Anasayfa > Birikim Arşiv > 163-164 - Kasım-Aralık 2002 > Herkes Kendi Hesabını Yapıyor

Herkes Kendi Hesabını Yapıyor

Mete Çubukçu | (Sayı : 163-164 - Kasım-Aralık 2002)

Seçimden öncesinde döneminde Kuzey Irak meselesi ve Kuzey Irak’ta kurulacağı öne sürülen bağımsız Kürt devleti konusu bazı partilerin en önemli propaganda malzemelerinden biriydi. Devletin bildik kanatları ile medya da bu kampanyaya katılınca Kuzey Iraklı Kürt gruplara karşı özellikle Kürdistan Demokratik Partisi’ne yönelik tam bir savaş kampanyası başlatıldı.

Yapılan konuşmalar, mülakatlar Kuzey Irak konusunda Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî politikasının ne olduğu, Türkiye’yi dış politikada kimin, hangi makamın temsil ettiği konusunda karışıklık yaratmaktan öte bir işe yaramadı. Böyle bir ortamda yazılı ve görsel medya birçoğu çarpıtılmış, gerçeği yansıtmayan manipülatif haber vermekten ve daha da önemlisi kışkırtıcı ve yayılmacı yayın yapmaktan kaçınmadı. Hattâ, Musul ve Kerkük gibi şu anda Irak’a ait olan iki kent bile neredeyse Türkiye’nin sınırları içinde gibi görülmeye başlandı; işgâl senaryoları tartışıldı... Zaten işin tuhaf yanı da buydu. Toprak bütünlüğü konusunda “paranoya” yaşayan çevrelerin başka bir devletin toprakları ile ilgili bu kadar kolay söz söyleyebiliyor olması, söz konusu ülkeyi daha ortada bir şey yokken bölüşmeye, hattâ işgâle çalışıyor gibi görünmesi, kendi toprak bütünlüğü konusunda ne kadar “tutarlı”, inandırıcı ya da dürüst olduğunu da ortaya koydu.

Irak’ı işgâl etme konusunda iştahı kabaranların referansı ise tarihin tozlu raflarına kaldırılmış olan Misak-ı Milli belgesiydi. Amerika’nın Irak’ı işgâl etme ve bölge coğrafyasını yeniden şekillendirme niyeti, Türkiye’deki belli kesimlerin de işine geliyordu; böylece bir taşla iki kuş vurulacak hem Kuzey Iraklı Kürtler zapt-u rapt altına alınacak hem de Kerkük’ün zenginlikleri kullanılacaktı. Tabiî ki yıllardır unutulan, Türkmenler hatırlandı birdenbire; Türkmenlerin kıllarına halel gelmesinin bir müdahale sebebi sayılacağı açıklandı. Tüm bu açıklamalar bazı kesimlerin niyetini göstermekle birlikte söylenenlerin birçoğu ayağı yere basmayan argümanlardı. En önemlisiyse Türkiye’nin Kuzey Irak ve Kuzey Iraklı Kürtler konusunda tutarlı, net, öngörülü bir politikası olmamasıydı. Ve bu politikasızlık medyanın kışkırtıcı tavrıyla birleşince ortaya tam bir “aşağılama” politikası çıktı.

Bir gazete, KDP lideri Mesut Barzani’yi kastederek “Akıllı Ol” gibi kabadayı ağzıyla manşet attı, Başbakan Bülent Ecevit, Kuzey Irak’ta işlerin çığırından çıktığını duyurdu, küçük gruplar dışında kimsenin ilgi göstermediği “Kerkük’e Yürüyüş” mitingleri düzenlendi, Kürt liderlere kırmızı pasaport veren Türkiye’nin kendi eliyle bu grupları şımarttığı söylendi. Sonunda Dışişleri Bakanlığı devreye girdi ve neyi kastettiği belli olmadan “her şeyin kontrol altında olduğunu, ama herkesin konuşmaması gerektiğini” söyledi.

