Anasayfa > Birikim Arşiv > 148 - Ağustos 2001 > Türkiye Artık Seçimi Konuşacak...

Türkiye Artık Seçimi Konuşacak...

Kemal Can | (Sayı : 148 - Ağustos 2001)

Eskiden daha sık kullanılırdı, şimdi de arada sırada kullanan oluyor: “Siyasette sıcak yaz”, “Siyaset erken ısındı” filan gibi klişeler vardır. Ne olduğu pek anlaşılamamış, sonucu akıl edilememiş gelişmelerin etrafından dolaşmak için söylenir genellikle.

Hem bu kullanımıyla, hem de sahici hareketliliğiyle Temmuz ayı bu tür kalıplar için pek uygun bir “birikim” üretti. Ekonomik krizin artçı şokları, hükümet içi gerilimler, yeni oluşumlar, Tayyip Erdoğan’ın siyaset vizesi alması, bitmek tükenmek bilmeyen “değişim” tartışmaları, teknokratlar hükümeti önerileri, üçüncü kriz beklentileri ve MHP’nin surda ilk gediği açarak Enis Öksüz’ün kellesini vermesi, Saadet Partisi’nin kurulması. “Sıcak yaz” klasiği için fena sayılmayacak bir zenginlik.

Bol değişkenli, fazla hareketli, pek dalgalı bu tablodan orta ve uzun vadeli siyasî analiz üretmek zor. Bu zorluğun, belirsizliklerle beslenen pek çok gerekçesi var, ama en temel belirsizlik kaynağı siyasetin uzunca bir süredir son derece “sığ bir piyasada” ve derinlikten hayli yoksun bir zeminde cereyan ediyor olması. Tıpkı, para piyasalarındaki sığlık yüzünden “borsa uzmanı” denilen havalı meslek grubunun “valla bilmem ki”den başka cümle kuramaz “nihilist”ler haline gelmesi gibi, siyasî analize soyunan insanların “bakalım neler olacak?”, “beklemek ve görmek lazım” türünden ucuz kalıplara sığınmak ya da tuhaf milatlar icat ederek idare etmekten başka sermayesi kalmıyor.

Popüler siyasî analizciler -ki ne yazık ki, popüler olmayan analizlere yönelenler de pozitif veya negatif anlamda onlardan enforme oluyor- uzunca bir süredir siyasetin sığlığı içinde ve bu sığlığı besleyen bir pozisyon edindiler. Konjonktürel etkileri abartan, hattâ bazen sadece onlarla düşünüp/konuşan bir üslûpla bu sığ derede çimiyorlar. Bir de iyice kapalılaşmış siyasî aktörlerden dolayı “arka plan” yorumculuğu çok revaçta. Hemen her “analizci” kendine sağlam bir kapı edinmiş, kimi başbakan, kimi bakan, kimi “bazı çevreler”, kimi “yakın çevreler”; o kapıların ardına süzülüp aldıkları her biri “sarsıcı” bilgilerle bütün zemini yeniden kuruyor. Eski moda bazı köşe yazarları da, kendilerine (genellikle Anadolu’dan) gelen bir faks ya da mektupla bütün dünyayı resmediyor. Ya “o konulara girmeyelim”den fazla bir şey söylememiş olan bir yetkiliden aldıkları müthiş bilgi, ya nasıl geliştirdikleri pek anlaşılmayan koklama yetenekleri, ya da bir liderin gözüne baktıklarında şıp diye onun “sorumlu bir devlet adamı” olduğunu anlayabilen duyargaları ile her şeyi baştan ve sadece kendilerinin bildiği bir merkez etrafında kuran analizlerini sıralıyorlar. Bilgi çağındayız ya, bilgi, hele özel bilgi, analizi daha bir kıymetli yapıyor; ta ki yeni ve öncekini tamamen yalanlayan başka bir “özel bilgiye” ulaşana dek. Sonra dünya yeniden kuruluyor.

Son zamanlarda, yani iki ekonomik kriz yaşandıktan sonra analizleri ekonomik içerikle, bazen de sadece ekonomik terimlerle süslemek gerekiyor. Deprem sonrasında jeolog ve jeofizikçilerin reytinglerinin artıp, “en seksi erkek” sıralamalarına girmelerinde görülenden farklı bir durum değil galiba. “Piyasa” lafı giderek öylesine bir kutsallık kazandı ki, “piyasanın mesajını” merkeze yerleştirdiniz mi garantili analiz ortaya çıkmış oluyor. Piyasa denilen şey de, üç-beş milyon dolarlık bir hikâye. “Piyasa yapıcılar” denilen adamlar, herkesten akıllı, vizyon sahibi, müthiş zeki filan değil. Ayrıca, onlar nereden enforme oluyor sanıyorsunuz? Tuhaf bir takke ticareti ve körler-sağırlar diyalogu sürüp gidiyor. Birileri analiz yapıyor, ötekiler analizlere bakıp telefona sarılarak bir şeyler alıp satıyor, sonra analizciler oturup bu alış satışlardan bir analiz daha attırıyor, elbette telefonlar yeniden işlemeye başlıyor. Dolayısıyla, hem siyasette hem ekonomide dere fazla sığ olduğu için dereye atlayan irice biri “tsunami” etkisi yaratabiliyor.

SİYASETİN SIĞLIĞININ KÖKLERİ

Bu siyaset sığlığı meselesi sadece Türkiye’ye özgü değil aslında. “İdeolojiler öldü” devrinin postmodern siyaset anlayışı neredeyse 20-25 yıldır yürürlükte. Önce yeni sağ ve neo-liberal dalgalar, ardından sosyal demokrasinin girdiği kriz ve Blaircilik, sonradan sağanak halinde başlayan globalizasyon, medya ideolojisinin politik hâkimiyeti filan derken siyaset denilen zemin epey bir tuhaflaştı. Tarihi, ideolojiyi, sınıfları sırasıyla zorunlu emekliliğe gönderirken bilinen modern- tarz-ı siyaset epey örselendi. Aslında henüz yerine geçmiş yeni bir teknoloji olmasa da siyasal etkileşimdeki geleneksel kanallardan çok kaçak/sızma oluyor. Giderek siyasete müdahale için kullanılan parlamenter demokrasi kanalları -ya da partiler- etkisizleşiyor. Bu birçok ülkede seçimlere katılım oranlarındaki düşüş ile kendini gösteriyor. Ya da mikro politik alanlar daha öne çıkıyor. Bu derin mevzuyu şimdilik noktalayıp yeniden Türkiye’ye dönersek, elbette bu genel gidişat şu ya da bu ölçüde bu memleketi de etkiliyor. Fakat, sonuçlardan yola çıkıldığında Türkiye’deki siyaset arenasının henüz kalabalıklar tarafından boşaltılmadığını, geleneksel siyaset teknolojisinin kanallarının hâlâ fazlasıyla işlediğini, mikro siyaset girişimlerinin de medyatik özel ilgilerden daha fazlasına sahip olamadığını görüyoruz. Ayrıca, bu ülkede hâlâ ciddi dönüşüm/değişim tartışmaları mevcut ve henüz siyaset ununu eleyip eleğini asmış ve ana tercihler konusunda yeterli kalabalığı ikna edebilmiş değil. Yani Türkiye’de hâlâ bakılmaya muhtaç bir takım özgül koşullar olduğunu düşünmemiz için yeterince sebep var.

