Anasayfa > Birikim Arşiv > 137 - Eylül 2000 > Kamusal Alanda İslâmcı Kadın ve Erkeklerin İlişkilerindeki Değişim Üzerine: Bacıdan Bayana

Kamusal Alanda İslâmcı Kadın ve Erkeklerin İlişkilerindeki Değişim Üzerine: Bacıdan Bayana

Cihan Aktaş | (Sayı : 137 - Eylül 2000)

’70’li yıllarda Akıncı ve Ülkücü camiada veya MTTB etrafında Anadolu kökenli, muhafazakâr ailelerin kızları, bu hareketlerin içinde özneleşmeye başlarken, etkinliklerinin meşrûiyetini kendilerini bacı olarak adlandıran bir söylemde buldular. Bu söylem, erkeklerle ortaklaşa yürüttükleri faaliyetlerini, bir bakıma kendilerini aile ortamından da güvenli hissettiren derinleştirilmiş bir akrabalık inancıyla sürdürmelerini sağlıyordu. Bacı yerli, Türk, İslâm özellikli geleneklere saygılı duruşuyla, bu ülkenin öz kimliğinin en somut belgesiydi. Masum Anadolu kızıydı, bu toprağın kızlarından biriydi, Fatihler doğuracak bir Meryem’di; başörtüsü ise göndere çekilmiş bayraktı. Gerçi özellikle taşra kökenli gençlerin içinde yer aldığı sol gruplar içinde de, kızlar, “bacı” olarak çağrılıyor ve bu çağrıya uygun yerler ediniyorlardı. Dinle aralarına mesafe koymuş olsalar bile, bu gruplar içinde de kızların faaliyetinin, varlıklarına neredeyse dinsel bir kudsiyet atfedilmek suretiyle yürütüldüğünden söz edilebilir. “Bacı” ile, söz konusu grup ve hareketler içindeki kızların cinsiyetine vurguda bulunulurken, aynı zamanda cinsellikle arasına mesafe koyan bir yaklaşım da dile gelmiş oluyordu. Bu kimlikle, siyasal hareketler içinde kızların geçmişte yer almadığı şekil ve oranda yer alması geçerlilik kazanıyordu. “Bacı” sınırı aynı zamanda her tür insanî tutkuyu aşan bir anlamda davaya duyulan bağlılığı ifade ediyordu. Önce dava, sonra, daha sonra aşk. Ve aslında davaya duyulan aşktan başka, bu aşkı zaafa uğratabilecek, yönünden saptırabilecek bir aşka ne gerek vardı?

“Bizim geldiğimiz yerlerde, kadınları dahi üçe ayırırlardı.” diyor, Süleyman Çobanoğlu, “bacı” isimli yazısında.

“Evvela, sütü helal, eti haram vardı ki, bu ana idi. Peşinden eti helal, sütü haram gelirdi ki, bu da insanın helalliği, karısı idi. Nihayet, hem eti hem de sütü haram olan olurdu ki, bu da bacı idi. Bunlardan maada dünyada kadın yok idi.” (Aşk ile Hain Kardeş, Merdiven Kitapları, 1999)

“Bacı”ya güven duyulur, onunla iftihar edilirdi. Bacı, Anadolu insanı için sosyal hayatta akraba veya akrabalık dışı kadın ve erkek ilişkilerinin sıcak, masum ve güvenilir yönünü temsil ediyordu. Kutsal bir haleyle çevrili, dolayısıyla fazla bilinmeyen, tanınmayan, ama güçlendiren, sığınılan, övünç duyulan ve savunulan değerlerin simgesiydi. Bir köşede tutulsa bile her an ulaşılabilir varlığı, yitirilmekte olan geçmişi en sevilen ve güvenilen değerleriyle hâlâ ellerinde tutma umudunu koruyor, kolluyordu. Dava adamı, davası için mayınlı zeminlere sefere çıkmak zorunda kalsa bile, bacı her zaman güvenilir bir zeminde bulunuyor ve gerekirse o zemini sağaltıyordu. Yeryüzünün bir köşesinde acı çeken bir mümin (bir mustazaf) varken nasıl mutlu olunabilir ki... Ak bir kâğıt gibi olmalı yüreğin. Küçük günahlar minik siyah lekelerdir çünkü; önce toplu iğne başı gibi başlar, bir gün bakarsın kararmış yüreğin, kapkara olmuş. Oysa sen Allah’a doğru bir adım atarsan, O sana on adım yaklaşacaktır.

Teorilerle değil, bu teorilerin hayata geçirilme durumuyla ilgilidir bacı ve onun mutluluğu, fedakârlık eyleminin sürekliliğindedir. Hz. Yusuf gibi hapiste yatmak; olmazsa, hapiste yatanın yolunu gözlemek gerekir. Açlık çekmek, damlayan tavanlarla, ıslak süngerlerle, bir lokma bir hırkalarla yaşamak gerekir. Hz. Meryem gibi masum, Hz. Fatıma gibi alçakgönüllü, Rabia Hazretleri gibi tahammüllü olarak gecekondularda oturmak, olmazsa gecekondulara ziyaretlerde bulunarak ‘o hayatı’ paylaşmak gerekir. Sözcükler ve eylem arasında ayrım yapılmamalıdır. Geçen yüzyıl Rusya’sının halkı aydınlatmak için seferber olan kültür taşıyıcısı Narodnik kadınları, Sovyetlerin kahraman anaları kadar halkçı ve yalın olunmalı. Mütevazı, hattâ çileci bir hayat tarzı kurulan evlerde her zaman bir çalışma ortamı vardır. Düşüncelerle yaşanır ve aynı zamanda düşüncelerin hayata geçirilmesi hedefi için taze başlangıçlara koşulur. Samimiyet, feragât ve çaba açısından Aleksandra Kollantai’nin Sevgi Yolları’ndaki Vassilissa Malygina’sını çağrıştıran bir dinamizm ve adanışla, davasının, halkının, ümmilere has sayılan lekesiz bir imanın emir eridir bacı. “Gerçek ancak canlı bir örnekten öğrenilebilir”, diye düşünüyordu Vassilissa. Bacı ise “inandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın” ilkesi etrafında kurar hayatını.

Bacı, tek cinsli (eril) bir toplumsal karakteristiğin sürdürücüsü olduğu kadar handikapıdır da. Başörtüsü gibi o da Müslümanların namusudur. Aynı zamanda başörtüsü, Müslüman kadının fanusudur. “Bacı” sıfatı, üniversitelerde okuyan, derneklerde faaliyetlerde bulunmak isteyen genç kızlar için uygun bir muhafazaydı. Dinî kaynaklarla karşılaşan genç kızlar açısından bu konum evlerinin dışına çıktıkları için fesat kaynağı sayılmamanın bir gereği ve gerekçesiydi. Kadın, büyük bir açlıkla ve teslimiyetle okunan ikinci el dinî kitaplara göre bir fesat kaynağı gibidir. Ne de olsa; kocasının kulu sayılır; ayrıca yaradılıştan yozlaşmaya yatkındır. Bu bakımdan da takvalı ise, fesat kaynağı olmamak için mümkün olduğu kadar sokağa çıkmamalıydı kadın veya çok zaruri nedenlerle çıkıyorsa, kendini çirkinleştirmeliydi. Kara kargalara benzemeliydi. Namahrem erkeklerle konuşurken ağzına ceviz alarak konuşan menkibe kahramanı evliya kadınların izinde yürümeliydi. “Açık” kadınlar ise, ’80’li yıllara doğru yapılan okumaların oluşturduğu kanaate göre, fıkhi açıdan Müslüman erkekler için cariye sayılabilirlerdi. Bu anlamda, ya bir azize, bir anadır kadın ya da bir fahişe. Bu yaklaşımları çoğu kez kadınlar, dinî bir hassasiyet ve teslimiyet adına belki erkeklerden daha ısrarlı bir dille savundular.