Kısa süre öncesine kadar Kuzey Irak ya da bölgedeki Kürt gruplarla pek bir sorunu olmayan Türkiye, Amerika’nın Irak’a yönelik saldırısı ve bu saldırının muhtemel ayrıntıları sızdıkça “sesini” yükseltmeye başladı. Çünkü Amerikan yönetiminin savaş planları arasında hava bombardımanının ardından bir kara savaşı öngörülüyor. Karada ilk etapta savaşmaya pek gönüllü olmayan Amerikan ordusu tıpkı Afganistan’da olduğu gibi yanına bir müttefik, bir “işbirlikçi” arıyor; emin olunmamakla birlikte, bu işbirliğinin karşılığında bağımsız bir devlet, Amerika’nın korumasında bir Kürt bölgesi pazarlığı yapıldığı tahmin ediliyor. Ülkenin güneyindeki Şiileri karada savaşmak için uygun görmeyen Amerika için Kürtler biçilmiş kaftan; peşmergelerin savaş güçleri, düzenli bir ordu karşısında ne kadar başarılı olacakları, önceki yıllarda PKK’ya karşı ne kadar savaşabildikleri göz önüne alındığında çok abartılacak bir güç olmadıkları ortada. Ancak, Amerika’nın yanında savaşacak en uygun güç olarak öne çıkıyorlar. Üstelik son yıllarda KDP peşmergelerinin düzenli orduya geçme çabaları olduğu da biliniyor. Kuzey Iraklı Kürtler ise savaş sonrasında bölüneceği varsayılan Irak’ın kuzeyinin kontrolünün kendilerinde kalacağını; bölgede kendi konumlarından kaynaklanan fiilî durumu, son 10 yılda kurumsallaşma yönünde birçok adım attıklarını ve belli bir meşrûiyet aşamasına geldiklerini biliyorlar. İşte bu nokta KDP ve KYB’nin Amerikan yönetimiyle yaptığı pazarlıktan bazı avantajlar elde ettiği ortaya çıkıyor ki, bu da çok normal. Ama sorun savaş sonrası Irak’ın kuzey bölümünü kontrol altında tutacak olan Kürtlerin statülerinin ne olacağı konusunda düğümleniyor; Türkiye’yi telaşlandıran ya da telaşlanmış “havasına” sokan da bu zaten.

8 Eylül’de Süleymaniye’de biraraya gelen KDP ve KYB liderleri 1996’da askıya aldıkları Parlamentoyu yeniden açmak ve 1996’daki sandalye sayısı kadar yani KDP’nin 51 KYB’nin 49 parlamenter ile temsil edilecekleri konusunda anlaştılar. Parlamentonun açılış konuşmalarında aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Amerika, İngiltere ve Fransa gibi “hami” ülkelere teşekkür edildi, “bu ülkeler olmasaydı parlamentoyu toplayamazdık” denildi.

Parlamentonun açılışında yeni bir seçimin yapılması konusunda anlaşmaya varıldı ve bir anayasa taslağı hazırlandı. İşte asıl gürültü de bu taslak daha doğrusu taslağın bazı maddeleri yüzünden toptu. Anayasa taslağında bağımsız bir Kürt devletinden söz edilmemekle birlikte “Kürdistan bölgesi, Federal Irak Cumhuriyeti’nin bir bölgesi olarak, çok partili, demokratik, parlamenter ve cumhuriyetçi bir siyasal sisteme sahip olacaktır” deniyor.

Yani ilk bakışta Kürtler kendilerini Irak içinde tanımlıyor ve bu şekliyle 1970’de Kürtlere Irak yönetimi tarafından verilen görece özerklik ve Irak Kürdistanı tanımlamasından pek öteye gitmiyorlar. Türkiye’nin 91’den sonra 3 bin kişinin hayatına mal olan çatışmaları durdurmak ve PKK’nın bölgedeki etkisini azaltmak için bu iki Kürt grubu biraraya getirmek, parlamentoyu açmalarını teşvik etmek, hattâ PKK’ya karşı silâhlandırma gibi çabaları olduğu; yine aynı dönemde Habur sınır kapısından Kuzey Irak’a geçiş noktasında asılı bulanan Kürdistan tabelasının Irak Kürdistanı olarak değiştirildiği biliniyor.