Türkiye’nin “özel bir ülke olduğu”, “özel koşulları olduğu” yolundaki argüman genellikle “dış dünyaya” karşı ve resmî ağızlar tarafından kullanılır. Bu kullanımda vurgu, “düşman”, “tehdit” veya “hassas denge” gibi kavramlar üzerinden hep “kontrollü olmaya” dairdir. Yani hiçbir zaman toplumsal/siyasal dinamiklerin kendi özgüllüklerinden beslenen bir yere vurgu yapılmaz. (Mozaik, zenginlik gibi laflar da pek karşılığını bulmuş gibi görünmüyor.) Bu yüzden “kontrol”, “kısıtlama”, “koruma-kollama” gibi misyonlara taşıyan çoğu “yapay” “özel durumlar” icat olunur ve buna bağlı toplumsal bir paranoya teşvik edilir. Fakat, Türkiye’nin tarihinden, toplumsal dokusundan, şizofrenik kültür atmosferinden gelen “özel koşullar” veya bu koşullardan doğan sosyal dinamiklerin ürettiği özgüllüklerden pek bahsedilmez, hattâ bunlar “özel önlem” ve müdahalelerin gerekçesi olur çoğunlukla. Çeşitliliğin siyaset sahnesinde kendi halleriyle boy göstermesi pek zahmetlidir, hattâ çok partili hayata geçildikten sonra yaşanan dört önemli müdahale ile zemin yeniden yeniden tanzim olunmuştur. İşte bu tanzimler gereğidir ki, çoğu siyasî ömrünü kendiliğinden tamamlamış, en azından marjinalleşecek olacak siyasî kulvarlar hâlâ güçlü biçimde varlıklarını sürdürebilmekte, hattâ konjonktürel olarak aşırı irileşebilmekte. Çünkü, sosyal/siyasal dinamikler kendi doğal süreçlerini bir türlü tamamlayamıyor, tamamlamasına izin verilmiyor. Üstelik, bu Batı demokrasilerinde olduğu gibi dinamiklerin içerlenmesi şeklinde olmayıp, yukarıdan aşağıya doğru gelişen itip kakmalarla yapılıyor.

Bugünkü siyasî belirsizlik, sığlık veya dengesizlik için çokça verilen milat 12 Eylül 1980. Bu büyük ölçüde doğru. Çünkü, çok partili hayata geçildikten sonra yapılan 1960 müdahalesi -biraz da o zamanki mühendislik teknolojisinin eksikliğinden- ciddi bir kesinti yaratmakla birlikte, ana sosyal-siyasî hatları “toplulaştırma” -belki de “aynılaştırma”- fonksiyonu görmemiş, hattâ (murad edilen bu olmasa da) büyük ölçüde siyasal bir parçalanmanın önünü açmıştı. 12 Eylül ise, hem ekonomik, hem de bununla uyumlu siyasal tercihler ve buna ilişkin düzenlemeler konusunda çok daha sert -doğrudan sonuç doğuran- bir tanzim girişimiydi. Olayın ekonomik tanzim kısmı, bulunan çok elverişli aktörün, yani Özal’ın elinde önemli mesafe kaydetti. Fakat, siyasî tanzim aynı ölçüde başarılı olamadı. Özal, “iki buçuk parti” gibi laflar etti ama bu fiiliyata geçmedi. Hattâ ’80’lerin ikinci yarısında, oldukça sert bir askerî müdahalenin beş yıl sonrası için şaşırtıcı bir siyasî çeşitlilik, renklilik görülüyordu. Kırk-kırk beş yılda Türkiye’nin ürettiği geleneksel siyasî hatlar birer birer yeniden zuhur ediyordu. Özellikle, 1987 seçimleri Türkiye’nin gördüğü son “politik” seçim atmosferinde yaşanmıştı.

BUGÜNKÜ SIĞLIK

12 Eylül’ün üretmeye kalkıp beceremediği siyasî tanzim faaliyetinin sonuçları asıl olarak 1990 yılından sonra ortaya çıktı. Tam olarak ne olduğunu söylemek zor, galiba birkaç şey birden oldu. En başta, 12 Eylül’ün anayasal çerçeveden başlayarak her düzeyde vaaz ettiği “güvenlik devleti” fonksiyonu, Kürt (PKK) meselesi dolayısıyla tartışılamaz/tartıştırılamaz biçimde millî siyasetin merkezine yerleşti. Savaş siyaseti yerleşti ve bunun doğal sonucu olarak güvenlik aygıtı doğrudan politikleşti. (Ya da güvenlik aygıtının kendisi sınıfsal bir karakter kazandı.) Yine 24 Ocak kararlarıyla yerleşikleştirilen yeni ekonomik örgütlenme başta siyasetin finansmanı üzerinden, sonra da ideolojik ve kültürel olarak siyasete sirayet etmeye başladı. Siyasetin fikrî beslenme kaynakları, organik ilişki ağları ve söylem derinliği köreldi. Medyanın önce patronajı değişti, sonra siyasetle ilişkisi. 12 Eylül müktesebatının önerdiği “güçlü devlet” imkânlarını farkeden asker-sivil bürokrasi elindeki kartların imkânlarını daha fonksiyonel kullanmaya başladı, bir anlamda profesyonelleşti. Seçmen denilen ve sadece seçim sonuçlarıyla “mesajları” okunabildiği sanılan kalabalıklar çok yönlü bir ideolojik bombardımanla sersemleşti, reflekslerini kaybetti. Konjonktürel gelişmeler bu süreci hızlandıran katalizör etkisi yarattı.

O dönem için “merkez partisi” sayılan siyasî yapılar teknokratik-medyatik bir alana sürüklenerek en gereksindikleri şeyi, “farkı” kaybetmeye başladılar. Bir dönem revaçta olan “projecilik” üzerinden reklam metni yazarlığına ve televizyon diline uyarlanan politik söylem flulaştı. İcraat alanı daha da büyük ölçüde teknokratik bir içerik kazanırken, popülizm bile politika dışına savrularak doğrudan alışverişe dönüştü. Merkez partileri aynılaşırken tabanlarıyla organik bağları zayıfladı, çözülme başladı. Sonuçta elli yıllık çok partili hayatın omurgasını oluşturan “merkez” çöktü. Özal’ın meşhur “iki buçuk partisi” yerine “bir buçuk parti” olmaya yönelen merkez karşısında, 1995 ve 1999 seçimlerinde “merkez”deki gidişatın farklı biçimlerde dışında kalmış, kültürel kodlara çevrilmiş de olsa, sahici dinamiklerle ilişki kuran partiler RP ve MHP (aslında kısmen DSP veya Ecevit de bu kategoriye dahil edilebilir) oy patlaması yaptılar. Örneğin 1991 yılında yüzde 16 oy almış olan RP-MÇP-IDP ittifakına dahil olan partilerin 1999 seçimlerinde aldığı toplam oy yüzde 37 seviyesine çıktı. “Merkez” hem iktidarla irtibat, hem temsil, hem de taşıyıcılık kabiliyetini önemli ölçüde kaybederek çekim merkezi olmaktan çıktı.

Merkezin çözülme sürecinde anahtar bir kavram olarak ortaya çıkan “istikrar ve uyum” kelimeleri etrafında, “siyasetsizleşme” daha derin bir içerik kazandı. 1991 seçimleri sonrasında kurulan DYP-SHP hükümeti bu saçmalığın zirvesiydi. Kimsenin muhalefet etmediği teknokratik çözümler uğruna politik farklar feda edildi. O dönem de, şimdi olduğu gibi pek etkili olan sermaye çevreleri, “piyasalar” filan bu müthiş formüle büyük destek vermişlerdi. Hattâ “ya galiba böyle olmaması gerekiyor, ANAP-DYP koalisyonu daha doğru” diyenler neredeyse aforoz edildi. Çünkü, bugün de olduğu gibi “piyasa” denilen şey en kısa ufuklu aktördür ama sesi çok çıkar. Sosyal demokrat solun bu formülle devre dışına çıkışı ve merkez sağın sadece kendi sağının muhalefetine terk edilmesiyle birlikte klasik siyasî denge bozuldu, ağırlık merkezi hızla daha sağa kaydı. Sınıfsal çıkar hatları, yine kültürel kodlarla sağ içinde oluşmaya başladı. Örneğin sosyal demokrat oy depoları olan şehir yoksulları -ya da gecekondular- RP’nin nüfuz alanına kaydı. Merkez sağın hep kontrol edegeldiği taşra “Güneydoğu meselesi” dopingiyle milliyetçi histeriye teslim oldu. İstikrar ve uyum denen altı boş palavralarla oluşturulan yapay denge o tarihten itibaren hiç maya tutmadı. Bundan sonra da tutması mümkün değil.