’80’li yıllarda İslâma yönelen dinî eğitimden yoksun Türkiyeli gençliğin dinî bilinçlenme isteğiyle fıkıh mirasımızın derinliklerine daldığı o yıllarda nasıl bir şok etkisi yaşadıkları tahmin edilebilir. Yeni bir dünya, vicdanlı ve adil bir dünya ideali için İslâmiyet’e yönelen gençliğin yaşadığı bu şok hali, ileriki yıllarda meydana gelecek savrulmaların en önemli sebeplerinden biridir. İlerlemenin ve gelişmenin, çağdaşlığın ve medeniliğin görüntülere, kılık kıyafetlere, kendini inkâra ve horlamaya, yerli olan her şeyden tiksinti duymaya bağlandığı bir paradigmaya duyulan tepki, bu yıllarda aktarma, derleme, bağlamından koparılmış malûmat yığınlarıyla beslenerek, sanatın, neşenin, renkliliğin yasaklandığı, farklı dinî okumaların susturulduğu, bastırıldığı bir din anlayışı ortaya koymuştu. Türkiye coğrafyasına has “harf devrimi” gibi nedenlerle, özellikle ikinci elden sağlanan bilgilerle karşılaşma anında yaşanılan bu şok halinin, birkaç özelliği şöyle sıralanabilir: İslâmi bilgilenme adına abur cubur okumalar. İslâm’ı yaşama adına sorgusuz sualsiz kapılanmalar. Geleneğe karşı hasmane tutum. Modernliğe karşı ikiyüzlü bir sorgulama. Topluma rağmen toplumu kurtarıcılığa soyunma. Fıkıh despotizmi. Cuma namazı, dar’ul küfr, cihad, hicret, tekfir tartışmaları. Kaynaklara dönüş adına hayatı besleyen ince damarların inkârı ve ihmâli. Dinî duyarlılık adına kadının yapısına güvensizlik. Kadının sesi ve görüntüsüne ilişkin yargılarla, fıkıh ve takva adına başörtülü öğrencileri evlerine dönmeye çağıran otoriter sesler.

Başörtülü Müslüman kadın, fesat kaynağı görülmeden ve Allah’ın rızasına aykırı davranmadan kamusal alanda tutunabilmek için gönül rahatlığıyla bacı söylemine ve bacı kalıbına sığındı. Cinsiyetini benimsemekle birlikte kamusal alanda cinsel çağrışımlara yol açmamayı dinî bir sorumluluk olarak görüyordu. Bir bakıma kamusal alanda bulunuşuna ilişkin sorgulamalar ve yargılamalara kendini erkeksileştirerek, sesini ve duruşunu cinsiyetinden arındırarak karşı durabilirdi. Tesettüre inancı da bu duruşu güçlendiriyordu. Fitne fesat kaynağı veya potansiyel cariye olarak görülmeyi kabullenemezdi. Böyle görülmemek için çirkinleşmeye ve “evde kalmaya” bile razıydı. Dininin izin verdiği kabulüne rağmen, bir erkeğin ikinci üçüncü dördüncü karısı olmayı, başka bir kadını bu nedenle üzmeyi kendine yediremezdi. Aşk onun için bir bahane ve mazeret olamazdı. “Bacı” söylemi aşkın inkâr edildiği bir süreçte yükselişe geçti. Âşık olmamanın gereği, sebebi ve seddiydi bacı ve aşkı sadece ve sadece ilahi aşk olarak benimsiyordu. Müslüman, bir kadına veya erkeğe değil, yalnızca Yaratıcısına âşık olurdu. Yani aşk, ilahi aşk olabilirdi ancak. Ne var ki, bu inkâr nedeniyle sağlıksız, ideolojik evlilikler kuruldu. Ya da aşka değgin duygular, bacı sayılamayacak kadınlara yöneltildi. Bu yıllarda yazılan romanlarda çoğu zaman âşık olunan kadın, baş kişi İslâmcı erkeğin hidayete çağırdığı, hidayetine vesile olduğu Batı’ya öykünen bir hayat yaşadığı halde bu hayattan rahatsızlık duyan bir profile sahiptir.

Bacı ise sabitti ve sabit kalmalıydı; tıpkı gecekondu mahallelerine acele kondurulan bir caminin minaresi gibi, bir süreklilik umudunu, yurtlanma özlemini temsil etmek üzere... Göç edilen yerlerin taşıyıcısı ya da göçerlerin konak alanı olarak öyle genişti ki bağrı, hiçbir acı ve hayal kırıklığı dışına vurmazdı onun. Bacı söylemi bir taraftan Müslüman kadına kamusal alanda bir yer açarken, aynı zamanda onu tezlikle özel alana gönderecek bir hissiyatı da dillendiriyordu. Davanın selameti açısından, yozlaşmış Batılı ve Batıcı kadınların görüntülerinin bulaştığı alanlarda yer almamalıydı o. Gelişen İslâmi duyarlılık açısından ise önemli olan İslâm’ın bu konudaki beklentileriydi. ‘Kaynaklara dönüş” akımı, bacının eve dönmesini dinî bir gereklilik olarak gösterecek bir sürü delil ve doküman koyabiliyordu ortaya. Ayrıca İslâm’a yönelen gençliğin bir kesimi zaten birbirine akraba hattâ mahrem olmayan kadınlarla erkeklerin hayatlarının yüksek bir duvarla veya görünmeyen perdelerle bölündüğü bir iklimden geliyorlardı. Böylece, yeni bir yaşantı tarzı kurma iddiasına bağlı olarak, farklı bir ilişki biçimi oluşturuluyordu evlerde. Ayrı odalarla olamıyorsa, perdelerle, bölmelerle haremlik selamlık ilişkisi, bu ilişkinin kökleri çok da irdelenmeksizin yeniden yorumlanıyordu. Sözgelimi, kapı vurulduğu zaman evin içinde başgösteren kaçışmalar ve gelenleri karşılama konusunda yaşanan panik, bir yeniden yapılanma isteğinin belirsizliği ve karmaşasını da yansıtıyordu. Bu mahremiyetin korunması adına kadın ve erkeklerin, ağabey ve bacıların ilişkilerini tutuklaştıran mutedillikten uzak tecrübe, kamusal alandaki karşılaşmalarda da ne yapacağını, nasıl konuşacağını bilemezliğe dönüşüyordu. “Öteki” erkek ve kadınla rahatça konuşulabiliyor, işbirliği yapılabiliyordu, ama evde, perde ve duvarın ayırdığı bölmedeki dava arkadaşıyla, konuşma ve ilişkilerde bir tutukluk, sıkıntı ortaya çıkıyordu. Bu arada Müslüman kadın, “bacı” olarak, hem dışarının dünyasının yozlaştırıcı veya yıpratıcı etkilerinden kurtulması hem de dişi kuş olarak evin dünyasını İslâmi bir anlamda yeniden kurması gibi gerekçelerle, daha çok ev ve özel hayata -özel alana ait sayılan- yan etkinliklere kanalize edilmeye ve kamusal alanda silikleşmeye başladı.

’80’lerde solda feminist sorgulamaların etkisiyle bacının reddedildiğini, karikatürleştirilerek yitime uğradığını biliyoruz. Artık kadınlar arasındaki dayanışmayı vurgulayarak kızkardeşliğin altını çizen feministler, cinsiyetsiz bir yanı olan bacının dava adına dava mensubu erkekler tarafından istismar edildiği üzerine tartışmalar yapıyorlardı. Denilebilir ki, “bacı” sıfatı bu yıllarda siyasal bağlamda gönül rahatlığıyla sadece İslâmcı kimliği için, başörtüsü davasıyla birlikte kullanılıyordu. İslâmi kesimde “bacı” olarak isimlendirilmek, Müslüman kadının kamusal alandaki iddialarını sürdürebilmesi bakımından her iki tarafa da kolaylık sağlamaya devam ediyordu. Bacı kamusal alanda misafirdi, dinî değerlerden arındırılmakta olan kamusal alana titrek adımlarla dava arkadaşları olan ağabeylerinin himayesiyle çıkmaya başlamıştı; bir gün belki de kendisini “bacı” olarak çağıran birine nikah bağıyla bağlanarak özel alana geri dönecekti. Zaten nerede ve nasıl olursa olsun önemli olan İslâm’ı yaşamaktı ve İslâm’ı yaşamaya ilişkin reçeteler tüm karmaşıklığına rağmen çok açık, sade ve basit görünüyordu, yükselen İslâm’ın gençliğine. Selefi, temelci, devrimci söylemlerle, içinde bulunulan toplumdan kopuk bir şekilde, yöntem tartışmaları sürüyordu. Tebliğ, cihat, hizmet, infak ve Kur’an dersleri. Kimisi tutuklanıyor, kimisi kaçak yaşıyor, kimisi de kendi kendisini sürgüne gönderiyordu.

