Başlangıçta bir grup genç militanın gayretleriyle kurulan RP Hanım Komisyonları, parti tabanı tarafından önce şüpheyle karşılanmıştı. Fakat bu çalışmaların ilk meyveleri toplanmaya başlayınca partili erkekler, eşlerinin, annelerinin, kızlarının bu komisyonlara girmelerine onay verdiler. Büyük bir hızla büyüyen ve kilit bir konuma gelen Hanım Komisyonlarına, Milli Görüş hareketinin önderleri (Erbakan ve etrafındaki oligarşi) müdahale etmekte gecikmedi. Nermin Erbakan, Güner Kazan gibi “first lady”ler, kızları, yeğenleri ve gelinleriyle birlikte komisyonların köşebaşlarını tuttular. FP ile birlikte komisyonlardaki aile hegemonyası daha da bariz bir hal aldı. 1999 seçimlerinde seçilecek yerlere yerleştirilmiş iki örtülü adaydan biri Ahmet Tekdal’ın, diğeri de Erbakan’ın yakın dostu Prof. Yusuf Ziya Kavakçı’nın kızlarıydı.[17]

Parti dışındaki kadın kuruluşlarındaysa büyük ölçüde farklı bir gelişme yaşandı. Bu kuruluşlar, giderek cemaat vb. bağlarından uzaklaşıp, en azından özerk bir statüye kavuşup kendilerini esas olarak kadın sorunlarına adadılar. İstanbul’daki Habitat zirvesinde diğer STÖ’ler gibi ilk ciddi sınavlarını veren İslâmi kadın kuruluşları, bu tarihten itibaren ülke içi ve dışındaki kadınlarla ilgili her türden toplantıyı yakından izlemeye başladılar. Kadın kuruluşları büyük şehirlerde platformlar oluşturarak birbirleriyle koordinasyon içinde olmaya çalıştılar.

Bu arada doğrudan kadın sorunlarını olmasa da kadın-kadına ülke ve dünya sorunlarını tartışmaya yönelik; periyodik olarak konferanslar düzenleyip buralara konuşmacılar davet eden inisyatifler de oluştu. Doğrudan türban konusuyla ilgili olarak dernekleşmelerin ancak 1990 sonlarında (Ak-Der ve Özgür-Der) yaşanmış olması da dikkat çekiciydi.

“HİKMETLİ SESSİZLİK”

İslâmi hareketi gözlemlemeye çalıştığım 15 yıl boyunca kadınların az konuşup çok iş yaptıklarına tanık oldum. Dindar kadınlar, genel konularda suskun kalmanın yanısıra kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda da ağızlarını pek açmadılar. Bu noktada en önemli istisna Cihan Aktaş’tır. 1984’te kaleme aldığı Sömürü Odağında Kadın kitabından sonra Kadının Serüveni (1986), Sistem İçinde Kadın (1988), Tanzimattan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar (1989), Tesettür ve Toplum (1990), Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği (1992), Mahremiyetin Tükenişi (1995) adlı eserlerinde Aktaş, dindar kadının serüvenine içeriden eleştirel bir bakış geliştirdi. Aynı zamanda öykü yazarı olan Aktaş’ın kahramanları genellikle dindar kadınlardı.

Aktaş gibi bir başka öykücü Halime Toros’un 1990’daki Tanımsız adlı kitabı da, dindar kadınların bütün yaşadıklarına rağmen suskunluğu tercih etmelerine bir tür isyandı. Toros, üç yıl sonraki Sahurla Gelen Erkekler adlı öykü kitabından sonra 1997’de çıkan Halkaların Ezgisi adlı romanında bu sorgulama ve hesaplaşmayı sürdürdü. İkisine ek olarak, Nazife Şişman, Mualla Gülnaz, Yıldız Ramazanoğlu gibi bir avuç ismin dışında, “kadın bakış açısıyla” dindar kadınlara ve onların serüvenlerine bakan çok az kişi çıktı. 1980’li yıllarda epey popüler olan Emine Şenlikoğlu ise, hem kadınların dertleriyle dertlenip hem de erkek egemen İslâmcı söylemin dışına çıkma cesareti gösteremediği için kendisini tüketti.