1995 seçimlerinde RP’nin 1999 seçimlerinde MHP’nin oy patlamaları, postmodern siyaset tarzına toplumsal dinamiklerin karşı atağı diye yorumlanabilir. Fakat, “seçmen mesajı” okumaya soyunanlar meseleye böyle bakmayı denemedi. Sığ siyaset algısı önce analizlerde boy gösterdi: Sonuçlar bireysel yıpranmışlıklar, taktik hatalar gibi negatif veya “denenmemişlik” gibi pozitif çıkarımlarla değerlendirildi. Elbette bunların da payı vardı ama bu seçim sonuçlarının hangi dinamiklerin siyasî temsil arzusuyla ilişkilendiği çok daha önemliydi. Bu bakışın önemi de bu sonuçlara yapılacak muamelede ortaya çıktı. 28 Şubat müdahalesi siyasî olmayan bir zeminde meşrûlaştırıldı ve uygulandı. Ancak, 28 Şubat’ın tutulan tanımıyla “postmodern darbe” olmasından olacak, teknolojisi diğer müdahalelere göre daha gelişkindi ve bazı sosyal-siyasal dinamikler müdahale sürecine dahil/ortak edildi. Dolayısıyla, başta partiler olmak üzere politik olmaya aday yapılar pozisyonlarını kaybettiler veya çalınan boru ile yeni bir içtima düzeni alındı. 1999 seçimlerindeki MHP’nin oy patlaması da tıpkı 1991 yılındakine benzer bir “yapay” “istikrar ve uyum” formülüne zemin olarak kullanıldı ve ilginç biçimde yine benzer çevrelerden pek büyük bir destek aldı. (Gerçi bu hayli hayırlı bir sonuç üretti: Düşünsenize iki yıldır yaşanan ekonomik - siyasî konjonktür içinde muhalefet, hem de ana muhalefet olmuş bir MHP şimdi ne durumda olurdu? Eğer öyle olsaydı, ilk seçimde yüzde 30’lar civarında oy alacağından kimsenin şüphesi olmasın.) Özetle, merkezin çöküşüne karşı gelişen iki atak da, siyasetin sığlaşması sonucuna hizmet eden fonksiyonlar icra ettiler ya da daha doğru bir söyleyişle denkleme öyle dahil edildiler.

SİYASETSİZ DEMOKRASİ VE İSTİKRAR

Önce partilerin siyasetten uzaklaşması, ardından icraat alanının ya da “yürütme”nin teknokratikleşmesi, sonunda da Meclisin yani “yasama”nın devre dışına çıkması. 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan seçimden sonra imal edilen ve küvezde yaşatılan “hormonlu istikrar”, “siyasetsiz demokrasi”nin zirve noktalarını koyan bir grafik üretti. Çünkü, bu “uyum-istikrar koalisyonu”nu çözüm cümlesinin gevşek bileşimi, ortaya konacak “istikrar programı”nda mevcut güç dengelerini pek zorlamayacak gibi görünüyordu. En azından, güç aktörlerinden hiçbiri tamamen devre dışında kalma tehdidi altında değildi. Son derece eklektik ve konjonktürel bir mahsul olan, “istikrar tablosu”nun cazibesi de, bu zayıf yönünden geliyordu: Tablo, yine “politik” olmayan bir programa imkân veriyordu. Ortaya çıkan hükümet bileşimi ve öncelikli tercihler, “politik” olmayan bir programı yürürlüğe koymaya elverişliydi, çünkü; ne hükümet bileşimi, ne de daha sonra uygulamaya konulacak “program” siyasî onaya sunulmuştu. Ne seçmen tercihleri “program” bazında oluşmuş, ne de “öncelikler” siyasî süreçlerle belirlenmişti. Böylelikle; talepler, öncelikler, mecburiyetler ve “yaratılmış” seçeneksizlikler “politikasızlaştırılmış” bir siyasî zeminde örtüştü. Krizlerin etrafından dolaşmak, krizleri kazanca dönüştürmek ve en önemlisi krizi örtmek için son derece ideal bir formül ortaya çıkmış oldu. Aslında yapılan, bütün yapısal krizlerin kendi dinamiklerinden kopartılmasına imkân verecek sağlam bir örtüyü yaratmaktı. İstikrarsızlığı görünmez kılacak kocaman yamalı bir örtü.

Gizli oylamalar sırasında parti yöneticilerinin milletvekillerinin başını beklemesi gibi görüntüler izledik. Meclis, parti grupları ve özellikle milletvekilleri (DSP ve MHP) yasa üretim bandındaki işçiler kadar fonksiyon icra eder hale geldiler. Zaten “Meclis çok çalıştı” derken çıkartılan yasa sayısı anlatılıyordu. Meclis kulislerinde herhangi bir semt kahvesi veya öğrenci kantini kadar bile siyaset üretilmedi. Hattâ, bir ara gazetecilerin ortalıkta olması “siyasete zorlanma” sonucu verdiği için kulislere gazeteci almama kararı bile aldılar. MHP’li idare amiri Ahmet Çakar, “rahat edemediklerini, aralarında rahat şakalaşamadıklarını” gerekçe gösteriyordu. İnsan merak ediyor, milletvekilleri gazetecilerin görmesinden çekindikleri nasıl şakalar yapıyorlar birbirlerine...

Giderek hükümet de sadece “liderler zirvesi”nden ibaret bir aygıta dönüştü. Politik tartışmaların hemen tamamı bu “uyum saunasında” halledildi. İşin tuhafı, zaten son derece sığ olan bu derenin suyu iyice kurudukça, politikadan arındırılmış yasama süreci tam gaz devam ediyor, “aman ne sürat, oh oh” nidalarıyla bu gelişme büyük alkış alıyordu. Ayrıca, hükümet, kendi başarısını; birincisi Avrupa Birliği, ikincisi IMF ve Dünya Bankası cephesinden doğrudan “dışarıya bağlı” iki kritik meseleye bağlamıştı. Yani, hükümet bir anlamda “sermayeyi yabancılarla ortaklığa” yatırmıştı. Üstelik bunu şimdiye kadar hiç olmadığı kadar açıkça ortaya koymuştu. “İstikrar tablosu”na “yabancıları” doğrudan ortak yapmak, istikrarın gücü, zeminin genişletilmesi ve dış kredinin sağlandığı şeklinde sunuldu. Oysa bu, “istikrar tablosu”nun zayıf karnıydı ve kontrol imkânlarını son derece güçleştiriyordu. Ayrıca, “yabancı ortak” (veya oyuncu) iç dengeler açısından da ciddi sorun potansiyeli taşıyordu.

KRİZİN ANALİZCİLERİ

Geçen yıl Birikim’in Ekim sayısında, “İstikrar öldü, yaşasın kriz” başlıklı yazıda şunları söylemiştik: “Ekonomik programla ilgili olarak, ‘İstikrar örtüsü’ndeki yırtıklardan fışkıracak kriz potansiyeli kadar tablonun içinden neşet edecek kriz imkânlarının da yakın vadede daha görünür olacağını düşünebiliriz.” Bu yazıdan bir buçuk ay sonra birinci, dört ay içinde de ikinci kriz patladı. Peşinden de MHP’nin ve Kemal Derviş’in taraf olduğu artçı kriz şokları devam etti. Ve yine o yazıda ifade edildiği gibi, ekonomik kriz siyasî krizle birlikte geldi ve devam etti.

İlk travma atlatılınca, ekonomik krizin analizine soyunanlar “siyasetin rolü” tartışmasını başlattılar. Tartışmaların temel argümanı, “siyasetçiler bulaşmasa/bulaştırmasa işler iyi gidebilir” şeklindeydi. (Bugüne kadar seçim sonuçlarını değil belki ama hükümet bileşimlerini büyük ölçüde ekonomi çevreleri, medya ve hep kulak kabartılan hâkim odakların belirlediği nedense gözden kaçtı.) Siyasetsizliğe iyice alıştırılmış “piyasa okumaları” ve Kemal Derviş’in “siyasetle ekonominin ilişkisini kesme gereksinimi” sözleri bu tezlere dayanak oluşturdu. Siyaset, bir ahlâk ve akıl sorununa indirgendi, her kriz döneminde olduğu gibi “550 işe yaramaz adam, lider sultası” filan gibi sözleri sıkça duymaya başladık.

