Anasayfa > Birikim Arşiv > 76 - Ağustos 1995 > Yeni Irkçılığın Doğuşu: Başlangıca Dönüş mü?

Yeni Irkçılığın Doğuşu: Başlangıca Dönüş mü?

Deniz Vardar | (Sayı : 76 - Ağustos 1995)

“Yeni ırkçılık”(lar) en genel anlamıyla, klasik ırkçılığın görüntü değiştirmiş şekli ya da şekilleri olarak tanımlanabilir. Klasik ırkçılığın birçok özelliği “yeni ırkçılık”(lar)da da bulunur, ancak değişiklik, kendilerini sunuş biçiminde ya da merkez alınan kavramlarda görülür. Günümüzde artık “ırkçı” olduğunu iddia eden çok az kişi ya da harekete (bazı marjinal hareketler) rastlıyoruz ama, örtülü bir biçimde ırkçılık, varolmaya devam ediyor. İster eyleme dönüşsün, ister düşünce düzeyinde kalıp doğrudan ya da dolaylı olarak çeşitli ülkelerin siyasal sahnelerindeki çatışmaları belirlesinler, “yeni ırkçılık”(lar) önemli bir yer edinmekte ve yeni yeni alanlar açmakta, etkinliklerini derin izler bırakarak sürdürmekte. En genel taktikleri toplumsal düzlemde zaten varolan birikimi ve toplumların duyarlı oldukları, harekete geçirilmesi oldukça kolay “kimlik” sorunlarını kısa yoldan oy toplayabilmek için kullanmak ve kamuoyu oluşturabilmektir. Burada başlıca sorunlardan biri “ırkçılık karşıtı düşünce” (anti-rasizm) ve hareketlerin, kurum ve kuruluşların mücadelelerinin klasik ırkçılığı hedef alarak yeni ırkçılıkları gözünden kaçırması, böylelikle yetersiz kalmasıdır. Bir başka sorun ise, bu mücadele içinde izlenen stratejilerin, bizzat kendilerinin yeni sorunlar yaratabilmeleridir. Bu nedenle “yeni ırkçılık”(lar) konusuna eğilmeden önce, klasik ırkçılığa ve “ırkçılık karşıtı” (anti-rasist) hareketlere de kısaca değineceğiz.

I. IRKÇILIĞIN İLK BİÇİMLERİ

Klasik anlamıyla ırkçı-ırkçılık kavramına ilişkin önemli sorunlardan biri, tanım düzleminde ortaya çıkar. Birçok gazeteci ve birçok siyasal hareket, ırkçılık kavramını yeterince yerilmiş ve bu doğrultuda geniş bir konsensüs sağlanmış olması nedeniyle, kolay yoldan ortak duyguları harekete geçirebilmek için gelişigüzel bir biçimde kullanırlar. Bu tür bir tarihsel çarpıtma bir anlamda hoşgörüsüzlükle mücadele etmek için, önemli bir kolaylık sayılabilir ilk bakışta, ancak bu gelişigüzel kullanım, kavramı giderek belirsizleştirir ve aslında etkisizleştirir. Bazı düşünür ve sosyal bilimciler ise ırkçılık tanımını öylesine geniş tutar ki, hemen hemen dünya üzerindeki herkes bir şekilde ırkçı sayılabilir. Irkçılık tanımı için yapılan en sıradan ayrım, tarihsel sınırlar konusunda kendini gösterir. Tanımı geniş tutanlar, “önyargılara dayalı tepkiler” dense daha doğru olacak olan davranışları “ırkçılık” olarak adlandırırlar. Bunu da tabiî ya insanların varolduğu ilk dönemlere ya da devletin (veya benzeri bir siyasal alanın) ilk oluşum dönemlerine dek uzandırırlar. Irkçılığın tanımını, somut tarihsel oluşum dinamiklerine dayanarak yapanlar ise, “grup”lar arasındaki karşılıklı her ön yargıyı ırkçılıkla karıştırmamaya özen gösterirler.