Özal’ın atılım yılları, sistemin tabularını da sarsarken, bu sarsıntının dindar kitlelerdeki etkileri İslâmizasyon ile tesviye edilecektir. Başörtüsü yasağıyla birlikte özne olarak başörtülü kadınlar tartışmalara katılmaya zorlandılar ve daha çok da tartışmalara, incelemelere konu oldular. Devrim düşleri, özellikle bir hapis deneyimi olan yeni karizmatik öncüler üretirken, bacının pratik hayata ilişkin sorumluluğunu da arttırdı. ’70’li yıllarda kamusal alana ilişkin sorular ilk kez hayatın gereklerinden kaynaklanan bir zorunlulukla somut olarak sorulmaya başlanmıştı. ’80’li yıllarda ise başörtülü öğrenciler okuma haklarını dillendirmek üzere meydanlarda ve medyada göründüler. Bu yıllar aynı zamanda başörtünün kamusal alanda var olma iddiasıyla bağlı tartışmalara sahne oldu. Tartışma başörtülü öğrenciler açısından iki yönlü olarak sürdürüldü: Muhafazakârlarla gericilere ve jakoben Kemalistlere karşı... Bacının başörtülü olarak kamusal alanda yer alma iddiası, doğal olarak, kamusal alanda mahremiyet değerlerinin yeniden tanımlanması, kadın ve erkek arasındaki ilişki düzeyinin gözden geçirilerek yeni bir biçime bürünmesini de gerektiriyordu. Bu kolay olmayacaktı; çünkü, kamusal alan, değerden arındırılmış değildir ve kendi vazgeçilmez değerlerinizle orada var olmanın bedelleri sanıldığından da ağır olabilir. ’80’li yıllar boyunca bacı, başörtülü yaşamayı öğrenme ve öğrendiğini hayata aktarma kaygısı içinde koşuşturmuş; eylemi bu yıllarda daha çok başörtüsü etrafında düğümlenmiştir. Başörtüsü hem olgunlaştırıcı olmuştur, hem engelleyici. Bacının gündemi başörtüsü sorunu ile o kadar doludur ki, istese bile ne öteki ezilenler ve baskı görenlerle yeteri kadar ilgilenebilmekte ne de kendi dünya görüşü etrafındaki herhangi bir mesele veya etkinlik alanında yeteri kadar derinleşebilmektedir.

Aynı yıllarda Müslüman erkekler, kamusal alana Müslüman oldukları için dışlanma, tehdit edilme, dayak yeme, azar ve küfür işitme gibi muamelelere marûz kalacakları bir görüntü ve duruşu taşımadılar. Hazır ilişki biçimleri içinde kendilerine yer bulmada önemli ölçüde bir sıkıntı yaşamadılar. Gerçi bu görece kolaylık ve rahatlık, kurulu (dayatılan) değerler sistemini ve eylemlerini içselleştirme ihtimaline de kapı açıyordu. İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız. Kierkegaard’ın dediği gibi: Önce bilgi tükenir. Bilgi özellikle bir “varlık” olarak görülüyorsa, edinen kişinin bilincinde ve yaşantısında yer etmesi beklenir. Sünnet olarak sakala ilişkin yargılardaki esnemeyle birlikte, Müslüman erkeğin kamusal alanda görünüşü açısından bir bedel ödemesi gerekmez olmuştu. Gerek İslâmcıların, gerekse Kemalistlerin toplumsal tasarımlarında bedeli ödeyen, ödemesi istenen hep kadınlardı.

Kadınların başörtüleriyle kamusal alanda yer alma yönündeki ısrarlarına bağlı olarak, kamusal alanda Müslüman erkeklerle kadınların birbirleriyle yeni bir ilişki biçimi geliştirmelerini gerektiriyordu. Müslüman (veya İslâmcı diyelim) erkeklerin bilincinde bu yeni ilişki biçimi, getireceği her türlü sorun ve külfetin yanında evin çöküşü ve buna bağlı olarak evlilikte erkeğin konumunun değişmesi anlamını da taşımaktadır. Geleneğin kendilerine sağladığı imtiyazları korumakta ve sahiplenmekte hayli titiz ve duyarlı davranan Müslüman erkekler, yine geleneğin yüklediği mesuliyetleri yerine getirmede aynı duyarlılığı ve titizliği koruyamıyorlardı. İslâm’ı anlama ve yaşama konusunda pek çok şey değişirken, bacının olduğu gibi kalması en önemli mesele gibiydi. Kadın evle ve özel alanla bütünleştiği oranda bacılaşarak, var olabiliyordu. Bacı olarak Müslüman kadın evin kızı muamelesi görürken, kamusal alana yönelik ısrarları nedeniyle, ahretlik muamelesiyle yüzyüze geldi. Bacı olarak muhatap olunan soyut kutsallaştırma, soyut bir İslâmi hayatı nasıl olursa olsun kurma ve sürdürme mesûliyetini yüklenme gerekçesine dönüştü. Özel hayatında ona “boş vakit” kazandıran araçların edinilmesi bile, İslâmcı erkek entellektüellerin kalemiyle modernist bir tutum olarak tanımlandı. Davasına duyduğu inancı kanıtlaması bakımından ille de elleriyle çamaşır bulaşık yıkaması gerekiyormuş, geniş ailede yaşamalıymış, yitirilen komşuluk ilişkilerini ve kaybolan mahalle ruhunu kazanabilir ve geri getirebilirmiş de bunu bencilliği ve konformistliği nedeniyle yapmıyormuş gibi eleştirilerle karşılaşan Müslüman kadınlar arasında, modernist olmadıklarını kanıtlamak için, yıpratıcı kanıtlama çabalarına girerek ruh sağlığını yitirenler oldu.


Türkiye’de sivil kurumlar ve etkinliklerin zayıflığı ve mevcut olanların da devletten bağımsız olmaması nedeniyle, toplumun kendisini ifade edebilmesinin yolları son derece sınırlıdır. Sorunların çözümü genellikle siyasetten beklenmektedir, ama siyasetin yeniden yapılanmasını sağlayacak bir kamusal tartışma ortamının önü de sürekli tıkanmaktadır. Yine de uzun yıllar kamusal alanda seslerini duyuramamış kesimler, bu tıkanmayı aşarak seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Başörtülüler, neredeyse otuz yıldır çok söylemli, renkli, parçalı yeni bir kamusallığın inşâsının gerekliliğini hatırlatıyor, bir zorunluluk olarak duyurtuyor ve varlıklarıyla bu kamusallığı oluşturuyorlar.

Giderek yeni sorular ve zorluklar üreten, aynı zamanda yeni ve farklı açılımlara da gerek hissettiren kamusal alan, özellikle dinî/geleneksel ilişki biçimlerinden özde veya şekilde farklı olan yeni ilişki biçimleri gerektiriyordu ve dindarlar kamusal alanda bu ilişkileri kadın-erkek birlikte üretebildikleri takdirde, özel alandaki ilişkileri de kurtaran bir gelişme sağlanacaktı. Fakat kamusal alanda evdeki kadınlarla konuşmaya pek gerek görmedikleri bir öncelikler dizisi oluşturmuş olan Müslüman erkekler, bacılarının burada yer almasını, çekingen ve kuşkulu bir tutumla karşıladılar. Laik rejimin değerleriyle yüklü kamusal alanda dinen meşrû yeni bir ilişki biçimi geliştirmek ne de olsa henüz aşılması imkansız gibi görünen zorluklar ve riskler ihtiva ediyordu. Bu alanda din yaşanamıyor gibiydi. Yozlaşmak çok kolaydı. Ahlâki yozlaşma daha çok kadın-erkek ilişkilerinde görüldüğü için de, Müslüman kadını türlü karşılaşmaları mümkün kılan kamusal alana çeken her adıma şüpheyle bakılıyordu. Kamusal alanda ısrar ettiğiniz için, başka türlüsü elinizden gelmediği halde, bacı sıfatından yoksun bırakılarak, böylece cinselliğinizle ilgili olumsuz yargılar manzumesine döndürülerek, bir bakıma akrabalık bağından yoksun bırakılarak cezalandırılabilirdiniz.