İslâmcı kadınların sessizliğini, RP söz konusu olduğunda Sibel Eraslan “hikmetli sessizlik” olarak tanımlıyor:

“Bu, parti içindeki oluşlara karar veren mekanizmaların üstte ve itimada layık, saygıdeğer kişiler tarafından işletiliyor olmasıyla ilgilidir. ‘Hikmetli sessizliğin’ önemli bir sebebi de, parti sayesinde zar zor yakalanan kısmi özgürlüğü, her şeye rağmen, her şeyi sineye çekerek gittiği yere kadar sürdürebilmek istencidir. Siyasî muhalefet yerine var olan ‘hikmetli sessizliğin’ en önemli sebebiyse, kuşkusuz dinî içerik kazanmış siyaset algısıdır. (Allah-baba-koca onayı).”[18]

Ancak Eraslan’ın alıntı yaptığımız makalesinin de yer aldığı sekiz yazarlı kitap; yine Eraslan’dan bir yazıyı da kapsayan İslâmiyat dergisinin Hidayet Şefkatli Tuksal tarafından hazırlanan “Kadın Özel Sayısı” ve yine Tuksal’ın kitabı, bu sessizliğin daha fazla sürmeyebileceğinin işaretlerini veriyor.

Dindar kadınların kendileri hakkındaki düşünsel üretimi son dönemde belirgin bir artış gösterirken, “dışarıdan” yapılan İslâmcı kadınlar üzerine incelemelerde de bir tür azalma gözleniyor. Nilüfer Göle’nin Modern Mahrem’inin[19] ardından Deniz Kandiyoti, Yeşim Arat, Aynur İlyasoğlu, Elisabeth Özdalga, Ayşe Durakbaşa, Ayşe Kadıoğlu, Ayşe Güneş-Ayata, Sevda Alankuş-Kural, Hülya Demir, Serpil Üşür, Feride Acar, Ayşegül Baykan, Melda Yeğenoğlu gibi sosyal bilimlerin değişik disiplinlerinden kadınlar[20] 1980-90 yıllarda İslâmcı kadınları araştırdılar; makaleler, tezler, kitaplar hazırladılar.

Bu araştırmacıların çoğu, İslâmcı kadınlar tarafından hem şüphe, hem de ilgiyle karşılandı. Sonuçta ortaya çıkan metinler de, İslâmcı kadınlarda genellikle ikili bir duygu (kızgınlık ve memnuniyet) yarattı. Kadın bakış açısına sahip olma iddiasındaki dindar kadınlarsa, genel olarak bu çalışmaları, kendilerini “ötekileştirdiği” gerekçesiyle eleştirdiler.[21]

ALLAH’IN ERKEĞE VERDİĞİ RUHSAT

Yıllar önce Emine Şenlikoğlu, “Genç kızlar dikkat, İslâm’ın nikâhını suistimal edenler var”[22] diye bir yazı yazmıştı ve ben de bunu olduğu gibi Ayet ve Slogan[23] kitabımda yayımlamıştım. Şenlikoğlu bu yazısında, bir jinekolog arkadaşından, kürtajların arttığı bilgisini naklediyordu. Şenlikoğlu’na göre üniversiteli İslâmcı erkekler, öğrencilik (ve dolayısıyla yoksulluk ve yoksunluk) yıllarını imam nikâhı kıydıkları okul ya da dava arkadaşlarıyla geçiriyor, mezun olduktan sonraysa aileleri kendilerine “gerçek eş” buluyordu.

Yaklaşık on yıl sonra, ünlü bir İslâmcı aydın, İslâmcı olmayan bir yayın organına verdiği demeçte “İslâmi kesimde kürtajda patlama” olduğunu açıkladı. Diğer bir deyişle, entellektüel iddialı İslâmcıların bir tür “mahallenin delisi” muamelesi yaptığı Şenlikoğlu onaylanmış oldu.