Gerçekten de yabancı olanı dışlamak, kendine benzemeyeni aşağılamak, farklı olana “şeytani” özellikler atfetmek ve düşman saymak gibi tepki ve davranışlara, insanlar varolduğundan beri rastlamak olası. Bu, daha çok kültürel farklılık temelinde oluşan, belirli bir sistematiği olmaksızın, her kültürün kendisini diğerlerinden daha iyi gördüğü ve dünyanın merkezine yerleştirdiği “benmerkezcilik” eğilimiyle açıklanabilmekte. Pek çok eski uygarlıkta, öncelikle kendine bir kuruluş miti, köken, jenealoji bulup-yaratıp, bunun dışında kalanlara, yani kendilerinden olmayanlara–yabancılara karşı ön yargılı davranışlar sık sık görülmüştür. Örneğin Ortaçağ Avrupa’sında da yaygın dışlama eğiliminin dinsel gerekçelerle bezendiği bilinmekte. İnsanların toplumsal yaşam kodlarının dinî temellerle belirlendiği bu dönemlerde, tepkiler çoğunluk konumundaki dinlerin diğerlerini dışlama, uzakta tutma çabalarından, onları yok etme girişimlerine kadar uzanan değişik biçimlerde kendini göstermiştir.1 Irkçılık ideolojisinin oluşumunda kuşkusuz tüm bu birikimin çok önemli ve hattâ temel sayılabilecek etkileri vardır. Yine de ırkçılığa en yakın örnek (diğeri gibi olmanın yetmemesi, doğuştan belirleniliş olgusu nedeniyle) “arı kan” Hıristiyan’larını “yeni Hıristiyanlar”dan ayırdeden engizisyon İspanya’sı olmuştur.

19. yüzyılda son biçimini almış olan ırkçılık ideolojisinin çeşitli türlerini kapsayan bir tanım yapmak için en belirgin özellikler: “evrensel”i reddetmek, gerçekdışı zorlama kategoriler yaratarak, insanları bu bağlamda değerlendirmek, kollektif farklılıkları mutlaklaştırmak ve bunların doğallığını-değişemezliğini savunmak, farklılıkların eşitsizliğe dayalı bir hiyerarşik sınıflandırmasını yapmaktır. Değişik ırkçılık türleri bunları kendilerine göre yeniden eklemler. Bu şekilde genel özelliklerin değişik bileşimlerinden ortaya çıkan iki temel ırkçılık görülür: biri açık bir biçimde evrensele karşı olan “farklılıkçı” ırkçılık; diğeri de bizzat iki iç kategoriye ayrılabilecek, “sahte evrenselcilik”e dayalı, “eşitsizlik”çi ırkçılık ve asimilasyona yönelik ırkçılıktır.2 Özellikle ırkçılıkla savaşan siyasal hareketler ve sosyal bilimciler iki tür ırkçılıktan birinin özelliklerini “ırkçılık” olarak adlandırıp diğerini gözden kaçırabilmekte. Irkçılığı “farklılık”ların mutlaklaştırılması olarak alanlar, savaşımlarını gerçek eşitliğin “farklılıkları yok etmek” ile olabileceği görüşünü benimserler. “Sahte evrenselciliğin” ister “eşitsizlik”lerin mutlaklaştırılmasına ister asimilasyona yönelik olsun, ırkçılığın tek türü olduğunu düşünenler ise savaşımlarını “eşitlik ve farklılıkları korumak” üzerinde yoğunlaştırırlar. Bu sorunları “ırkçılık karşıtı” hareketler bölümünde ele alacağız. Klasik ırkçılık, ister asimilasyonist ister farklılıkçı olsun, “ırk” kavramını merkez alarak insanları biyolojik özelliklerine göre sınıflandıran ve bunu (açık ya da örtülü) hiyerarşik bir yapı içinde sunup, dünya tarihinin tüm dinamiklerini de bu yapı çerçevesinde açıklama çabasında olan ideolojidir.