Gerçi evler eskisi gibi değildi ve buna bağlı olarak kamusal alan da işlev bozukluğuna uğruyordu. Özel ve kamusal gibi ayrımlara getirilen açıklamalar sahici sorunlara samimi cevaplar vermeyi mümkün kılan bir açıklığa sahip olamıyordu. Şimdi “özel” alan diye kabaca tasnif edilen alanın geçmiş biçimlerinde farklı seviyelerde kamusallıklar yer alabilirdi ve alıyordu da... Farklı kamusallıklarda bacı her zaman vardı ve zaten bu varoluşları yüzünden de bacıydı ya... Hem, Batılı sosyal bilimcilerin işine öyle geliyor diye, hayatımızın özel ve kamusal, politik ve apolitik şeklinde bölmelere ayrılması ve bu alanlardan bazılarının diğerlerine göre daha üstün sayılması niye kabullenilmeliydi ki... Hz. Muhammed’in ibadeti siyaset, siyaseti de ibadetti. “Kişisel olan politiktir.” Bu “feminist” slogan hiç de yabancı gelmiyor bize. İnsan özel alandan kamusal alana yılan misali kabuk değiştiriyormuş gibi farklı bir ahlâki durumu giyinerek çıkmaz. Kamusal alana çıkarken zühdü, takvayı, tevazuyu, kanaatı, tevekkülü, şükürü, yakıni, sabırı, murakabeyi, rızayı, ihlası nereye bırakacağız? İslâmın kişiliğimizde oluşturduğu özellikleri nereye kadar bastırabiliriz ve niye bastırmamız gerekiyor? Batı’da yaşayan bir Hıristiyan kamusal alana çıkarken bu bölünmeyi yaşamıyor; çünkü, çıktığı alan onun için yabancı, ısmarlama değil.

Müslüman kadının kendisini gerçekleştirmesi için çıkmaya zorunlu sayıldığı o büyülü ve resmî kamusal alan ise, hegomonik iktidar merkezlerinin kitleleri biçimlendirmesi için tasarlanmış, bulunma ve görünme koşulları iktidar sahipleri tarafından belirlenmiş, bir resmî baskı mekanizması olarak işlev görmeye hazırlanmış bir alandı. Böyle bir alan kurmacaydı, halüsinasyondu, koca bir yalandı, bir mizansendi, olanı değil olması gerekli bulunanı gösterirdi; sizin için çok önemli olma ve görünme biçimlerinin karşılığı bulunamazdı orada. Dolayısıyla böyle bir alanda bulunmak suretiyle kendini gerçekleştirmek de bir kendi kendini kandırmacadan öte gitmeyebilirdi. Bu yalan ekranlar aracılığıyla özel alanlara da nüfuz etmiş durumdaydı. Hayatta olan yoktur ekranlarda, insanlar ve vakalar bu büyülü ve mitselleştirilmiş medya organlarının özel diliyle kurgulanarak sunulur, seyircilere.

İslâmi kesimlerin, modernleşmeyle gelen birçok değişikliğin yol açtığı problemlere çözüm aranırken, sanki bu değişmelerden o hiç etkilenmeyebilirmiş gibi, kadının geleneksel konumunun korunmasına, bu korunma tutumunun da bizzat kadının bireysel çabalarına yükletilmesine ilişkin beklenti ve ısrarları, şüphesiz kadına ilişkin efsanevi soyut yargılardan kaynaklandığı kadar, kadının sessizliği ve dilsizliğinden de beslenmektedir. Müslümanlık kimliğine ilişkin sorgulama ve cezalar genellikle başörtülü kadına yönelirken, İslâmi kesimlerde ortak sorunların birlikte ele alınması bile neredeyse başörtülünün eve kapatılmaya razı olmasına, hattâ kapatılma durumunu övmesine bağlı gibidir. Bir kez kapatılmayı övmeye başlayınca da kapama cezaları her yerden sökün etmektedir. Şimdi eskisi gibi üretken olamadığı bir özel alanda, bacı, dini diri tutma ve yaşatma, gelecek nesillere aktarma sorumluluğunu üstlenirken, aynı zamanda dışlanmayı, yok sayılmayı, ayak bağı olmayı, paranteze alınmayı yaşamaya başlamıştır. Saygınlığı adına özel alana gönderilen varlığı özel alanın zayıf düşmesiyle birlikte silikleşir olmuştur. “Laik” bilinçlerin derinliklerinde dahi fesat kaynağı sayılması sürdüğü için, başörtülü olarak kamusal alandaki varlığının masumiyetini ispatlayamaz ve sokakları da içine alan bir harem/kılıfta yaşamaya zorlanır.

Buna karşılık kamusal alandaki hiyerarşik ilişki biçimleri arasında yol alan Müslüman erkekler, kendileriyle eşit pozisyonlardaki kadınlara bazen zahiri de olsa bir saygı göstergesini ifade etmesi bakımından, “bayan” veya “hanımefendi” diye hitabetmeye başlamışlardır. “Hanım” yerine “bayan” hitabını benimseme tonu, aynı zamanda dışlanan, suçlanan ve horgörülen bir söylemin ivecenlikle ertelenme veya iptalini yansıtmaktadır. Elbette bu arada belki bir zamanlar “cariye” gözüyle bakılan bayana gösterilen saygıyla, kendini aklama gibi bir psikolojiden de söz edilebilir. Hegemonik iktidarın isimlendirmelerinden ve suçlamalarından, dışlamalarından bezginlik duyan İslâmcılar, nasıl da yanlış anlaşıldıklarını ve aslında ne kadar medeni olduklarını ifade etmek açısından da sistemi temsil eden, bu nedenle de İslâmcı aydınlar karşısında üsttenci ve hesap sorucu, tanımlayıcı bir konumda bulunan bayanlarla görüş alışverişinde bulunmayı, onlarla aynı fotoğrafta görünmeyi önemsiyorlardı. Dinî yorumlar karşısında hiç de bacı gibi itaatkâr olmayan bayanların sorularına cevap vermek ve onlarla ortak bir zeminde anılmak, ötekileşmekten kurtulmanın, tanınmanın, kendine güven duymanın bir yoluydu. Bayanların soruları Müslüman erkekleri, dava ve hayat arkadaşı bacının ulaşamadığı bir zeminde, hiç de düşünmedikleri sorulara cevap aramaya zorluyordu. Bu durumda bacı giderek daha fazla dar, kapalı, kısır döngüleri olan, geride bırakılan bir dünyaya ilişkin ilişki biçimlerini temsil etmekteydi. Kamusal alana yönelik taleplerde örtük bir bahane olan bacıyı koruma kaygısı, onun bu talepleri gerçekleştirmedeki yetersizliğine terk ediyordu yerini. Böylece bacı yine, bir kat daha ev demekti, özel alan demekti.

İnancını yaşamanın değil de yaşayacakmış gibi yapmanın, hayat tarzının niteliğinden ziyade bilgi sunumunun (satışının) prim yaptığı bir toplumsal çevrede, “bacı”, inandığını yaşamanın önemsendiği bir ruh haliyle, köylü ve kırsal kökenleri hatırlattığı için de, onur duyurtan bir hitap şekli olmaktan adım adım uzaklaşıyor gibidir. Özel alanda tutulan “bacı”, ağabeylerinin dilini anlamakta zorlanıyorken, onlar da sanki onun dilini anlamazlıktan gelmeye başlamışlardı. Kamusal alandaki yeni ilişki biçimlerinden habersizliği, sokağa her adım attığında bacıyı sarsaklaştırır, sakarlaştırır. Bütün mesele kadınların ve erkeklerin dünyaları arasında açılan mesafede düğümlenmektedir. Bacı büyük iddiaların eşliğinde hayatın özüne dokunmak ve hayatı inandığı gibi yaşayarak kurmak isterken, hayattan eksilmeye başlamıştır. Sahici bir üretim adına yola çıkmışken, tüketim krizine tutulmamışsa bile, üretememenin ızdırabını yaşamaya başlamıştır. Eve ait üretiminin yetersizliği onu daha çok bir tüketici konumuna indirgerken, kendine güvenini, dolayısıyla çekiciliğini ve cazibesini zedelemektedir. Başörtülü bacı olarak kamusal alanda tutunması, bireysel çabalara ve ısrarlara bağlıdır. Bir derneğe, kuruma, tarikata, cemaate bağlı olsa bile, fazla bir şey değişmeyecektir; etkinlikleriniz ve üretimleriniz maddi bir karşılık kadar kamusal bir takdir ve onay görmediği sürece, tezlikle değersizleşecektir çünkü.