Gerçekten de, sığ politik zeminde siyasetin biraz kafasını göstermesi ciddi dalgalanmalara yol açabiliyor. Fakat, asıl mesele reel politikanın kafasını kaldırmaya kalkması değil, yukarıda özetlediğimiz on yıllık “siyasetsizleşme”, yapay istikrar ve siyasî sığlık sorununun zorunlu sonucu. Bu yüzden Enis Öksüz’ün bir lafıyla piyasalar sallanıyordu, bu yüzden “programın desteği” toplumun desteğini kaybetmiş “liderler zirvesi”nden bekleniyordu. Bu tartışmalar eşliğinde başlayan “değişim” talepleri de , “ihtiyacı” veya zorunluluğu da hızla teknokratik-otoriter bir içerik kazandı. “Türkiye seçimini yapmak zorundaydı”, hem de acilen. Ama önemli bir sorunun cevabı hâlâ açıktaydı: “Değişim” referandumla ve üstelik tek soruluk bir referandumla yapılabilir mi? “Değişim”e liderler zirvesi mi karar verecek? Değişim bir zekâ sorunu mudur?

Ekonomik, sosyal ve psikolojik “değişim” süreçlerinde tek yönlü bir akışın olduğuna veya olması gerektiğine inanç beslemek bütün bir sosyoloji ve siyaset bilimi literatürünü yok saymak anlamına gelir. Çünkü, bütün bu süreçler karşıtlarıyla birlikte işleyen ve birbirini etkileyen bir sistemin içinde işleyebilir. Bu yüzden “direnenler” süreçten ayrıştırılarak “tarih dışı” kabul edilemez. Tam tersi tarihsel akışlar veya “değişimler”, iten ve çekenleriyle birlikte vardır. Son yirmi yıldır yürürlükte olan “nöbetleşe liberalizm”in şimdiki sözcülerinin bütün toplumu “sınıfsız, imtiyazsız yekpare” bir yapı gibi görüp, “direnişi” bir avuç köhnemiş “iktidar sahipleri” veya daha da daraltarak “siyasetçiler”den ibaret saymasını anlamak mümkün değil.

Özetle, “değişim” tartışmaları, bu tartışmaları üreten krizlerin kaynağı olan “sığ siyaset” veya siyasetsizleşmenin üzerinden atlayarak yapılmaya başlandı. Hattâ daha da ileri gidilerek “değişim” için siyaset dışı formüller üretildi. İş öyle bir noktaya vardı ki; “biz” diye konuşan “işini iyi yapıp iyi para kazanmaya aday”, “değişmemeyi” kendisi için bir ayakbağı olarak gören, hattâ son iki krizden sonra paniklemeye başlayan beyaz yakalı beyaz Türkler durumdan fena halde sıkılmışlar ve hemen herkese “bizim için bi zahmet değişiverin” diyorlardı. Bunu derken de, hiçbir politik zahmete girmeyip, kır yolunda dört çeker jipi durmuş birinin yolun kenarındaki tarladaki köylülere “bi el atın şunu itelim” demesi rahatlığında davranıyorlardı. Evet, altı milyon beyaz yakalı altmış milyon insandan daha aktif politik bir odak oluşturabilir veya “değişim” taleplerinin politik gücü sadece niceliksel kriterlere bağlı değildir, ama insanlara “salaksınız olum salaksınııız” diyerek fazla politik ilerleme kaydetmek pek mümkün olmuyor.

Siyaset dışı bir çözüm önerisi olarak ortaya atılan “teknokratlar hükümeti” meselesinin “demokratiklik” tartışması bir yana, derde çare bir fonksiyonunun olup olamayacağı da son derece tartışmalı. Çünkü, bildiğimiz kadarıyla politik tavrı bilinen bir “Teknokratlar Odası” (veya sendikası) filan yok. Dolayısıyla, seçilecek teknokratik kadronun hangi siyasî iradenin yerine ve hangi irade tarafından seçileceği belirsiz. Yani dört çekerli jipi yolda kalan adamın köylüler yerine milletvekillerini (partileri) çağırması gibi görünüyor. Ayrıca zaten son derece teknokratik (özellikle de ekonomide) bir “idare süreci” yaşanıyor. (Ve Türkiye’nin hiç konuşulmayan ve aslında çok iyi saklanan teknokratik-bürokratik bir kangreni var)

BARAJ KAPAKLARINI AÇIN

Eğer sahici bir istikrar, pozitif bir değişim ve daha farklı bir ekonomik-sosyal düzey arzu ediliyorsa ve bunun “demokratik” bir sürecin üreteceği siyasî bir çözüm olarak ortaya çıkması bekleniyorsa, -ki galiba bu konuda bir mutabakat ve bugünün dünya konjonktüründe biraz da mecburiyet var- başta “değişimciler” olmak üzere herkes siyasetin derinleşmesine katkıda bulunmak zorunda. “Piyasalarda istikrar sağlamak için piyasaları derinleştirmek ve güven sağlamak zorundayız” diyebilenler, aynı şeyin siyaset için de geçerli olduğunu anlamak durumunda. “Ekonominin gerekleri”, “piyasanın sopası” diyenlerin siyasetin gerekleri ve seçmenin sopası olduğunu da unutmaması gerekiyor. Seçmene dönük popülizme lanet yağdıranların, bir sonraki seansla sınırlı bir ufka sahip olan “piyasanın” sopasına fazla güvenmemeleri lazım. “Değişim”in sadece “ötekilerin değişimi” olmadığının görülmesi gerekiyor. Örneğin, bütün partilere değişim aklı satanların kendi patronlarının ekonomik-siyasî alışkanlıklarının devamı için dayatılan yasalara destek verirken biraz daha düşünmesi lazım. Veya, “eskimiş liderlerden” bahseden “sivil toplum örgütü” yöneticilerine, “pardon siz kaç yıldır buralardasınız?” diye sormayı akıl etmek gerekiyor.

Siyaset deresine yeniden su vermek için gerekli olan şey baraj kapaklarını açmak: Yani seçim. Hattâ gerekiyorsa bir daha seçim. Çünkü, Türkiye’deki siyaset geleneği ancak seçimlerle aktive olan bir örgütlülük tarzına sahip. Seçim lafı duyulur duyulmaz ortaya atılan iki önemli itiraz var. Birincisi, seçimin yaratacağı istikrarsızlık/belirsizlik dolayısıyla başta ekonomi olmak üzere bir sürü şeyin kötü etkileneceği. Gerçekten de seçim böyle bir etki yaratıyor ama siyaseti baskılayarak üretilen “yapay istikrarların” yarattığı zaman ve toplam para kaybı düşünüldüğünde bu itirazların daha tartışmalı olacağı açık. İkinci itiraz ise, “seçimden farklı bir sonucun çıkmayacağı” veya çözüm oluşmayacağı yolunda. Ama unutmamak gerekir ki, son üç seçimde birbiriyle âlâkasız sonuçlar ortaya çıktı ve çıkan sonuçlardan çözüm üretmek yerine hep “aynı” kalan “çözüme” sonuçlar uydurulmaya çalışıldı. Hep “hazır ata” süvari arandı. Şimdilik herkes yine bu süvariliğin peşinde. Bir yan itiraz kalemi de seçimin pahalıyla patlayacağı. Şimdiki durumda bir bakanın iki lafının yarattığı ve yaratabileceği kayıptan pek de fazla değil.

Profesyonel analizcilerin çoğu “seçim” lafını hatırlamak bile istemiyor, tıpkı geçen yıl “kriz” olasılığını hiç ifade etmedikleri gibi. Fakat, Türkiye nasıl zorunlu olarak krize sürüklendiyse, en geç on beş ay içinde de seçim atmosferine girecek. Ekonominin, piyasaların nasıl kendi gereklerini zorladığını görüyorsak, sığ da olsa, krizde de olsa, siyaset de kendi gereğini bir biçimde yerine getirecek. Bu zorunluluğu kafalarda geriye itmenin maliyeti, tıpkı krizin zihinlerde ötelenmesi gibi daha travmatik netice doğurabilir. Bu yüzden, her düzeydeki “değişimciler” de, “direnenler” de hızla politikleşmek zorunda. Politizasyonun dozu ve seçimde sahici dinamiklerin açık ve belirgin etkisi ne kadar yüksek olursa, “gerçek” siyasî denge o kadar netleşmiş olacak. Mevcut partileri ve kurulacak olanları “önceden tespit edilmiş” yörüngenin içinde tarife ve toplumu “istikrar”a zorlayanlar yine kaybedecek. Ekonomi için tehdit oluşturmaktan çıkacak sahici bir siyasî istikrar talep edenlerin, ekonomiden çok siyaset konuşması; Telekom ve Tütün Yasası gibi sembollerden çok siyasî süreçlerin özgürleşmesi konusunda baskı oluşturması gerekiyor. Çünkü, aynı sığlıkta cereyan edecek bir seçimin, mevsimsel su rejimine, yani konjonktüre göre üreteceği sonuç farklı olacak.