Kuşkusuz, insanlar sınırları belirsiz kalmak şartıyla belirli biyolojik-fiziksel özelliklere göre sınıflanabilirler, ancak ırkçı yaklaşımların söz konusu ettiği bu tür bir sınıflama değil, “yargı” içeren bir sınıflamadır. Irkçılığın saldırısına uğrayan gruplar gerçekten de ortak kökenlere sahip olabilir, aynı kültürü paylaşabilir. Ama ırk kavramını bilimsel anlamı ile alırsak, aslında ırkçılığın hedefi olan grupların iç bileşiminin aynı “ırk”tan gelen bireylerden oluşmadığı hemen görülür. “Irkçı”ların yarattığı kategoriler aslında biyolojik bir görünümde sunulan sosyolojik kategorilerdir. Ancak meşruiyetlerini biyolojik-antropolojik destekli “bilimsel” bir görüntüden elde etme çabasındadırlar. İnsanın entellektüel ya da ahlâki özelliklerini, kültürünü ve hattâ sosyal konumunu fiziksel özelliklerine bağlarlar. Irkçılığın en tipik özellikleri de, bir yandan kendini üstün nitelikli bir “grup”-“ırk” olarak görmek (kendine üstün ırksal kökenler yaratmak) ve bu özellikleri yüceltmek, bir yandan da, diğerlerini, “aşağı” bulduğu özelliklerle tanımlayarak ırksal kategorilere yerleştirmek ve bu irrasyonel durumu “rasyonel” bir görüntü ile sunmaktır. Irkçılar buradan yola çıkarak insanların farklı kökenlerden geldiklerini iddia eder, dolayısıyla farklı yaşam biçimleri yaratmış olmalarının da doğal olduğu sonucuna varırlar. Irksal/etnik-millî-dinî, biyolojik/jenealojik-kültürel-ruhi vs. farkların, insanların oluşumlarına ilişkin doğal farklar olduğu iddiasıyla, birbirlerine indirgenemeyecek bir “mutlak” “çokluk” içinde bulunulduğu savı ile ortaya çıkarlar. Diğer bir yandan aynı saptama ile başlansa da eşitsizliklerin üstün olanın içinde eriyerek yok olabileceği anlayışına yönelerek, aslında “kendi”ni merkez alan, ama “kendini” evrensel model olarak sunan “sahte evrenselcilik”e yol açan bir sınıflamaya başvuran asimilasyonist (iç veya dış “sömürgeci” ırkçılık) gözlenir. Farklı olanı yok etmek, dışlamak veya farklı olanı kendinde eriterek üstün bir konuma “ulaşması”nı sağlamak, eşitlikçi anlayışa bir tepki olarak çıkar ve ırkçı kesimlerin kendilerine “egemen” bir konum vermelerini getirir.

Örneğin Avrupalılar Afrika’yı ve Amerika’yı keşfedince, farklı gelenekleri olan değişik insanlarla karşılaşmış ve ilk elde sömürgeciliği doğrulayacak, ön yargılı tepkilerle güçlenmiş, dinî destekli açıklamalara başvurmuşlardı. Bu yeni durum karşısında önce zencilerin insan olup olmadıklarını sorgulamışlar, zamanla da insanların değişik düzeylerde farklı türleri bulunduğu yargısına varmışlar ve deri rengini merkez alan farklılıklara dayanan hiyerarşik bir sınıflama yapmışlardı.

Bu yaklaşımlardan ırkçılığa geçişte asıl, 18. yüzyılın bilim olma iddialı antropolojisi ve daha da önemlisi 19. yüzyıl antropologlarının “bulgu”ları etkili olmuştu. “Beyaz insanın üstünlüğü” varsayımını temel alarak özellikle ırkların renklere göre “sözde-bilimsel” hiyerarşik sınıflamasını yapan çok sayıda antropolog ortaya çıktı. İdeolojik gereksinmelere göre yaratılan, bazı ırkların diğerlerinden daha üstün oldukları iddiası üzerine kurulan bir ırkçılık ideolojisinden de, dolayısıyla ancak 19. yüzyılda söz edilebilir. “Irkçı yaklaşımlar” endüstrileşmeye koşut olarak ve Aydınlanma Çağı paradigmasının bazı ilkeleri ile bağını kurarak, 18., 19. yüzyıl antropologlarından da yararlanarak sistematikleştirilmiştir. Feodal düzende insanın yeri dinî, cemaate ilişkin bağlarla tanımlanırken, bu dönemde yükselen burjuva sınıfının eşitlikçi ve bireyci yaklaşımı yaygınlaşmaya başlamıştır. Bir yandan feodalizmin çözülmesine tepki olarak “aristokrat” ırkçılık beyazlar içi hiyerarşiye özen de gösterir. İnsanı doğal (ya da hayvani) “köken”lerine bağlayarak doğal durumunun doğuştan bir hiyerarşi oluşturduğunu iddia eden beyazlar arasında da bir hiyerarşi oluşturan aristokrat ırkçılık, aristokratların daha üstün bir ırktan geldikleri iddiasındadır ve savını kendi kurguladığı jeneolojiye yüklediği anlamlarla oluşturur. Merkez savını farklılık ve eşitsizlik üzerinde yoğunlaştırır.