Yani, anayasanın bu maddesi konusunda Türkiye, kendisi ile ters düştüğünü ya da politikasının olmadığını gösteriyor. Amerika’dan bağımsız bir Kürt devleti kurulmayacağı yönünde “garanti”- bu garantinin niçin Amerika’dan istendiği bilinmiyor- istenirken Kürtlere böyle bir girişimde bulunmamaları için maksadını aşan küçültücü ifadeler kullanılarak sürekli baskı yapılıyor.

Kürtlerin kendilerinin Irak içinde tanımlamalarının bir başka nedeni, en azından şimdilik bağımsızlık gibi bir talepleri olmadığını göstermek, ama özellikle saddam Hüseyin yönetiminin devrilip devrilmeyeceği konusunda emin olamamalarından kaynaklanıyor; Saddam Hüseyin sonrası bir Irak için kendi bölgelerini çizip fiilî bir durum yaratmak istiyorlar. Saddam Hüseyin’in devrilmemesi halinde Bağdat’la ters düşmek istemiyorlar. Saddam Hüseyin- Barzani ilişkileri incelendiğinde, bölgedeki kaypak politik zemin böylesi “ikili oynamayı” gerektiriyor; üstelik Kürtler 1991’de Amerika tarafından terk edildiklerini de unutmuş değiller. Özellikle Barzani’nin “havayı kızıştıran” açıklamaların nedenleri arasında KDP’nin merkez bankası sayılabilecek, günde 1 milyon dolar gelir getiren Habur Kapısı’nın Türkiye tarafından kapatılması, meşrû bir liderin Türkiye’de yapılan çeşitli yayınlarla toplum karşısında “küçük düşürülmesi” var. Ancak, “Türk askerinin Kuzey Irak’tan çıkması aksi takdirde binlerce askere mezar olacağı”yönündeki kendine ya da resmî yayın organlarına ait söylemlerin Bağdat yönetimi ile paralel görüşler olduğu biliniyor.

Türkiye’nin asıl sorunu bağımsız Kürt devleti kadar anayasada ilân edilen başkentte düğümleniyor; yani Kerkük’te. Bu konuda KYB Lideri Celal Talabani daha ılımlı bir tavır içinde, Kerkük’ü bir ayrıntı olarak görüp değiştirilebileceğini söylerken, Mesut Barzani bu konuda ısrarlı. Irak’ın demografik yapısındaki spekülasyonlar Kerkük ve Musul üzerinde yoğunlaşıyor; hem Türkmenler hem de Kürtler, Kerkük’ün nüfusu ve tarihi konusunda kendilerini öne çıkarıyor, MHP’nin öncülüğünde bazı çevreler Misak-ı Milli belgesine gönderme yapıyor. Ama ne Türkiye ne de Kuzey Iraklı Kürtler asıl can alıcıyı meseleyi ağzına alıyor. Türkiye bağımsız ya da federatif bir Kürt oluşumun Kerkük’teki petrol vanasının başına geçmesini istemiyor. Irak’ın en önemli petrol merkezlerinden biri olan Kerkük, Kürtler için neredeyse tek gelir kaynağı, stratejik bir nokta. Türkiye’deki irredentist çevreler de Irak’ın bölüneceği varsayımından yola çıkarak, petrol yataklarına sahip olma arzusunu, Misak-ı Milli, bağımsız Kürt devletinin kurulma tehlikesi gibi gerekçelerle gizlemeye çalışıyorlar. İşin tuhafı yayılmacılığı savunanlarla, sürekli Sevr “paranoyasını” gündeme getirenler aynı çevreler. Kürtlere göre Kerkük Kürtlerin ve Türkmenlerin. Türkmenler anayasa taslağında Araplar, Keldaniler ve Asurilerle birlikte bölgenin azınlık unsurları olarak ele alınıyor. Resmî dil olan Kürtçe’ye ek olarak Türkmen dili eğitim ve kültür dili olarak değerlendiriliyor. Türkiye ise Türkmenlere daha fazla hak verilmesinden yana. Geçmişteki uygulamalara bakacak olursak Türkmenlerin haklar konusunda ideal olmasa bile oldukça geniş haklara sahip olduklarını görüyoruz; okullarda ikinci dil olarak, kendi dillerinde eğitim yapabiliyorlar, kendi dillerinde radyo ve televizyon kurabiliyorlar. Az sayıda da olsa silâhlı gücü bulunan Türkmenlerin son yıllarda Türkiye’nin desteği ile bu gücü arttırdıkları biliniyor. Kürt gruplar Türkmenlerin haklarının anayasal garanti altında olduğunu ve korunacağını vurguluyor; Türkiye ise ikna olmuyor. Türkiye’yi “kaygılandıran” Türkmenler’in haklarından çok bağımsız bir Kürt devletinin kurulma ihtimali. Türkiye yanı başında kurulacak bir Kürt devletinin kendi bekasını tehlikeye sokacağını ve hattâ Türkiye’deki Kürtler nedeniyle ileride bölünmeye kadar gidebileceğinin “endişesini” taşıyor. Yani Türkiye Kürt kökenli vatandaşlarına güvenmiyor ve onlara güvenmeyerek bizzat kendisi ayrılıkçılık yapıyor. Son dönemde Avrupa Birliği mevzuatı nedeniyle çıkarmak zorunda kaldığı, kağıt üzerinde de olsa ana dilde eğitim, demokratikleşme, konularında ilerleme sağlayan yasaları bir yana bırakacak olursak, Kuzey Irak’ta Türkmenlere verilen hakların Türkiye’deki uygulamalarla karşılaştırıldığında bazı yönlerden ileri olduğu görülüyor.