MHP

Seçimden bahsetmeye başladığımıza göre mevcut ve muhtemel siyasî tabloya daha yakından bakmak zorunlu hale geliyor. Önce mevcut partilere bakarsak en öne MHP’yi koymak gerekir. Çünkü, halen ve yakın gelecekte “kriz odağı” olma vasfını devam ettirecek gibi görünüyor.

Enis Öksüz’ün istifa ettirilmesiyle yeniden başlayan “MHP değişti mi, değişmedi mi?” tartışmalarına bir son nokta koyalım. Birikim okurlarının defalarca okuduğu onlarca yazıda ve popüler medyada imkân bulduğumuz bütün kürsülerde, “MHP’nin değişmediğini, değişemeyeceğini” ve gerekçelerini söyledik. “MHP değişti” tezinin sahipleri “valla eskisi gibi adam öldürmüyorlar” ya da “ben gözlerinden anladım”dan daha fazlasını söylemiyorlar.

Bir sosyal-siyasal yapının değişip değişmediği, onun ana gövdesinin, tabanının, taşıyıcısı olduğu sosyal dinamiklerin, ideolojik reflekslerin, örgütlenme tarz ve anlayışının, en önemlisi de siyasî karşılığının değişip değişmediğiyle ölçülebilir. Bu anlamdaki değişim iddiası, MHP tarafından hiç telaffuz edilmedi. Taktik ve stratejik pozisyonlar, konjonktürel tavır değişiklikleri “değişimin” değil, olsa olsa politik manevraların işareti sayılabilir. Hele bu göstergeleri “iktidar ortaklığı” stratejisi yürürlükteyken “değişim” diye okumak daha da yanıltıcı olur. Örneğin, Öksüz’ün görevden alınması, bakanların tatile gönderilmesi, Mehmet Gül ve milletvekillerinin “program” ve Derviş hakkında konuşmalarının yasaklanması, Ülkü Ocakları’na siyasetle uğraşmama buyruğu verilmesi “değişimin” değil, sadece “dizginlenmenin” kanıtları. Çünkü, konuşma yasağı başka türlü düşünülmeye başlanması anlamına gelmiyor. Enis Öksüz’ün tavır ve üslûbuyla partiye zarar verdiğini -asıl olarak kastedilen partinin iktidar ortaklığı stratejisine zarar verdiği- söyleyen MHP’lilerin hiçbirinden Öksüz’ün düşünce dayanaklarını karşıya alan bir laf duyamazsınız. MHP, “değişimin sancıları”nı değil, başka türlü davranma mecburiyetinin sıkıntısını çekiyor. Bütün bunların üstüne son söz olarak, bir soru daha soralım: MHP’nin değişmesi neden gereksin ki? Acaba, bu “değişimi” herkesi değiştirerek veya herkesten değişmesini talep ederek taşımaya kalkan aklın bir devamı değil mi?

Bir başka önemli nokta; Bahçeli’nin Enis Öksüz’ün istifası sonrasında yaptığı açıklamada söylediği: “Türkiye üzerine oyunlar oynayanlar kamuoyu tarafından açıkça görülsün diye MHP bu hamleye karar vermiştir” sözlerinde somutlanıyor. Bahçeli, bu sözlerle ekonomik program ve Derviş karşısında zorlandıkları siyasî pozisyonda yeniden pasif agresif bir hamle üstünlüğü almaya yöneliyor. Yani, daha önce Sanayi Bakanı Kenan Tanrıkulu’nun ifade ettiği “MHP’yi hükümetten uzaklaştırmaya yönelik komplo”yu açığa çıkartma girişimi olarak sunuyor veya sunacaklarının işaretini veriyor. Üstelik MHP bu kez sermayesini “programın başarısızlığı”na yüklemiş oluyor. Eğer, Enis Öksüz’ün istifasıyla program sorunsuz işlemeye başlarsa, MHP’nin kriz odağı olduğu iddiası zımnen kabul edilmiş olacak ve ekonomik program başarısından MHP’nin doğrudan nemalanması mümkün olmayacak. Fakat, eğer MHP’nin geri çekilişine rağmen sıkıntıdan çıkılamazsa, Bahçeli yeni direnç atağını yürürlüğe koyabilecek: “Gördünüz sebep biz değildik” diyecek. Ancak her iki durumda da, MHP’nin sistem elitlerinden iktidar aktörü olarak yeniden bir onay alması, Bahçeli’nin “sağduyu garantisi” ile bile pek mümkün görünmüyor. “MHP değişti” diyenlerin bile “değişim garantisini” artık eskisi kadar güçlü ifade edememeleri bu yüzden. Bu gerçek, MHP için “evdeki bulgur Dimyat’taki pirinç” diyalektiğini daha hayatî hale getiriyor. Yakın vadede girilecek seçim atmosferi MHP’yi daha politik bir pozisyona itecek, çünkü ana gövdesini koruyabilmek için 1999 seçimlerindeki gibi saklanması artık pek mümkün değil. Dimyattaki pirincin ne vaat edeceği, yaygın kanaatin aksine açtıkları transfer sezonunu bir fire ile kapatmalarıyla daha bir görünür oldu. Evdeki bulgur’un müşterisi de az değil.

MERKEZ SAĞ

Şimdilerde herkesin “yeni bir Özal yaratılması” fikri etrafında dolaşıp durduğu merkez sağ tartışmaları içinde, ANAP ve DYP’ye “fazla yıpranmışlık” dolayısıyla küçük roller biçmek yaygın bir yaklaşım. Ancak önemli ölçüde yıpranmış, erimiş olsalar da mevcut merkez sağın tamamen hesap dışı sayılması pek akıllıca olmasa gerek. En başta DYP’nin, yapılan son kamuoyu yoklamalarında sınırlı da olsa oylarını arttırma eğilimine girdiğini, “hazır ata süvari olma” seçeneğini gözettiği için sert muhalefetten kaçınıyor görünmesine rağmen hükümet partilerinden kaçan bir kısım oyu ve eğilimi kabul etmeye zorlandığını görüyoruz. DYP ve Tansu Çiller, Refahyol deneyi ile girdiği siyasî yörüngede toplumsal dinamiklere yaslanan bir politikleşme hamlesini 1999 seçimleri öncesinde denemişti. Fakat, bu atağı çeşitli nedenlerle tutmadı, hattâ ters tepti. Ancak, bir dönem çok güçlü bir analiz malzemesi olan “Çiller’in siyasetten tasfiye edilmesi” kestirmesinin gerçekleşmediği görüldü. Hattâ, 1999 seçimleri öncesindeki sertleşme DYP’nin Çiller’e mahkûmiyetiyle sonuçlandı.

Bugünkü tabloda DYP’nin klasikleşmiş merkez sağ seçmeninin taşra eşrafı, büyük toprak sahipleri, özellikle 1995’ten sonra biraz daha organikleşmiş Anadolu KOBİ sermayesi ile çerçevelenecek bir siyasal talep grubunun oy desteğini de arkasına alarak bir tutunma stratejisi uygulayacağını tahmin edebiliriz. Mevcut partiler yelpazesinde bu stratejinin 1999 seçimlerinden daha kötü bir sonuç almayacağını, belki biraz daha irileşeceğini bekleyebiliriz. Nasıl, “Özal zamanında yolsuzluk filan oldu ama bir sürü iş yapıldı” diye düşünenler varsa, DYP popülizmini özleyenler de olacaktır. Ancak, DYP için önemli bir heyelan olasılığı Tayyip Erdoğan’ın kuracağı parti ile daha belirgin hale geliyor. Bunu sadece milletvekili transferleri dolayısıyla söylemiyoruz -ki şimdilik DYP’den yapılan transferler pek önemsiz- asıl mesele demin çerçevelenen sosyal tabanla ilgili. Çünkü, Tayyip Erdoğan en çok bu sosyal taban içinde “bir beklenen adam” havası oluşturmuş görünüyor. Fakat, her şeye rağmen -özellikle de eski teşkilat geleneğinin avantajıyla- DYP’nin ilk seçimde 1999 oy oranını koruyacak, hattâ biraz toparlayacak bir sonuç alması şaşırtıcı olmaz.