Diğer bir yandan oluşan “burjuva” ırkçılık “beyaz Avrupa kültürünün üstünlüğü” iddiası ile insan grupları arasındaki farklılığı da koruyarak kullanmaya (daha çok Anglo-sakson tipi sömürgecilik), ya da yok edip eritmeye yönelip (daha çok Fransız tipi sömürgecilik), dünya üstünde tek bir burjuva kültürü etkinlik alanını genişletmek için, “ilkel” diye sınıfladığı kültürleri ya da gelenekleri dışlamak ya da asimile etme çabası içine girer. Bu örneklerde “üstün olan diğerlerini yok eder”, “devlet’in hiçbir eşitlikçiliğe yol açabilecek girişimi olmamalıdır”, “doğa her şeyi halleder” anlayışından yola çıkılır (daha çok Spencer’in sosyal alana aktardığı sosyal-Darwinizm’in genel ilkelerinden yararlanır). O dönemde “bilek gücü”nün de burjuvaziye geçmekte olduğu ve “beyaz Avrupalı”nın da dünyanın geriye kalan kesiminde “bilek gücü”ne dayanan egemenliğini kurmuş olduğunu (ya da kurmakta olduğu) anımsanırsa, bu tür “ırkçılığın” savlarını nereden topladığı görülür.

Irkçılık bir boyutuyla “iç sömürgeciliğin” homojen bir millî-devlet kuruluşu yolunda merkezi ele geçirenin, çevreyi eritme meşruiyetine kaynak sağlamıştır (asimilasyon). Bu anlayışın doğal sonucu da asimile olmayanı dışlamak, hoşgörmemek biçiminde kendini gösterir. Diğer bir yandan ise “dış sömürgeciliğin” meşruiyet kaynağının oluşturulmasında kullanılmıştır. Üstün ırkın yarattığı üstün kültür diğerlerini “ehlileştirme” görevini yükler Avrupa’ya. Bu açıdan bakıldığında, Aydınlanma Çağı’nın “ürünleri”nden (akılcılık, pozitivizm vs.) bol miktarda yararlandığı, bir başka deyişle insanların sıradan tepki ve davranışlarını Aydınlanma Çağı’nın diline çevirdiği de söylenebilir ırkçılığın. Ancak ırkçılığın önemli ideologları, Aydınlanma Çağı’nı “kaos taşıyıcı” olarak değerlendirirler. Eşitlikçi yaklaşıma karşı duyulan derin tepki doğrultusunda, ırkçılık ideolojisinin önde gelen temsilcileri daha çok Aydınlanma Çağı karşıtı eleştiriye kaynak oluşturur. Ve tabiî ki uluslararası sosyalizm ve onun yaratmak istediği kozmopolit ortam, birinci dereceden düşmanıdır ırkçıların.

Örneğin 19. yüzyılın en önemli “ırkçılarından”3 olan Arthur de Gobineau, nazizmin daha sonradan kullanacağı en temel referanslardan birini oluşturur, “İnsan ırklarının eşitsizliği üzerine deneme” (Essai sur l’inégalité des races humaines) adlı yapıtı ile.4 Yapıtın tümü Aydınlanma Çağı’nın getirdiklerine karşı bir kanıtlar bütünüdür. Nazizmin diğer önemli teorisyenleri S. Chamberlain ya da A. Rosenberg aynı yolu izler (adları daha az duyulmuş birçokları gibi). Bir başka deyişle, ırkçılığın Avrupa’da, en keskin biçiminin, etnik köken ve din farkı gözetmeden, yurttaşlara eşit haklar tanıdığı iddiasında olan millî-devlete bir tepki olarak geliştiği söylenebilir. Ve yine en dehşet verici eylem alanını nazizmde bulur. Nazizmin dayandığı ırkçı-anti-semit (Yahudi düşmanı) ideolojinin köklerine bakıldığında bir boyutu ile “aristokrat ırkçılık” (jenealoji-kan bağı) bir diğer boyutu ile de “burjuva ırkçılık” (biyolojik-sosyal-Darwinci)5 ile karşılaşılır.

Eugenist anlayışın ırkçı türü de nazizmin kullandığı araçlardandır. En genel “beyazlar içi” sınıflamada ırklarla dil gruplarının birbirine karıştırılması sonucu bir “arî” ırkın varolduğu yanılsaması ve “semit” ırktan üstün olduğu iddiaları üzerine kurgulanır. Bu şekilde 19. yüzyılda Yahudi dini düşmanlığının (anti-judaizm) Yahudi ırkı düşmanlığına (anti-semitizm) dönüşümüne sahne olunur ve ırkları arıtma fikrine doğru gidilir. “Üstün” sayılan “arî” ırkın saf kalmasının gerekliliği birçok ırkçı teorisyen tarafından savunulur. Protokol des Sages de Sion ve bunun türevi komplo teorileriyle bezenir bu yaklaşım (örneğin Fransız Devrimi’nin ve Bolşevik Devrimi’nin ardında hep bir Yahudi komplosu olduğu ileri sürülür). Nazizm “arî” ırkın diğerlerinden üstün olması ve saflığını koruması temeline dayanan stratejisi diğerlerini de kapsamasına rağmen (Çingeneler, zenciler vs.) özellikle Yahudi düşmanlığı üzerine kurulur. Totaliter rejimlerin iktidarı ele geçirmeleri ile ırkçılığa yeni boyutlar katılır. Yahudilerin yurttaşlık haklarını ellerinden almaktan soykırıma dek uzanan ırkçı teorilerle desteklenen eylemler de, en dehşet verici örneklerini bu bağlamda ortaya koyar.