Türkiye’nin Türkmenler konusunda içten olduğunu varsaysak bile Amerika ve Bağdat yönetimi Türkiye’yi savaşa sokmak için farklı gerekçelerle kışkırtıyor. Saddam Hüseyin, Türkiye’nin Irak topraklarına kalıcı amaçlarla girmesi halinde Arap dünyasını arkasına alacağını biliyor. Amerika da bölgede İsrail’den başka kendisini destekleyen ülke olmadığı için Türkiye’yi de “Kürt” kartını oynayarak Irak’a sokmaya çalışıyor. Her iki halde de, hem Bağdat hem de Washington’un amacı aynı kapıya çıkıyor: Bölgede ikinci bir İsrail yaratmak.

Türkiye’deki kadar olmasa bile ciddi oranda Kürt nüfusu bulunan İran ve Suriye de doğal olarak Kuzey Irak’taki gelişmeleri yakından ama daha sessiz, soğukkanlı izliyor. Her iki ülkenin de Türkiye’den farklı düşünmediği, olası bir bağımsız devlet ve kendi topraklarından bu devlete en küçük bir destek karşısında çok sert tepki verecekleri, tarihteki örneklerinden biliniyor. Dolayısıyla Türkiye’deki bu fevri çıkışların, seçimler dolayısıyla iç politikaya malzeme yapılmasının ötesinde, devlet denilen mekanizma, “beka argümanları”nın tek tek elinden kaymasıyla Kuzey Irak dolayısıyla Kürt devletini bunların yerine ikame etmeye başlıyor.

1991’den bu yana Türkiye ile ilişkileri Talabani’ye göre daha ılımlı olan ve PKK’yla mücadele konusunda Türkiye’ye daha yakın duran Barzani ile ilişkilerin gerginleşmesinin bir nedeni de sadece bu anayasa taslağı değil. Bağımsız olmasa bile şu anda ayrıntısı netleşmeyen federatif bir Kürt yapılanmasını Barzani daha sık dile getiriyor ve bağımsız Kürt devleti iddialarını reddediyor. El Cezire Televizyonu’na verdiği mülakatta, “Biz demokratik ve Birleşik bir Irak istiyoruz. Birleşik ve Demokratik Irak bünyesinde, Kürt sorununu için de federal bir çözüm istiyoruz” diyen Barzani Kerkük konusunda taviz vermiyor: “Kürdistan’daki Kerkük’ün kimliğini hiç kimseyle oturup asla tartışmayız. Ödeyeceğimiz bedel ne olursa olsun bunu kimseyle tartışmayız. Kaldı ki Kerkük, Musul, Basra, Erbil, tüm bunlar Irak kentidir. Sorunların nasıl halledileceğine ilişkin seçeneği belirleme işi Irak halkına bırakılmalıdır. Dahası askerî müdahale ve benzeri tehditlerin geçerli olduğu bir çağda değiliz artık”.