Mesut Yılmaz’ı son yıllardaki “sığ politik” zemini en iyi kullanan ve taktik manevralarda “becerikli” bir siyasî aktör olarak fazla yabana atmamak gerek. Süleyman Demirel’i politika dışına itiveren, AB meselesini politikleştirerek MHP’yi tavır almaya zorlayan, Yüksel Yalova meselesinde atak davranarak Enis Öksüz’ün kellesini götüren süreci hazırlayan ve MHP-Derviş gerilimi sayesinde bir dönem her şeyi açıkladığı düşünülen “yolsuzluk” meselesini, “mavi akımı” filan bir çırpıda unutturan hamlelerini hatırlayalım. ANAP, 1991 seçimleriyle kalıcı bir siyasî aktör olacağını gösteren bir sonuç üretmişti. “Özal ile biten bir parti” olmadığını 1995 seçim sonuçlarıyla da tescil ettirmiş ve geçen bu süre içinde oluşturduğu ilişki ağıyla teşkilat motivasyonu eksikliğini ikâme etmeyi başarmıştı. Fakat, gerek 28 Şubat sürecinde aldığı pozisyon, gerek bu hükümet döneminde ve özellikle de bu yıl başından itibaren yaşanan bir dizi “skandal-yolsuzluk” türünden iddialarla epey prestij kaybettiği doğru. Yapılan kamuoyu yoklamalarında da bu sonuç görülüyor. Ancak, bu göstergeler ANAP’ın ve Mesut Yılmaz’ın tıpkı ’90’ların ortasında Çiller için söylendiği gibi bir tasfiye ile devre dışına çıkartılacağının garantisini sunmuyor. Ayrıca, ANAP’ın hâlâ belirli bir manevra alanı ve kongreden güçlü çıkmış bir Yılmaz’ın kullanılmamış taktik hamleleri olacaktır. Eğer, “değişim” iddialarının ve AB meselesi gibi “seçimlerin” politik taşıyıcılığı konusunda ciddi bir “yeni oluşum” seçeneği boy göstermezse, bu imkânlar daha da artacaktır. Kemal Derviş’in “sosyal demokrat” olduğunu ilân etmesine rağmen sol parti girişimlerinden açık çağrı almamış olması ve daha önemlisi, Derviş’in “beni en iyi Yılmaz anlıyor” şeklinde açıklamalar yapması “beklenmedik” hamleler yaratabilir belki; kim bilir?

FAZİLETGİLLER

Fazilet Partisi, aylardır konuşulduğu gibi kapatıldı ve ikiye bölündü. Önce, “gelenekçi” cenahtan başlayalım. Yıllarca, “gelenekçi” sıfatıyla tanımlanan “has Milli Görüş”çüler, kurdukları Saadet Partisi ile full “gelenek” çekmek niyetinde olduklarını gösterdiler. Recai Kutan’ın bile değiştirilmesini düşünmemekle ve kurucu profiliyle bunun altını iyice çizdiler. Özetle, “gelenekçi dediniz bize, alın tam gelenek size” demeye hazırlanıyorlar. Bu tavrın, hem dört kere partiyi kapatmış hâkim odaklara karşı bir “inat” gösterisi yönü var, hem de Tayyip Erdoğan ve “yenilikçi” söyleme karşı bir çizgi çekme vasfı. Saadet Partisi’nin bu tavrıyla ve mevcut konjonktürün sağladığı bir seri avantajla en kötü şartlarda yüzde 10’lar civarında bir oyu kontrol etmesi çok güçlü bir ihtimal.

Tayyip Erdoğan’ın siyasî yasağının parti liderliğine engel olmayacağının, yani kalkmış sayılacağının anlaşıldığı Anayasa Mahkemesi kararı sonrasında, irtibat büroları önünde davullar zurnalar çalındı. Bu aşırı sevincin arkasında, henüz bu yeni oluşumun kasasında “Tayyip Erdoğan’ın popülaritesi”nden fazla sermaye birikmemiş olduğunun bilinmesi var. Zaten bu kararın açıklanmasından sonra bir grup eski FP’li milletvekili daha Tayyip Erdoğan saflarına geçti. Bu gelişme ile “yeni oluşum”un ilk engeli geçtiği düşünülebilir. Fazilet partili kalabalık bir milletvekili grubu yanında, şimdilik DYP’den üç, ANAP’tan bir ve MHP’den bir olmak üzere beş transfer yaparak, sezonu da açmış oldular. Meclis’te irice bir grup kuracakları anlaşılıyor. “Yeni oluşum” girişimleri arasında somut mesafe kaydetmiş ve en çok hareketlilik üretmiş olanın da Tayyip Erdoğan ve “yenilikçilerin” girişimi olduğu izlenimi yaygın. “Beklenen adam” hareketliliği fazlasıyla oluşmuş. Diğer yandan, her türlü “yeni oluşum”un medya ve köşe yazarları için sağlam ekmek kapısı olduğunu biliyoruz. Hatırlayın, bazı köşe yazarları bir yıl kadar “DTP’nin gelişi” üzerine yazarak idare etmişlerdi. “Yeni oluşum” girişimlerinin “yabancılara” heyecan verici gelmesinin nedeni de, hem mevcut siyasî tablodan fazlaca sıkılmış olmaları, hem de her “yeni oluşumcunun” kendilerine gelerek “beğendirme” taklaları atmalarından çok memnun kalmaları. Karen Fogg’un Tayyip Erdoğan için “solun boşalttığı alan”ı uygun görmesi, Amerikalıların fazlaca önem atfetmeleri de bu yüzden.

Bütün bunlar, Tayyip Erdoğan ve partisinin siyasal yelpazede alacağı pozisyon ve daha önemlisi pay konusunda tam netlik sağlamıyor. Tayyip Erdoğan’ın politik olarak ne söylediğini veya söyleyeceğini “yenilikçilerin” FP içindeki tutumlarından çıkartmak bir hayli zor. Çünkü, “yenilikçiler” “Balgat fazla karışmasın”dan daha fazla şey söylemiş değiller. Tayyip Erdoğan’ın kendi politik tarihinden derlenecek malzeme ise, belediye icraatları, Erbakan’a karşı mahcup muhalifliği ve bir şiir kasetinden fazlasını vermiyor. Gerçi, Tayyip Erdoğan sosyal katmanlarla, seçmenlerle ilişki kurmadan önce, içinde Amerika temaslarının da bulunduğu “etkili çevrelerle” birkaç tur görüşme yaptı ama oralarda ne söylediği henüz kamuoyunun malûmu değil. Etrafında “danışman” kategorisinde fazla çeşitli bir kadro toparladığı da biliniyor, ama bu mozaik birbiriyle nasıl irtibatlanıyor tam açık değil. Yani, hangi sosyal tabana, hangi söylemle ulaşacağı, ulaşmak istediği ve yine hangi sosyal kesimlerin hangi politik taleplerinin taşıyıcısı olacağı hâlâ belirsiz.