Başörtülü kadın kamusal alanda bir iddia sahibi olmayı modernist bir tutum sayan (erkek) aydınların eleştirilerini ciddiye alarak, kadına has sayılan özel alanı yeniden çekici kılmanın yolları üzerine kafa yorarken, aynı aydınlar, kamusal alanda başörtülü kadınları doğrudan ilgilendiren konuları, hiç de İslâmi endişeleri olmayan kadınlarla tartışmaya devam ederler. Mesela son yıllarda Abant’ta yapılan toplantılarda başörtülü bir konuşmacının yer almadığı görülmektedir. Yasaklar başörtülü kadını özel alana dönmeye zorladığı için de, onunla ilgili tartışmalar ağırlıklı olarak, ona özel alanı uygun bulan “vasilik” iddiasındaki kesimler arasında sürdürülür. İslâmcı erkek aydınlarla İslâmi değerlerin kamusal alandaki görünürlüğüne karşı olan laik aydınlar, onun ne olduğu ve ne olacağı üzerine mülahazalarda bulunmaktadır. Öyle ki, başörtülü bacıların hakları bile bazen “bayan” veya “hanımefendi” olarak çağrılan kadınlar tarafından dillendirilir.

Bu seyir Fazilet Partisi Kadın Kolları’nın çalışmalarında son derece belirginlik kazanmaktadır. ’80’li yıllar boyunca partileri için İslâm’a hizmet etmek amacıyla canla başla, ihlasla, takvayla çalışan bacılar, ’90’lı yıllarda arka plana itildiler. Parti ön saflarına, o güne kadar partili kadınlarla ilişkiyi sürdüren söylemle fazla ilgisi olmayan, fakat elbette başörtülü bacıların hakları konusunda duyarlı, başörtülüleri temsil etmeye istekli kadınlar çıkarıldı. Partisi için çalışan özverili kadınlara rağmen kadınsız bir parti olmakla suçlanan Refah, vitrinine bir Çiller yerleştirmeyi denemiş ve başarısız olmuştu. Fazilet’in vitrinindeki kadınların ise bir bakıma, partinin imajını yeni söylemlere uydururken, başörtülülerin de vekaletini ve mütercimliğini üstlenecek özelliklere sahip olduğu görülüyor. Çiller olmak en çok sarışınlıktı, sonradan edinilmiş bile olsa. Nazlı Ilıcak ise vitrinde bir manken olamazdı; Merve Kavakçı’nın şahsında başörtülüleri himaye eden modern Müslüman ve ‘laik” kadın olarak, kafa karıştırıcı bir olabilirliği kişiliğinde somutlaştırıyordu. Bu yeni temsil biçiminde başörtülü bacıların soyut kutsallığına ilişkin telakkiler açısından dokunaklı bir yan var. Onlar hep gizil bir güç, ana güç kaynağı olarak görülseler bile her zaman temsil edilmeleri gereken bir edilgenlikte, ayın öteki (karanlık) yüzünde kaldılar. Erkekler ve kamusal onay gören, sözleri işitilen kadınlar tarafından temsil edildiler. Kendileri adına konuştukları ve hareket ettikleri zaman ise modernist, feminist gibi damgalarla damgalandılar ya da suskunluk duvarıyla çevrelendiler.

Çiller başbakan olduğu zaman “İslâmcı” Yeni Zemin dergisinde, bir kadının başbakanlık makamına oturması karşısında Müslüman kadınların kamusal alandaki gecikmişliklerinin oluşturduğu duygusal sıkıntılara değinen bir yazı yayımlanmıştı. Kamusal alanda başarılı kadınlara saygı duyuluyor, onlara özel hayatlarındaki başarıları nedeniyle de ayrıca hayran olunuyor, ama bu kadınların nasıl yükseldikleri çok rahat anlaşılabileceği halde, bu konuda çok az düşünülüyordu. Bilinen gerçek; bir kadının başarısının çoğu zaman bir erkeğinkinden daha engebeli ve engelli bir arkaplanı vardır. Bir kadının başarısı erkeğin başarısına nispeten daha fazla fedakârlık ister. Dava kadını olarak kamusal alana doğru git-geller yaşayan bacılar, faaliyetlerini ileri sürmeyi ihlas ve takva ölçüleri bakımından doğru bulamazlardı. Hayatı erteleyemezlerdi. Onlar için hiçbir şey dinî dünya görüşüne dayandırılan amelden (praksisten), daha önemli değildi. Ayrıca, çile çekmeye yatkın, çileyle yücelmiş Anadolu kadınlarının soyundan geldikleri için de, başörtüsü ile imanlarının sınandığı ve iman gibi bir değerin ancak hayatlara, geleceklere, büyük acılara mal olan fedakârlıklarla kanıtlanabileceği gibi bir inançla diplomalardan, ünvanlardan, evliliklerden vazgeçtiler. Nitekim, ’80 kuşağından birçok bacı evlenmedi, kırkın üzerinde evlenmeye karar verebildi ve bazen boşanmak zorunda kaldı.

Bu vazgeçmeler, sınavlar, razı olmalar, katlanmalar, özveriler, isimsiz hizmetler tabiî ki duruma göre, yüceltebilirdi kişiyi, ama böyle bir yücelme bile giderek yitirilen duyarlılıklara ait gibi görünüyordu. Bu yıllarda İslâmi endişelerle başlayan televizyon kanallarının zorunlu kaldığı hızlı bir muhasebe işlemiyle, geçmişte din adına öğrenilenlerin ne kadarı doğru öğrenildi sorusu öne çıkacaktır. Örnekse; müzik, resim, sinema, portre fotoğraf, kadın sesi gibi daha çok kadın açısından haram ve yasaklarla dışarıda tutulan, dışında kalınan birçok etkinlik ve olgu. Bir davanın delileri (ve delilleri) on yıl içinde bir uçtan öteki uca nasıl böyle savrulabilir? Yanlışlık nerede? Şimdi yeniden başlamak gerekiyorsa, nereden başlanacak ve hangi zeminin üzerinde? ’90’ların yükselen değerleri karşısında yaşadığı şaşkınlıklar, bacıyı bir çözüm yolu bulmak üzere de olsa yine kendi içine kapanmaya, özel alana kapanmaya zorlamaktadır. Kamusal alanda, Tevbe 71’e rağmen

“Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdır. Onlar iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar; namaz kılarlar, zekat verirler, Allah’a ve peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir.

ötekileştikçe, örtüsüne rağmen, (belki de örtüsünden dolayı) cinsileştirilmektedir çünkü; çarpıtılmaya rıza gösterdiği ölçüde, kapalı giysileriyle şık ve çekici görünmesi, her zaman eleştirdiği porselen gülüşlü ruhsuz tüketici kadınların türbanlı bir kopyesi olması, ilişki biçimlerinde ise özveri potansiyelini cariyeleşmeye kendini bırakmak için seferber etmesi söz konusu olacaktır.