Ama ne zamandır sesi çıkmayan Şenlikoğlu, yeni bir uyarı kaleme alacak olsa bu kez genç kızları değil, herhalde “orta yaşlı kadınları” muhatap alırdı. Çünkü imam nikâhı artık genç kızları değil, evli barklı, çocuk-torun sahibi kadınları mağdur ediyor. Çünkü İslâmi kesim, iktidarla ve parayla tanıştı. Bu parayı nereye harcayacaklarını düşünen bazı İslâmcı erkekler, yıllarca çilelerini çeken eşlerinin üzerine hiç çekinmeden kuma (bazen kumalar) getiriyorlar. Milletvekili, cemaat abisi, belediye başkanı, danışman, işadamı, aydın, bir dizi erkek İslâmcı, “Allah’ın kendilerine ruhsat verdiği”ni söyleyerek genç kızlarla nikâh kıydı. Elif H. Toros şöyle anlatıyor:

“Çokeşliliğin bir ‘hak’ olmadığı tamamen göz ardı edildi. Kimi kadınlar ikinci eşi bir nefis terbiyesi olarak gördüklerini söylediler. Kimileri erkeğin ‘hak’kına karşı çıkmanın Kur’an’a karşı çıkmak olacağını düşünüp yazgılarına boyun eğdiler. Kimileri hasta olup yatağa düştüler. Veya ‘o kadın’la mücadele etme yoluna gittiler. Kocasının yeniden evlendiğini çok sonradan öğrenen kadınlar kadar, hâlâ bilmeyen kadınların sayısı da herhalde hiç az değil.”[24]

Çok eşliliği, kadınların “kendi aralarında en çok konuşup dışa karşı en çok sustukları” konu olarak niteleyen Elif H. Toros şöyle devam ediyor:

“Üniversite mezunu, meslek sahibi kadınları bir erkeğin ikinci karısı olmaya iten sebepler ne olabilir? Seksenli yıllarla beraber kolay yoldan para kazanma ve köşeyi dönme arzusu toplumun her kesiminde bir biçimde karşılığını bulduğuna göre, üniversite mezunu bir genç kızın neden böyle bir ilişkiye girdiğini anlamada toplum olarak geçirdiğimiz büyük dönüşümün günlük hayatımızdaki yansımalarını gözden geçirmek gerekir diye düşünüyorum. Bu hayatta artık genç kızlık düşlerindeki ‘beyaz atlı prensler’ yok. Onun yerine ikame edilen imge biraz daha yaşlı, evli, çocuklu, ama size daha iyi bir hayat vaat eden, sizi metres değil ‘karı’sı kılacağını söyleyen, toyluktan ve yoksulluktan fersah fersah uzaklaşmış, ‘sevme yeteneği’ oranında alım gücü de yüksek, orta yaş sendromlu kır saçlı adamlar.”[25]

Yazıyı böyle bir kahramanla bitirmek istiyorum. Adı Murat. 40 yaşında. Evli, çocuksuz. Yayıncılık yapmış, hakkında dava açılmış. Şimdi kırtasiyecilik yapıyor. İslâmcı, ama pek namaz kılmıyor. Evinde sıkılıyor. Eşi Rana’dan sıkılıyor. İşinde sıkılıyor. Aktüalite kendisini sıktığı için dünyayla da pek ilgilenmiyor. İlgisini üvey kızkardeşi Hülya ve ’68’li profesör bir babanın kısa saçlı, şizofreni tedavisi görmüş kızı Müge’de yoğunlaştırıyor. İkisine de ulaşamıyor ve 312. maddeden hapse giriyor.

Ahmet Kekeç’in üç baskı yapan, 28 Şubat fonunda geçen romanından söz ediyorum. Kitabın adı Yağmurdan Sonra.[26]

İslâmcıların yağmura tutulduğu doğru. Ama daha çok kadınlar ıslandı. Belki de yalnızca kadınlar ıslandı.

Şemsiyeler hep erkeklerin elinde.

[1] Diyanet’in Saraybosna’da düzenlediği 4. Avrasya İslâm Şurası’nın sonuç bildirgesinde “Sevgi, barış ve hoşgörü gibi ilkeleri her zaman ön planda tutmuş yüce dinimizin; şiddet, işkence, çağdışı görüntüler, kadını eve hapseden, sosyal hayattan tecrit eden bir imajla Batı’da tanınıyor ve tanıtılıyor olması büyük bir haksızlıktır. Bu imajı silmek bizim görevimizdir” sözleri yer alıyordu.

[2] İslâm’da “kadının dövülmesi” konusunda Hidayet Şefkatli Tuksal ile yaptığımız, bu sayıdaki söyleşiye bakılabilir.

[3] Türban mı, başörtüsü mü ikilemi etrafında sonsuz terminoloji tartışmaları yapılabilir. Şahsen, çok ısrarcı olmamakla birlikte “türban”ın daha açıklayıcı olduğu kanısındayım.