Yeni bir “Özal” imal ederek, “hazır ata süvari” bulma girişimi gibi lanse edilen ve şimdilik herkesi çağırır görünen Tayyip Erdoğan’ın popülaritesi ve “beklenen adam” havası, siyaset arenasına çıkıldığında nasıl bir sonuç verecek kestirmek güç. Popülariteden girersek, ayrılıktan önce MÇP’de Muhsin Yazıcıoğlu’nun aldığı alkışları, kongrelerde çıkarttığı oyları hatırlamakla başlayabiliriz. Bir kişinin popülaritesinin siyasî destekle ilişkisini tartabilmek için, o popülaritenin kaynağına bakmak gerekir. Bu yüzden bir FP’linin söylediği şu lafı önemsemek gerek: “Tayyip Erdoğan bütün Refahlılar için ideal bir damat gibi algılanır”. Bir camiada “bizim çocuk” olmayı başarmak, yeterince veri sunan bir siyasî test sayılmaz. Aslında Erdoğan siyasî olarak hiçbir teste girmiş bir aktör değil. “Beklenen adam” meselesine gelince; sanılanın aksine “beklenen adam olmak” siyasî olarak bazen avantajdan çok dezavantaj getirebilir. Çünkü, “beklenen adam” “takip edilen adam”a göre çok daha zor bir pozisyondadır. “Takip edilen adam” çeşitli nedenlerle takipçilerinin azalmasıyla yüz yüze kalabilir ama “hayal kırıklığı ihtimali” düşüktür. “Beklenen adam” ise, daima kendini anlatmak, beğendirmek ve hayal kırıklığı yaratmamak zorundadır. Dolayısıyla, taşınması daha güç bir politik roldür. Tayyip Erdoğan için bir önemli açmaz da, şimdi MHP için yaşadığımız türden “değişme” tartışmalarının onun için de yürürlüğe girecek olması. Yani, hem “İsa”nın hem de “Musa”nın testi Erdoğan’ı bekliyor.

“Erdemliler Hareketi”nin şimdiye kadar izlediği çizgi ve tarz, özellikle de transfer girişimleri iddia edilen tarzda bir “Özal ANAP”ından çok, 1991 yılındaki RP-MÇP-IDP “kutsal ittifakı”nı hatırlatıyor. Büyük bir merkez kitle partisi tasarımından çok, dağınık ve boşta kalmış sağ oyları FP’den kopacak parçayla harmanlayacak ve “denenmemişlik” kartının sağladığı ek puanları toparlayacak bir klasik sağ parti hedefi çiziyor. Açıkçası, mevcut konjonktür içinde hiç de fena bir siyasî aritmetik değil. Şartlar elverirse, bu formülasyondan kalıcılığı tartışmalı da olsa irice bir parti çıkabilir.

SOL

Türkiye siyasetinde kırk yılda oluşmuş sağ-sol dengesi bütün karmakarışıklığa rağmen üç aşağı beş yukarı devam etmekte. Yani Türkiye seçmeninin yaklaşık yüzde 60-70 arasındaki bir kesimi sağ bloğu oluşturmaktadır ve ne şekilde olursa olsun “sol” lafını kendisiyle ilişkilendiren partilere ve şahıslara oy vermeme kararlığını sürdürmektedir. (Bu yazı içinde girilmesi çok gerekli değil ama bir not olarak, bunun Türkiye siyasetinin “kültürel kodlarıyla” çok yakın bir ilişkisi olduğunu söyleyelim.) Bugünkü tabloda sağ seçmen için çok sayıda -hattâ çok fazla sayıda- seçenek mevcut gibi görünüyor. Fakat, sol seçmen için uzun süredir zor seçimler, çoğu zaman da seçeneksizlikler geçerli. Yine mevcut partilerden başlayalım:

DYP-SHP koalisyonundan itibaren başlayan süreçte sürekli erimiş ve giderek bulanıklaşan söylemiyle sönükleşmiş olan CHP’nin Baykal’ın “özel faaliyeti” olmasa, sol seçmendeki DSP hayal kırıklığı ve verili koşulları kullanarak neredeyse hiçbir şey yapmasına gerek kalmaksızın oylarını arttırması beklenebilirdi, hattâ güçlü bir ihtimaldi. Fakat, zaten daha önce Blaircilik ile denenip tutmamış olan “sağa açılma” stratejisi, bu kez tuhaf bir “Anadoluculuk” ile yeniden üretildi. CHP’nin “neden yüzde 30’luk sol seçmenle kendimizi sınırlayalım” iddiasını Batıdaki örneklerle doğrulamaya kalkması ilk bakışta akılcı görünebilir ama Türkiye’deki kültürel kodların çok daha sert biçimde siyasî tabloyu etkilediği ve sol siyasal taleplerin çok uzun bir süredir boşta olduğunu unutmakla. Sonuçta, odasının duvarına “Edebali’nin sözlerini” asarak ve geleneksel teşkilat dokusunu hayli örseleyerek başlattığı “sağa açılma” atağının, son derece zengin seçeneklerle karşı karşıya olan sağ seçmen nezdinde bir getirisi olacağını beklemek pek akıl kârı görünmüyor. Buna karşılık, değil kendi soluna açılmak, kendi içindeki dinamikleri tasfiye etmek gibi bir yola giren CHP’nin “yeniden” “sol” seçenek olması biraz zor görünüyor.

DSP’nin “sol” içinde sayılıp sayılmayacağı sıkça tartışıldı. Bu tartışmayı yinelemeden şunu işaret edelim: 1999 seçimlerinde DSP’ye oy patlaması yaptıran pek çok konjonktürel etkinin yanında, Ecevit’in geleneksel sol seçmen için bir “sol seçenek” olarak algılanmasının da ciddi bir rolü vardı. Gerek hükümetin, gerek Ecevit’in performansı ile birlikte yapılan son kamuoyu yoklamalarında DSP’nin en hızlı eriyen parti haline gelmesinde de, bu “seçenek” özelliğinin yitirilmesinin önemli bir payı olmalı. Hele, Ecevit sonrası senaryolar düşünülmeye başlandığında DSP’nin olmayan parti teşkilatı yanında, olmayan seçmen tabanıyla nasıl bir “miras” sunacağı iyice tartışmalı hale geliyor. Ecevit sonrası DSP Genel Başkanlığı için adı geçen, adı etrafında senaryolar kurulan ve hattâ kendini bu pozisyon için hazırlayanların işi giderek güçleşiyor. Çünkü, böyle bir durumda gündeme gelebilecek herhangi bir “bütünleşme” için pazarlık gücü yaratan kıymetli bir kart bulmaları bile zor görünüyor.

Erdal İnönü liderliğinde hazırlanan “yeni oluşum” üzerine konuşmak için “daha çok erken” diye düşünülebilir. Fakat, sadece yukarıda anlattığımız “seçeneksizlik” durumu nedeniyle bu girişimin hatırı sayılır bir oy alması şaşırtıcı olmaz. Klasik sol seçmen reflekslerine sahip, yukarıda saydığımız nedenler dolayısıyla DSP ve CHP’yi tercih etmeyecek, diğer sol seçenekleri temsil açısından elverişli bulmayan yaklaşık yüzde 10 civarında bir oyun hazır potansiyel işlevi görmesi pekâlâ mümkün. Bu girişimin Kemal Derviş rüzgârını arkasına almak konusunda bir hamle yapmaktan şimdilik vazgeçirildiği bilgisi, bu girişimin “hazır potansiyel”den fazlasını en azından tartıştığının göstergesi sayılabilir.

Mümtaz Soysal’ın başını çektiği “sol-Kemalist” parti girişimi için: Birikim’in geçen sayıdaki cümleleri aynen aktaralım: “Bu ülkede, ‘değişim’ tehdidine karşı pozisyon almış parti ya da partiler hep oldu ve olacak. Fakat, böyle bir direncin sosyal-siyasal tabanını oluşturacak kesimlerle organik ilişkisi ve kültürel yakınlığı en az olan kadroların buna talip olması biraz şaşırtıcı değil mi?” Belki, şu eklenebilir: kilise açılmasını protesto gibi özgün eylemlere damga vurmaya başlayan İşçi Partisi’nin büyük kitle desteğiyle bir ittifak oluşturabilirler.

İllâ sol bahsi içinde olması gerekmiyor ama sığ siyaset zemininde tamamen HADEP’in kemikleştirdiği oy bloğu olmaya terk edilmiş olan Kürt seçmenlerin ve politik bir mesele olarak Kürt meselesinin hemen hiçbir parti ve parti girişimi tarafından yeniden politik zemine taşınma çabasıyla karşılaşmadığını belirtmek gerek. ANAP’ın AB meselesi üzerinden yaptığı bazı cılız ataklar ve bazı partilerin gelenekselleşmiş oy garantileri dışında Kürt oylarına ve Kürt meselesine dair bir perspektif ortaya koyduklarına, koyma niyetinde olduklarına tanık olunmuyor. Bu durum, gerek önemli bir potansiyel olan Kürt oylarını ve HADEP’i önemsiz bir siyasî bileşen haline getirmiyor elbette.