’90’lı yıllar Müslümanların iktidara koştuğu, iş piyasalarında etkin olduğu, görünürlüğün ve görüntünün önem kazandığı yıllardı. Dünün püriten cemaatleri bu yıllarda ya bir medya holdingi, ya da bir nakliyat şirketi veya bir eğitim sektörü haline gelerek, artık ideallerin değil, kurumsal başarıların, profesyonel yönetici ve uzmanların bir boy gösterme alanına dönüştü. Reklam ve defile eleştirileri gibi, ilkelerle yaşantılar arasında açılan uçuruma yönelik sorgulamalar çoktan sıradanlaştı. Sekreterlik kurumunu eleştiren radikaller başörtülü sekreterlere -kısmen- uyum sağladılar. Her şeyin bir arzu nesnesi haline geldiği bir akışta, uğruna hayatların değiştiği, sahiden de bir kitap okuyarak yeni bir hayata başlamaya vesile olan değerleri kimilerinin bir papazın ikonalara duyduğu saygıya benzer bir ruh haliyle, kimilerinin de açıkgöz tüccar zihniyetiyle pazarladığına tanık olunuyordu. Değerler ticari kışkırtıcılığa birer vesile olmak üzere ileri sürülüyordu. Başörtülüler markalarına göre ayrışmakta gibiydi. Kendini sisteme karşı kanıtlamış dindarların “habitus”unda bacı, daha zor hizmetleri üstlenen ve bu hizmetleri, maddi bir karşılığı olmadığı için kimi durumlarda daha da değersizleşen aşağıdakinin sıfatı olarak algılanıyordu.

Yeni yeni hiyerarşiler oluşuyordu; verili kamusal alanın çarpıklığı yüzünden ve bu kamusallıkta başörtülü, bütün görünürlüğü ve görmezden gelinişiyle, aşağı sıralarda bir yerde dursun isteniyordu. Gerçi biliyoruz, her başörtülü bir değil; her başörtülü de bacı dönemini yaşamadı. Beş yıldızlı otellerin marka başörtüleri ve üzerine tüllü şapkalar geçirilerek hoşgörü dilenen başörtülerle, mezuniyet törenlerindeki birincilikleri gaspedilen, sözde İslâmi şirketlerde başörtüsünü korumak uğruna iki kuruşa çalıştırılan kızların başörtüleri aynı değil. Yine de biliyoruz ki başın üstünde örtü varsa, içinde neler olduğunu hiç mi hiç önemsemeyen bir zihniyet, yoksul Anadolu kızlarının, bacılarının kendi ayakları üzerinde durmaları önünde bir engel olmaya devam ediyor. Merve Kavakçı üst sınıflara has bütün imtiyazlarına rağmen, başörtülü olduğu için Meclis’e alınmadı ve Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce’nin dinî anlayışı ve duruşu bakımından övgülerine mazhar olan Ecevit tarafından, ‘şunun haddini bildirin!” denilerek, Meclist’en atıldı. Bu yok sayma ve bastırma hakkının Cumhuriyetçiliğin en büyük kazanımı olduğunu düşünen politikacılar ve yazarlar, kadın haklarını savunduklarını iddia etseler bile aslında, ataerkil geleneklerin bekçiliğini yapmayı sürdürdüler.

’80’li yıllarda Müslüman birey, inandığını yaşaması zorunlu biri olarak tanımlanıyordu, radikal İslâmcı aydınlar tarafından. İnandığını yaşamakta kusurları olan eziklik duyardı. ’90’lı yıllarda bu söylem esneyerek yerini kişisel okumaların ve bireysel pratiklerin öznelliğinin karışılmazlığına bıraktı. ’80’lerde demokrasiyi “şirk düzeni” olarak tanımlayan siyasal İslâmcı diye bilinen bazı aydınlar ’90’larda hatalı olduklarını söylediler. Demokrasinin yüzlerce yıllık bir geçmişi varken bir aydının yirmi yıl içinde demokrasiyi red noktasından kabul noktasına gelmesi bir hayli manidardır. Bu hızlı değişme elbette ki, söz konusu yirmi yıla tekabül eden ve bu yazının başlangıcında dile getirdiğimiz şok halinin sarsıntılarından bağımsız olamaz. Birçok açıdan olumlu bir yapılanmaya evrilebilecek bu değişim, kendini inandığı gibi yaşamanın başarısı noktasında tanımlayan bacı açısından, bir bocalama ve duraklama dönemi anlamına geliyor. Bacı için önemli olan doğruyu bilmiş olmaktan öte, uygun bir şekilde yaşamaktı ve bu yaşantısıyla bir örnek teşkil etmekti çünkü. Yüksek tahsilli de olsa, sözlü kültürel kodlardan kopmamıştır bacı; pratiğe aktarılmamış bilgiyi gereksiz bir yük saymaktadır. Bu arada, bir yanda yeni tercümelerle birlikte alternatif kamulara, sözlü kültürlere övgüler dizilmeye başlanmışsa da, diğer yanda sözel kültürde, akrabalık ilişkilerinde, inandığı gibi yaşama eyleminin mücadelesinde bırakılan bacı, hâlâ ötekileşmekte, “Allah rızası için” tasfiyeye uğramaktadır. Tartışılan olsa bile eylemin, hayatın, insan ilişkilerinin, hizmetin insanı olarak tartışma ortamlarına yabancıdır. Ayrıca neden onca dikkat çekici bulunan görünürlüğüyle bacı, yüksek ideallerin gerçekleşmesi yolunda bir engel teşkil etsin, şeklinde bir düşünceyle, geri plana çekilmesi (hâlâ) makûlleştirilmektedir. (TGRT, STV ve son olarak da Kanal 7’de başörtülü bacıların seyreltilme durumu hattâ “bacı” imajı uyandıran sunucuların reyting uğruna dişileştirilmesi ya da salt aileye mahsus programlarla sınırlandırılması işlemleri bir fikir verebilir.)

Bacı söylemi giderek, özel alanla kamusal alan arasındaki mahrem değerleri gözeten uyuma ilişkin nostaljiye devredilirken, bayan, yeni simgelerle donatılan kamusal alanın giderek genişleyen gücünü anlatmaktadır. Müslüman erkeğin Müslüman kadına ilişkin algıları ve önyargıları, kendisini kamusal alanda güçlü ve tutarlı hissetmesini sağlayan karısı tarafından muhafaza edilen özel alana ait alışkanlıkları ve ayrıca Müslüman kadını temsiline ilişkin kanaatleri, onu kamusal alanda eşit, paylaşımcı ve dinlemeye dönük yeni bir ilişki biçimi kurma konusunda tutuklaşmaya zorladığı içindir ki, kamusal alana yönelen bacı, dava ağabeyisinin nezdinde ötekileşmeye başlamaktadır. Bacı, ‘namus’tu, değil mi? Himaye edilen konumundan uzaklaştıkça dışarılıklaşıyor ve yanında görünmek istenmeyen biri oluyor. Tabiî burada 28 Şubat sürecinden sonra daha da yoğunlaşan subayın veya memurun başörtülü eşiyle ortalıkta görünmeme kaygısını da ihmal etmemek gerekiyor. Başörtülülerin kınalı saçlı bacı hallerinden ve hele ki, insanın içyüzünü açığa çıkaran başörtülerinden usandıkları için midir, yoruldukları için midir nedir; İslâmcılık dalgası içinde ön plana çıkan kimi erkekler bile, başörtüsü örtmeyen kızlarla evlenmeyi tercih etmeye başladılar. Derken, ara dönemlere özgü ara davranış biçimleri, beşyıldızlı otel tartışmalarıyla birlikte İslâmcı gündemi işgâl etti; kırk yaş sendromları, gizli imam nikahları, çöküş devri psikozları...

İslâmi görünürlüğün daha belirgin olduğu özel yaşantı, kadınların çabalarıyla hem ferahlatan hem destekleyen bir sığınak olarak hâlâ oradadır. Gelgelelim, Müslüman kadının kamusal alandaki eşitliğe ve paylaşıma dayalı istekleri, bu durmuş oturmuş ve sakin bir liman vazifesi gören özel yaşantıyı tehdit edebilirdi. Kamusal alanda ilişki kurulacak bu kadını tanımanın yolu, onunla, eşit ve saygılı ilişki biçimleri geliştirmeyi gerektirirdi. Böyle gerektirirdi; çünkü bu, hazır bulunan bir ilişki biçimi olamazdı. Hem, bu ilişki biçimi için özel alanın sağladığı türlü rahatlıklardan vazgeçilmesi, kamusal alanda sağlanmış kolaylıkların da tehlikeye atılması söz konusu olabilirdi. Ama bu zahmetli yolu katetmek yerine, özveriye alışkın bacı görmezden gelinebilir veya dışlanabilir; yine “mücahide değil şerire”, “modernist” veya “feminist” olarak suçlanabilir. Farklı dindarlık anlayışıyla çoktan baba evinden kopmuştu. Öyleyse şimdi nereye sığ(ın)acak? Nötr bir alan yok. Evler eski evler olmaktan çıkmış. Evlerin eski evler olmadığı bir zamanda kadınlar da eski kadınlar olamıyorlar.