[4] Yıllardır süren ordudaki “irticacı personel” ayıklamasında, subay ve astsubay eşlerinin örtülü olup olmadığına da bakıldığı biliniyor. Nitekim, ordudan atılmış Nakşibendi kökenli bir binbaşı bize şöyle demişti: “Diğer cemaatlerden bazı arkadaşlar, namazlarını gizli kılmaya, eşlerinin örtülerini çıkarmaya başladılar. Fakat sonunda bizimle beraber onları da attılar.”

[5] Her üç görüş de, ağırlıklı olarak erkekler veya “erkekleşmiş kadınlar” tarafından geliştirildi. İslâm-kadın ilişkisini, ister İslâm’ın içinden, ister dışından feminist veya feminizan bir şekilde değerlendirmek isteyen kadınlar da bu çerçevenin içinde kaldılar. Onlar, “kadınların durumunun iyileştirilmesi”nin yerine “kadının özgürleşimi” hedefini koyup erkek egemenliğine ve ataerkilliğe açıkça savaş açmalarıyla kendilerini diğerlerinden ayırabildiler.

[6] Erbakan, RP 4. Büyük Kongresi’ndeki 3.5 saatlik konuşmasında laikliğe aykırı uygulamalara örnek olarak ilk başta “başörtülü fotoğrafı olan bir hanıma pasaport verilmemesi”ni göstermişti.

[7] Aslına bakılırsa İslâmcı kadınların da, uzun bir süre, diğer sistem karşıtı hareketlerden veya feminist çevrelerden “stratejik bir destek” talep ettiklerine de tanık olmadık. Çünkü İslâmcıların “hak ve özgürlükler mücadelesi”ne toplumun diğer kesimlerini de çağırmaları 28 Şubat’tan itabaren yaşanmaya başlayan bir olgu. Türban sorununun ilk patlak verdiği yıllardaysa “hak ve özgürlükler mücadelesi” alanı büyük ölçüde solcular ve Kürtler tarafından dolduruluyordu ve bunlar İslâmcıların hiç de ilgisini çekmiyordu. Bu tarihte türban, İslâmi hareketin gündem belirleyebilmede yegane şansıydı.

[8] Örnekler çok: Gülay Pınarbaşı, Filiz Ergün, Afet Ilgaz, Nevval Sevindi, Nazlı Ilıcak, Oya Akgönenç…

[9] Bakınız birçoklarının yanısıra Ali Bulaç, “Feministlerin Bayanların Kısa Aklı,” Zaman, 17 Mart 1987.

[10] Fethullah Gülen başta olmak üzere birçok cemaat liderinin, kızların başlarını açmaları için talimat/fetva verirken o kızların geleceğinden çok kendi yapılarının geleceğini, yani sistemle ilişkilerini hesaba kattıkları açıktır.

[11] Nihayet bir kadın ilahiyatçı bunları bilimsel ve derli toplu bir şekilde, en önemlisi “kadın bakış açısıyla” inceledi: Hidayet Şefkatli Tuksal, Kadın Karşıtı Söylemin İslâm Geleneğindeki İzdüşümü, Kitabiyat, 2000. Ayrıca bakınız Tuksal’la yaptığımız söyleşi.

[12] Bulaç yukarıda andığımız yazısında feminizmi eşcinselliğe ve erkek düşmanlığına yol açan bir hareket olarak nitelendiriyor ve “feminist bayanlar sizin aklınız kısa ve üstelik bir karış havada” diyordu. Mualla Gülnaz, Tuba Tuncer, Yıldız Kavuncu, Elif H. Toros gibi isimlerin Bulaç’a cevapları küçük çaplı bir “İslâmi feminist” külliyatın doğmasına vesile oldu.

[13] Kanımca kızlar, türban eyleminin öznesi olmaktan çıkıp nesnesine dönüştükleri anda kaybetmeye mahkûm oldular.

[14] Geçmişte aynı aileler genç kızlarına uygun bir kıyafet bulmakta epey zorlanıyorlardı. Türban öncesinde yegane alternatif çarşaftı ki bunun doğurduğu “modernlik dışı” görünüm ve toplumdan “gönüllü tecrit” hali, bazı tarikatlar dışında pek tercih edilmiyordu. Türbanın hem modernliği, hem muhafazakârlığı içermesi bu anlamda imdada yetişti. Ancak üniversite öğrencileri gibi belli bir eğitim ve kültür seviyesine sahip olmayan gecekondulu kızların bazılarının türbanlarına rağmen sokaklarda sergiledikleri “istenmeyen” manzaralar İslâmi kesimde hayli tedirginlik yarattı ve bir ölçüde de türban etrafındaki mitleri kırdı.