Barzani, Türkiye’den yönelen sert açıklamalar karşısında bu sözleri söylerken, askerî tehditler ve müdahaleler konusunda çifte standart uyguluyor, uluslararası bir gözetim ve denetimden söz ediyor: “Irak federal bir yapıya kavuştuğunda, dış güçlerin koruması gibi bir ihtiyacı olacağını sanmıyorum. Irak sorununu çözümlemeyi başarırsak, dış güçlerin koruması için geçerli bir neden kalmayacak”. Dış müdahaleler konusunda, “haklı” olarak Türkiye’ye karşı çıkan Barzani, kendisiyle çelişiyor, Irak’a bir Amerikan saldırısını es geçiyor; saldırıyı, savaşı, dış müdahaleyi destekliyor. Yani Barzani, ABD, Bağdat yönetimi arasında 1991’de olanları hatırlayacak olursak, Irak ordusu o dönem müttefik güçler diye anılan koalisyona yenilmiş, ABD ülkenin kuzeyindeki Kürtlere ve güneyindeki Şiilere ayaklanmaları için yeşil ışık yakmıştı. Kürt gruplar Amerika’nın bu süreç içinde Irak ordusunun hareket kabiliyetini önleyecek bir karar çıkarmasını beklemişti. Ama o karar çıkmadı. Üstelik Baba George Bush bir ayaklanma durumunda “tek bir Amerikan askerini kaybetmeye tahammülü olmadıklarını” açıklayarak Kürtlere açıkça “kendi işinizi kendinizi yapın” mesajını vermişti. Yani Kuzey Iraklı Kürtler bir kez daha yalnız bırakılmış ve binlerce kişi Irak ordusundan kaçmak zorunda kalmış, göç trajedisi yaşanmıştı.

Geçmişte yaşananlar, tarihî tecrübeler bir yana Kuzey Iraklı Kürtlerin tavrı bu kez Amerika’dan yana ağır basıyor ve Irak savaşı destekleniyor. Savaşı savunan sadece Kuzey Iraklı Kürtler değil.

Türkiyeli Kürtler de Saddam Hüseyin diktatörlüğünün Amerikasız yıkılamayacağını yazıyor: “ABD’nin mutlak emperyalist niyetlerle, petrol kuyularına sahip olmakla değerlendirmek çok doğru değil; tabiî bunlar da olabilir, kendi menfaatlerini düşünüyorlar ama hepsi bu değil. Tamam ABD’nin saldırganlığı, emperyalistliğini hepimiz yadırgıyoruz da, bir de ABD’siz bir dünya düşünün, ne olurdu? ABD’siz bir dünyada Ortadoğu, despotlarıyla, Saddam Hüseyin’leriyle kan çanağına dönerdi.”(Mehmet Emin Sever, Serbesti dergisi, Ekim 2002)

Evet, Saddam Hüseyin dahil, Ortadoğu yönetimlerini, liderlerini ve o kan çanağını yaratan, destekleyenin, ABD olduğunu düşününce, ABD’siz bir dünyanın daha iyi olacağını düşünüyor insan.

Amerika’nın Irak’a saldırması halinde, bu saldırının Kuzey Irak’ta henüz bilmediğimiz, tahmin edemediğimiz değişiklikleri gündeme getirmesi kaçınılmaz görünüyor. Ama varsayılan tam değişikliklerin Türk, Kürt, Arap halkları için çok kanlı ve acılara gebe olduğunu, bir Amerikan saldırısını desteklemenin hiçbir gerekçesi olmadığını unutmadan.

METE ÇUBUKÇU