Ataerkil çatı sarsılırken (kollektif) bacı kimliği de savrulmalara uğruyor. ’80’li yıllarda bacıya güç veren söylemler çözülürken, “baba” rolü gibi bacı rolü de siyasal vaazlarla karikatürleşmeye yatkınlaşmış (hacı-bacı veya Çiller Bacı). Hoşgörülü, güleryüzlü, bağışlayıcı bacı; iyi huylu, yumuşak başlı, edepli, utangaç. Kendisi için istemediğini başkası için de istemez. Osmanlı ikliminin koruyucu meleği, partisinin arka bahçesi, “dadaş” ağabeylerin bacısı, kardeş kurumların jokeri, ideal mürid. Nerede şimdi? İlişkilerin özel alanda olduğu gibi yürüdüğü, yürütüldüğü ve özel alanın değerlerinin bu alana taşınabildiği yeni kamusallıklar oluşturma ortamında ışıldıyordu varlığı ve işte o zaman zirvelerdeydi. Gelgelelim yeni bir keşif olarak önüne çıkarılan bu kamusal alanda akrabalık yok. Özel alan artık hiç de özel değil ve kamusal alanın kuzey rüzgarlarına açık arka balkonu gibi. Akrabalık ilişkileri ve değerleri bu soğuk ve büyük ölçüde gaspedilmiş kamusal alana taşınamaz. Kamusallığı belirleyen eril, feodal, militer ve kapitalist değer ve güçlerdir zira. Bu alanda onca bağlı olunan kocaların, şeyhlerin, liderlerin, ağabeylerin hattâ öteki bacıların çehresi değişiyor. Fundamentalizmle çöküş/iflas arasındaki mesafe hem kısa hem de kaygandır. Karizmalar çözülürken, tıpkı bir kıyamet atmosferindeymiş gibi, dinini tahkike değil taklide dayanarak yaşayanlarda da çözülmeler oluyor. Bütün kötülükleri ve sahtekârlıkları yıkama, çirkinlikleri değiştirme misyonunu aksattığı, yani herkes kadar olmasa bile değiştiği, gelişirken başkalaştığı takdirde, herkesten çok suçlanacak olan da bacıdır. Kamusal alan deyip duruyor da niye kamusal alanı İslâm ahlâkıyla nurlandırmıyor? Laik olduklarını ileri süren medya organları bile, onun kamusal alandaki varlığını İslâmi olarak gösterilen ilkeler açısından, özellikle de kılık-kıyafetinde kontrol etme hakkını kendilerinde görürler. Çorap giymeden mi çıkmış evinden? Bisiklete binebilir miymiş? Kocasının izni olmadan evden çıkabilir miymiş... Yabancı erkeklerle tokalaşabilir miymiş... Niye cenaze namazı kılmasınmış...

Ne kadar kendini görünmez kılmak istese de en çok göze çarpan “bacı”dır ve İslâm ile ilgili tartışmalar hâlâ ağırlıklı olarak onun üzerinden yürütülmektedir. Yeni gibi sunulan söylemler, inandığını yaşamak isterken, dilde ve söylemde geri kaldığını, bu arada başkaları tarafından tanımlanmaya, sosyal bir kategori olarak irdelenmeye başladığını hissettirmektedir. Cemaat bağları çözülerek yeniden kurulurken, yeniden başlayabilmek, küllerinden yeniden doğabilmek için güçlü bireyler olmak gerekiyor. Ayrı bir dilmiş gibi, kamusal alanın dilini öğrenmek gerekiyor. “Önemli olan İslâm’a hizmet” anlayışı her işi kolaylaştırmıyor; yerini, her faaliyeti kalitesine yararına bakmadan övmeyi, onaylamayı kabul etmeyen eleştirel bunun yanı sıra da profesyonel anlayışlara terk ediyor. Halkla ilişkiler alanına mı girermiş yaptıkları, rehberlik rehabilitasyon işleri miymiş; mahalle çocuklarına Kur’an öğretmek illegal bir eylem mi olmuş... Bacı çevrenin merkeze hücumunun sonuçlarından biriymiş de şimdi kendi çevresinde merkeze yeni yeni eklemlenmeler yaşanırken, çevrenin de çevresinde mi kalmaktaymış? Tüketim estetiğinden pay alamayanlardan biri de o muymuş? Yeni bir giysi alınca içine çöken o huzursuzluk patolojikmiş de bir psikanaliste görünmesi mi gerekirmiş? Gösteriş, imaj, görünerek var olma, rekabet yıllarında, isimsiz hizmetlerin, sade üretimlerin, göksel güzelliklerin meftunu bacı ne yapsın? Yirmi yıl boyunca başörtüsüyle İslâmi hareketin bütün yükünü yüklenmişti neredeyse... Ona başörtüsünü tebliğ eden ağabeyleri şimdi açıkoturumlarda başörtüsünün alt tarafı bir bez parçası olduğunu söylemeye getiriyorlar. Üzerine incelemeler yapan sosyologlar onun modernleşmek isteyen laik Kemalist kadının içindeki “iğrenç ötekisi”ne tekabül ettiğinden söz ediyorlar.

’90’lı yılların başlarında Mısırlı kadın yazar ZDF’de, Mona Liza programında başörtülü kadınları aşağılıyordu. “Çirkinleşmek için örtü” diyordu, bu kadın yazar, “Çirkinleşmek için sarınıp bürünüyorlar. Oysa zaten çok çirkinler, çok çirkin.” Arif Nihat Asya’dan bu yana, başörtülüye güzelliğini hissettirecek şiirler, metinler öylesine az yazıldı ki... İslâmcı estetlere göre yoksulluğumuzun temel sebebi sarışın başlardan yoksunluk. (Mehmet Şevket Eygi, Yeni Şafak, 29 Ağustos 1995.) Başörtülünün estetiğine ilişkin değerlendirmelerde ve tavsiyelerde bulunsunlar diye, İslâmcı gazeteler, sosyete modacılarının kapısını çalarlar. Değerli şair Lale Müldür, başını örtüp açmanın verdiği “içsel” bir tecrübeyle, Türk kadınlarının binbir renkli çiçekli başörtülerini eleştirir. (Öküz, Temmuz 2000) “Beyaz” tarih yazıcıları ise siyah çarşaflıları karakarga diye isimlendirmişlerdi. Son yirmi yılda İranlı kadınların siyah çarşaflı fotoğrafı, anlamlı bütün tartışmaları geri plana iten bir mahkumiyet belgesi etkisine sahip oldu. Elbisesini yükseklerde bir yerlere duyduğu bağlılığa uydurmaya çalışan tesettürlüye gökkuşağının renkleri de siyah-beyaz da çok görülüyor.