[15] Kavramı Sibel Eraslan’dan ödünç aldık. Eraslan, RP deneyimini şöyle anlatıyor: “Kadınlar gettosu şeklindeki hanımlar komisyonu, kendilerine benzeyen ve kendilerini anlayan bir sıla-yurt anlamındadır. Bu topluluk ruhu, sanal bir gettodan esmemektedir; zira bu ‘kadın-kadına’lık, sadece toplantıdan toplantıya değil, yaşamlarının pek çok kısmı ve şeklini birlikte paylaşmayla, dayanışmayla ilgilidir. Sözgelimi birbirlerinin çocuklarına bakmak, ev işlerinde yardımlaşmak, ekonomik destek bunlardan bazılarıdır.” S. Eraslan, “Refahlı kadın tecrübesi”, Osmanlı’dan Cumhuriyete Kadının Tarihi Dönüşümü, der. Yıldız Ramazanoğlu, Pınar, 2000, s. 216-17.

[16] “Sivil toplum” kavramı İslâmcılar tarafından da yeni yeni kullanılır oldu. Daha önceleri “gönüllü teşekküller” olarak adlandırılan bilumum İslâmi vakıf ve derneğin, önemli bir bölümü cemaat içi kapalı devre faaliyet gösteriyor olmakla birlikte, kendilerini yeni yeni “Sivil Toplum Örgütü” olarak tanımladıklarına tanık oluyoruz. Hatta yurtdışıyla fazla alakaları olanlar “NGO” tabirini de sıklıkla kullanmaktalar.

[17] Merve Kavakçı olayı, başlıbaşına geniş bir inceleme ve tartışmayı gerektiriyor. Kavakçı, Hanım Komisyonları’nda pişmiş biri değildi; Erbakan tarafından paraşütle indirildi. Örtüsü dışında –ki onun da epey şık olduğu biliniyor- ABD’de yaşamış olması, eğitimi, dil bilmesi gibi özellikleri onu FP tabanından çok “Beyaz Türkler”e yakınlaştırıyordu. Merve’nin seçilmesi örtülü kadınlarda başta büyük bir sevinç ve coşku yarattı. Kendisine çıkartılan engellerse bu kesimin devlete ve kurumlarına olan bağlılığını bir ölçüde zedeledi. Ancak Merve’nin Amerikan vatandaşı olduğunun ve bunu gizlediğinin anlaşılmasıyla kafalar iyice karıştı. Sonunda Merve Kavakçı, Türkiye’deki örtülü kadınların simgesi haline geldi. Bunu ne kadar hak ettiği tartışılır.

[18] Adı geçen yazı, s. 220.

[19] N. Göle, Modern Mahrem: Medeniyet ve Örtünme, Metis, 1991.

[20] İslâmcı kadınların “sosyolojisi” kadınlar tarafından yapılırken, İslâm’da kadının yeri konusundaki “dışardan” çalışmalar İlhan Arsel, Oral Çalışlar gibi erkekler tarafından yapıldı.

[21] Nazife Şişman, “Türkiye’de Kadınların İslâmcı Kadın Algısı”, Osmanlı’dan… içinde.

[22] Emine Özkan Şenlikoğlu, İslâm’da Erkek, Mektup Yayınları, 1988, s. 121-126.

[23] R. Çakır, Ayet ve Slogan: Türkiye’de İslâmi Oluşumlar, Metis, 1990, s. 197-199.

[24] Elif H. Toros, “Hayat, Hikayeler ve Suskunluğa Dair”, Osmanlı’dan…, içinde, s. 203.

25 Adı geçen makale, s. 204.

[26] Ahmet Kekeç, Yağmurdan Sonra, Şehir Yayınları, 1999.