DERVİŞ CEPHESİ

Kemal Derviş geldiği andan itibaren siyasî yakıştırmaların konusu yapıldı. Kendisi de, “sosyal demokrat” olduğunu açıklayarak , bilerek ya da bilmeyerek politik bir pozisyon tarif etti. Hem medyanın lanse edişi, hem Türkiye halkına değişik ve sıcak gelen tavrı, hem de hızlı ve “güven veren” üslûbu ile çok kısa sürede popülarite sıralamasında zirve yaptı. Önce DSP için, hattâ DSP’nin liderliği için önerildi, sonra çeşitli partilerin “buyursun” teklifleri oldu. Hükümetteki pozisyonu açısından bir partiye dahil olması gerektiği söylendi. Kendi partisini kurarsa oyları silip süpüreceği iddia edildi. Ancak bugüne kadar yakın çevresindeki bazı isimlerin nabız yoklamaları dışında somut bir girişimine tanık olunmadı. Kemal Derviş’in politikaya girip girmeyeceği, girerse nasıl gireceği konusunda bir netlik yok ama siyaset tartışmalarında hâlâ önemli bir kalem olarak denklemlere dahil ediliyor.

Muhtemel senaryoları bir kenara bırakarak, Derviş’in mevcut politik pozisyonuna bakalım. Derviş, şimdiye kadarki rotasıyla, kendisinden politik bir aktör olarak bahsedilmesinden memnun ama yine kendisinin açık bir politik aktör olarak “korunmasız” olmasına da pek yanaşmayan bir tablo çizdi. Gelişinin hemen ardından başta Amerika olmak üzere Batılı diplomatların açıktan açığa hükümet üyelerine giderek “Derviş’i destekleyecek misiniz?” soruları sorması pek iyi bir politik başlangıç sayılmazdı. MHP ile girilen “program” gerilimlerinde politik olan taraf olmayı seçmedi, teknokratik otoritenin, iktisadî elitlerin ve daha da kötüsü uluslararası çevrelerin arkasında korunaklı bir pozisyonda kaldı. İşte bu yüzden, IMF İcra Direktörleri Kurulu’nun onun şikâyetiyle ertelendiği veya Öksüz’ü götüren dolar sıçramasının onun tezgahı olduğu söylenebildi. “Programın” hazırlık safhasında “tüm toplum kesimlerinin desteğini alma” iddiası, nezaket ziyaretleri dışında politik bir içerik kazanmadı. Temas halkasını “hazır değişim odakları” ile sınırlı tuttu. İddiasını taşıdığı “değişim” tezinin olgunlaşmış bir politik talep olduğuna inanmış gibi davrandı. Belki kendisine biçilen acil görev ve bu görevin yoğunluğu nedeniyle “diğer” alanlarda ne düşündüğü üzerine en küçük bir ipucu vermedi. “Ekonominin gerekleri” denen şeyin kendiliğinden siyasal tanzimi üreteceği anlayışına fazla prim veriyor gözüktü ve belki Türkiye’deki siyasal süreçlerin daha karmaşık işlediğinin pek farkında olmamanın eksikliğini yaşadı.

Yukarıda saydığımız “politik olamama” kusurunun ne kadarı Derviş’in, ne kadarı sorunlu -yani getirilişinin gerekçesi ve yine kendi dışında onu biçilen misyon arasındaki açmazın yarattığı sorun- pozisyonunun eseri, ne kadarı ilişki çevresinin problemi kestirmek mümkün değil. Ama, eğer Derviş’in politik bir vizyonu varsa ya da olacaksa, siyasetsizleşmiş zeminin, bu zemini devam ettiren bir aktörü veya politika dışı çözüm cümlelerinin taşıyıcısı olma görüntüsünden sıyrılması gerekiyor.

DU BAKALİ NE OLACAK

Mevcut ve muhtemel siyasî tabloyu böyle çizdikten sonra, ülke barajının da yüzde beş seviyesine düşürüldüğünü farz edersek, ilk seçimde yüzde 20 ile yüzde 5 arasındaki oy almış yaklaşık on partinin Meclis’te temsil edileceği bir sonuç ortaya çıkması mümkün. Böyle bir resmin karşısında Sakıp Sabancı’nın: “Olmaz gardaşım... Böyle istikrar ya-ka-lan-maz” diyeceğini tahmin etmek zor değil. Evet, bu resim bir istikrar tablosu sunmuyor ama zaten bir seçimde meselenin halledileceğini söylemedik. Bu tablonun daha anlamlı bloklar halinde toparlanması, ancak daha önce söylediğimiz “siyasetin derinleştirilmesi” ile mümkün olabilir. Seçim atmosferine girilmeden ne kadar önce politik hareketlilik başlarsa, bu tablonun parçalı yapısı da o kadar toparlanacaktır.

Kalıcı bir dengenin oluşturulabilmesi için blokların belirginleşmesi de yeterli değil, ortaya çıkacak sonuçların “hazır formüllere” uygun biçimde okunup, yeni yapay istikrarlar üretmeye kalkılmaması zorunlu. TRT’nin eski moda eğlence programlarına benzer biçimde “her çeşitten” partiyi “muhalefetsiz” bir program için hülle evliliklerine zorlamak, “uyum” adı altında siyasal dinamikleri “başkalaşmaya” itmek yeni dağınık tablolar üretilmesinin ve zaman kaybının garantisi olacaktır. Seçim sonuçlarını en çok oy almış partiden aşağıya doğru bir sıralama içinde değerlendirip, “kuvvetli hükümet” yaratarak, “program garantisi” imal etmenin kimseye kazandırdığı bir zaman yok.

Ancak, şu sıralar gündem üzerinde tahakküm kurmuş siyasî tartışmaların, bu tartışmanın içinde yer alan ve yer almak niyetindeki bütün aktörlerin yine tarif edilmiş “çözüm” cümlesinin dışına çıkmaya pek niyetleri yok gibi görünüyor. Türkiye’deki sistem egemenlerinin ve dünyadaki yeni ekonomik örgütlenmenin çok daha önce yaptığı tercihlerin taşıyıcısı olacak bir siyasî tablonun önerildiği yaklaşımın hâkimiyeti hâlâ devam ediyor. Bu yüzden, “yapısal değişim”den dem vuranların aslında söyledikleri, “oyunun kurallarına uymak”. Fakat, bu yaklaşım otomatik olarak “oyun kurallarını” tartışma dışına itiyor. Diğer cephede ise, sanki sistemin mevcut hali savunulması gereken bir mevzi gibi algılanıyor/aktarılıyor ve otomatik olarak bu savunma mevziinde tuhaf ortaklıklar yaratılabiliyor. Özellikle, dış konjonktür Türkiye siyaseti üzerinde doğrudan ve negatif bir baskı oluşturuyor. AB meselesi, Kıbrıs, AGSK gibi yakın vadenin ciddi sorun odakları doğrudan iç politika üzerinde etki yaratıyor ama bir türlü siyaset zeminine taşınamıyor.

İşte bütün bunlardan dolayı, siyasetin derinleşmesi, “yapılacak iş belli, sorun kimin yapacağı” basitliğinden kurtulan ve temel tercihleri, oyunun kurallarını ve hesaba katılması gereken her şeyi de tartışma içine alan bir yaklaşımla mümkün. Türkiye siyaseti, bir “memnunlar demokrasisi” olmak için daha çok genç. Sadece altı milyon beyaz yakalı beyaz Türkü memnun edecek ve mümkünse “öteki Türkiye’yi” de elverişli enstrümanlarla bu tercihlerin peşine takacak formülü biraz zor bulursunuz. Bulsanız da, iki yılda yamaları patlar ve yine “değişim”i tartışmaya başlarsınız. O yüzden herkesin biraz daha politik zahmete katlanması gerekiyor...

KEMAL CAN