Olduğun gibi görünemezsin, göründüğün gibi olursun... Hayatını yönlendiren bir misyonun ve kimliğin anlamsızlığını kendisine hissettiren yargılar, nitelendirmeler, değerlendirmeler karşısında geri çekilmek, depresyona teslim olmak istemediğine göre, kendini yokluyor bacı, kurcalıyor. Bir tür terk edilmişlik duygusuyla kendi kendine kalmanın, o güvensizlik duyuran ilk anlarından sonraki sorularını soruyor: İlişki üretmesi suç sayılıyor, etkinlikleri gelecek seçimlere erteleniyor; bu arada partinin yeni imajı, cemaatin yeni yeni açılımları, bakımından dili yetersiz, kendisi donanımsız bulunuyorsa, ne yapsın? Çağa ayak uyduramadığı suçlamasıyla bir kez de böyle karşılaşacakmış demek ki... Davasına ayak bağı olmamak için ne yapmalı? Evini örgü atölyesine mi çevirsin? Bir belediyede halkla ilişkiler müdüresi olmanın yollarını mı araştırsın? Bacı iken sürdürdüğü etkinlikleri tescil mi ettirmeli? Unvanları, kartvizitleri yok diye kime yakınmalı? Bacı konuşmak, kendi sesiyle konuşmak zorunda. İstenmediği, iğrenilerek kovulduğu alanlarda ille de yer almalı. Kapıdan kovuluyorsa bacadan düşmeli. Modern ve geleneksel, tesettürlü ve şık, iş kadını ve evinin kadını, uhrevi ve dünyevi güzel, bilim kadını aynı zamanda sufi, alçakgönüllü yine de yücelerde olmalı. Elinde olmayan nedenlerle ve belki aslında tamamen davasına fazlasıyla inandığı için bir tür feminist duruşa sahipken, bu feminizmini İslâm’ın bütüncüllüğüne ustalıkla yedirmeli. Hem kendi adına hem davası adına konuşmuş olmanın inceliklerine vakıf; hem kendini hem kamusal alanı dönüştürecek bir donanımı olmalı. Neticede belki pek bir şey olamamak pahasına her yana koştururken bir baş dönmesine yakalanabilir insan. Giderek, davasına fazlasıyla kendini kaptırmış biri gözüyle görülerek, takdirden acımaya varan bir dizi duygu ve düşüncenin muhatabı olabilir. Üstelik, işte oradadır, o alaycı, “haydi bakalım, kendi başına ne yapabilecekmişsin!” bakışı... Onu “ninja kaplumbağasına” benzeten “bilimadamları”na sesini duyurmanın yollarını aramasın mı? İflasına ilişkin yapıbozumcu teoriler, hiçbir zaman özne olamayacağını iddia etmektedir işte! Ne olmuştu öyleyse, Allah rızasından başka karşılık beklenmeyen hizmetlerle geçen bu yirmi yıl boyunca? Her yerde olduğu için hiçbir yerde miymiş? Tuhaf. Büyük bir medeniyetin varisi, en son ve mükemmel dinin mensubu değil mi? Öz yurdunda şimdi nasıl oluyor da “dışlanmış öteki”, varlığına türlü açıklamalar getirilen bir “sapma”, bir komplo teorisi sayılıyor? Dünyadan ahirete uzayan en anlamlı varoluşsal açıklamaya sahip olmanın kıvancını yaşamışken, nasıl oluyor da modernizme tepki olarak ortaya çıkan gelip geçici bir hareketin mensubu, bir uyum problemi unsuru olarak gösteriliyor?

Bacı bu tür olma ve oldurma çabalarının dışında kalmışsa bir şekilde, evinde, yedekte, “Sana ihtiyacımız var Bacı!” diye, çağrılmak üzere beklemede olabilir şimdi. Hizmet, hizmettir çünkü ve halka hizmet Hakka hizmettir. Yıllardır başörtüsü sorununa düğümlenen dikkatini bütün mazlumlara yönelteceği bir noktada durmaktadır. Belirgin bir uzmanlığı olmasa da bir ilişki profesyoneli olarak tanımlanabilir. Budur bacının direncini koruyan: İçten ilişkiler... 2000 yılında, derinliklerinde dinilik iddialarını sürdüren kurumların faaliyetlerinde bir kez daha joker yerine konulmak üzere, hazırlanması uzun sürmez. Her türlü insanî yardım faaliyetine, kermese, parti ev çalışmalarına koşturup dururken, paralı bir iş aramaya kalktığında, vasıfsız olduğu yüzüne çarpılabilir. Babası kocası bakmıyor mu ona? Bir mücahideye hizmetinin karşılığında ücret istemek yakışır mı peki? Ayrıca, çalışmalarının karşılığını Allah’tan beklemesi gerekmez mi? Neticede faaliyetlerini ücretli bir işe tahvil edebilmiş yol arkadaşları göz önündeyken, o hâlâ gönüllü çalışmaların mantığında ısrar ediyorsa, kimin kusurudur bu?..

“Ana ile yarin muhabbeti yeryüzüne saçılan mürekkebin yarısını harcamıştır. Gözü yaşlı yavuklu mektupları ile ‘anam anam’ redifli koşmalar buna şahittir. Lakin, her Allah’ın kulu bacı kıymeti bilmekte mahir değildir.”

diyordu, Süleyman Çobanoğlu. Nice hizmet kapılarından döndürüldükten sonradır ki bacı, entellektüel boyutunu hayat ve hizmet adına tamamıyla köreltmemiş olsa bile, bu boyutunu örtbas etmeyi erdem saymış biri olarak, kadim dostu kitaplara dönüyor da olabilir. Bilgiyi değil eylemi yüceltiği yıllarda ihmal ettiği kitapları tozlu raflardan indiriyor olabilir. Hani, bir zamanlar, henüz okumayı bıraktığı o keskin sapağa yanaşmadan önceki yıllarda bıraktığı yerden başlıyacaktır okumaya. Koştura koştura okuyacak ve koştura koştura tartışacaktır ki, bilgisi hayatı kuşatsın.

Peki, medeni durumu ne olacak... Aşkı yaşamadan mı yaşlanacak? Ve zaten, o gecekondu senin bu platform benim dolaşırken ‘evde kalmış’ sayılmaya mı başlanmış? Nasıl olur, bacı ya, bu yüzden de ebedi genç kız değil miydi o; Fatma (Betül), Rabia veya Madonna... Ununu eleyip eleğini asmayı, ipe un sermeyi, orta yaşların itidalli, muhafazakâr ruh halini giyinmeyi niye benimseyemiyor? İpekler pırlantalar niye süsleyemiyor hayallerini... Tuhaf değil mi, nasıl da geçti seneler? Eh, evliyse evine alışsın, evli değilse artık evlensin. Bu yaşta, niye evlenemesin? Peygamberimiz “takvalı olanı seçin” demiş ve kendisinden on beş yaş büyük, üstelik iki kere dul çocuklu bir hanımla evlenmişti. Bacı mahalleyi, aileyi, gelenekleri, manevi değerleri, başörtüsünü korumaya, kurtarmaya çalışırken, mahallenin yerini site, kütüb-i sitte’nin evlerdeki yerini bestsellerler, “başörtüm namusumdur” söyleminin yerini “önemli olan iç temizliğidir” söylemi almış...

Dava adamı davası için mayınlı zeminlere sefere çıkmak zorunda kalsa bile, Hz. Meryem gibi masum, Hz. Fatıma gibi alçakgönüllü, Rabia Hazretleri gibi tahammüllü olarak bacı her zaman güvenilir bir zeminde ve gerekirse o zemini sağaltacak bir kudsiyete sahip bulunmalıydı. İsyan yakışmazdı ona, sorgu sualsiz teslimiyetiyle övülürdü. Yirmi yılda çok şey değişti. Bacı artık soyut bir saygıyla anılmayı değil, eşiti olarak görüldüğü, sesini duyurabildiği, sorularına cevap arayabildiği sahici katılımları önemseme noktasındadır. Kişiliği özel alanda daralıyor, başörtüsü davasından taşıyor; ama kamusal alanda da başörtüsü engeli nedeniyle gönlünce bir yer bulamıyor. Özel alanı yeniden yapılandırmadaki tereddütlerine veya başarısızlığına ilişkin psikolojik bir yükü de üstlenmiş olarak, kendine yeni mekânlar, yeni imkânlar arıyor. Söylemlerdeki değişmeye bağlı olarak “hanımefendi” hattâ “bayan” diye çağrılmaya başlansa bile, kişilik mücadelesi, özel alanla kamusal alanın bütün zaaflarını ve çelişkilerini varlığında özetlemeye devam ediyor.

Yer yer kendinden usanır gibi olduğu anlarda, vicdanlı ve adil bir dünya idealine ilişkin tecrübesi bir cümle halinde özetlenerek, geleceğine ışık tutuyor: Tabiî ki, elbette, sözcükler ve eylem arasında ayrım yapılmamalıdır.