ÇERÇEVE(32-33)

Kadınsız Abant

Tam da Türkiye’nin yoğun bir biçimde İslâm-kadın ilişkilerini yeniden tartışmaya başladığı bir dönemde düzenlenen Üçüncü Abant Platformu’nun elliye yakın delegesi arasında tek bir kadın bile yoktu. Halbuki geçen yılki katılımcıların yaklaşık onda biri kadındı. Düzenleyiciler, kadın katılımcı bulunmamasının telafisi olmayan büyük bir eksiklik olduğunu kabul ettiler ve bu duruma üstüste gelen birtakım aksiliklerin yol açtığını söylediler.

İlk ikisi kamuoyunda geniş yankı uyandıran Abant Toplantıları, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın öncülüğünde düzenleniyor. Buna rağmen Abant Platformu’nun Fethullah Gülen cemaatini aşıp kendi bağımsız kimliğini oluşturduğu söylenebilir. Artık Abant denince akla Prof. Mehmet Aydın, Prof. Burhan Kuzu, Prof. Niyazi Öktem, Prof. Bekir Karlığa, Prof. Hayrettin Karaman, Mehmet Ali Kılıçbay, Gündüz Aktan, Durmuş Hocaoğlu, Ali Bulaç, Cüneyt Ülsever gibi farklı eğilimlerden aydınlar geliyor.

Ama bütün bu farklılıklara rağmen Abant’ın tüm kesimleri kucakladığı söylenemez. Kadınların dışında üzerinde pek durulmayan diğer bir eksiklik tek bir Alevinin bile bulunmamasıydı. Öte yandan Kemalist kesimden ciddi bir katılımın olmaması da dikkat çekti. Bu noktada, Gülen faktörünün tam anlamıyla devre dışı olmadığı, Kemalistlerin Gülen ve cemaatine yönelik şüphelerini korudukları görülüyordu. Bazıları kendi çevreleri tarafından eleştirilmekten çekinirken, bazı öğretim üyelerinin de YÖK tarafından “fişlenme” korkusu nedeniyle, arzu etmelerine rağmen toplantıya katılmadıkları ileri sürüldü. Nitekim Ankara DGM’nin Gülen hakkında çıkardığı gıyabi tutuklama kararı, toplantıya mesafeli yaklaşanların pek de haksız olmadıklarını gösterdi.

Bütün bu faktörlerin sonucunda son Abant toplantısında birkaç çevre/eğilim önplana çıktı: Modernist ilahiyatçılar ( Aydın, Karlığa ve İslâmiyat dergisi çevresi); liberaller (Liberal Düşünce Topluluğu); FP’nin yenilikçileri (Abdullah Gül, Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Ali Coşkun); milliyetçiler (Kuzu, Hocaoğlu, Nevzat Kösoğlu, Yahya Akengin vb.); İslâmcılar (Karaman, Bulaç, Mustafa İslamoğlu vb.) Bütün bunların yanında solcu veya sola yakın katılımcı oranı hayli düşüktü.

Fakat yakın zamana kadar solun temaları olarak kabul edilen cezaevleri, işkence, yargısız infaz, kültürel haklar, toplantı ve gösteri yürüyüşleri gibi konuların artık başkalarının da gündeminde olduğu Abant’ta net bir şekilde ortaya çıktı. Yine bu tartışmalar sırasında milliyetçi kanattan bazı isimler Soğuk Savaş dönemi reflekslerini hâlâ koruduklarını gözler önüne serdiler.

Abant’ta birinci yıl “İslâm-laiklik ilişkisi”, ardından “Din-Devlet İlişkileri” tartışılmış; oturumlarda zaman zaman tansiyon yükselmiş ve kamuoyu da toplantılara büyük ilgi göstermişti. Bu yılın konusu olan “Demokratik hukuk devleti”ninse cazibesi pek yoktu. Kimileri toplantıyı heyecanlı ve işlevsel kılabilmek için tartışmaları somut konulara taşımak istediler. Arada sırada -ve polis kameralarının gözetimi altında- 312. madde, MGK, türban, Kürtler gibi hassas konular üzerine sert tartışmalar yapıldıysa da bunlar doğrudan sonuç bildirisine yansımadı. Sonuçta Abant’tan Türkiye’nin somut sorunlarına yönelik somut tavırlar geliştirilmesini bekleyenler hayal kırıklığına uğradı. Toplantıya ilk kez bu yıl katılan Prof. Mete Tunçay gibi, farklı kesimlerin diyaloğunu önplana çıkaranlarsa fazlasıyla tatmin oldu.