Avrupa’da oluşmasına rağmen bu tür ırkçılıklar bu kıta ile sınırlı kalmaz. Dünyanın değişik bölgelerinde değişik biçimlerde kendini gösterir. Örneğin ABD’de Avrupa ırkçılıklarının birçok biçimi görülür, ancak baskın çatışma “deri rengi” çerçevesinde geçer. Köleciliğin son bulduğu dönemde, ırkçılık, yasalar düzleminde-devlet ırkçılığı olarak ortaya çıkan “ayrımcılık”la kendini göstermiştir. Uzun süre zencilerle beyazlar eşit haklara sahip olamamışlar ve bazı yörelerde kamu alanında beyazlarla birarada bulunamamışlardır. Devlet ırkçılığına karşı yürütülen uzun bir savaşım sonucu zencilerle beyazlar eşit haklar elde ederler, ama birçok bölgede, “eşit ama ayrı” sloganı çerçevesinde, ayrı yaşanmasına yol açan bir düzen oluşur bu kez de. Bir yandan da, farklı “kültürlerin” endüstri toplumu tarafından eritilmesi, “Amerikan tipi yaşam”a asimile edilmesi süreci yaşanır. Yasal düzendeki ırkçılığın aşılması durumlarında da toplum içindeki ırkçılıkla bir türlü başa çıkılamaz, Klu-Klux-Klan gibi marjinal ırkçı örgütler, çeşitli biçimlerde şiddet eylemlerini günümüzde de sürdürebilmekte, ama daha önemli etki ve baskı, toplumun tutucu kesimlerinden gelmekte. ABD’nin ırkçılıklar konusunda dikkat çeken özelliği, Millî-devlet olmayıp merkezî çoğul bir imparatorluk da kurmamış olup, başlıbaşına özgün bir deneyimi yansıtmasına bağlanabilir.6

Avrupa, Kuzey Amerika ve bu bölgelerle yoğun ilişki içinde olan diğer ülkeler ortak normlara uyabilmek için klasik devlet ırkçılığı ile büyük ölçüde başa çıkabildi, ama toplumun çeşitli kesimlerindeki ırkçı önyargılar ya da örgütlü ırkçı hareketler tür/biçim değiştirerek varlıklarını sürdürdüler.

II. IRKÇILIK KARŞITI (ANTİ-RASİST)

HAREKETLER VE SORUNLARI

20. yüzyılın özellikle ikinci yarısında, dünya önemli dönüşümlere sahne oldu. Sömürgeci imparatorluklar dağıldı, ırkçıların “aşağı” bir konumda olduğunu düşündükleri Afrikalı, Asyalı, devletler teker teker bağımsızlık savaşlarını kazandılar. Irkçılıkla mücadele etkinlikleri yine bu dönemde gelişti, ortak platformlar oluşturuldu. II. Dünya Savaşı’ndan alınan ders ile bir kez daha böyle bir insanlık felaketine yol açılmaması için önlemler öngörüldü. Bu düzlemde çoğulcu-liberal demokrasiler ile Stalinizm, devlet ırkçılığı ile mücadele etmek üzere biraraya gelebildi. Güney Afrika çok yakın zamana dek ortak mücadele paydasının sembol ırkçı devleti oldu. 1945 sonrasında siyasal alanda kendini gösteren “neo-nazi” grupçuklar ve ırkçı özellikler taşıyan diğer aşırı sağ hareketler, mücadele alanında bir başka ortak paydayı oluşturdular.

Bir yandan sürekli olarak ırkçılığı anlama ve açıklama çabaları da sürdü. Örneğin biyoloji faktörü ile ırkçı eylemleri açıklama girişimi ya da psikoloji faktörünü ön plana alan açıklamalar tartışmaların merkezine geçti zaman zaman. Irkçılık ve yabancı düşmanlığının insanlar varolduğundan beri her zaman ve her mekânda bulunduğunu, bu tür saldırganlıkların, toplumun kenetlenmesinde önemli bir faktör olduğunu, ırkçılığın içgüdüsel olup, insanların doğasında bulunduğunu, dolayısıyla her insanda potansiyel olarak bulunduğunu ileri sürenler oldu. “Bebeklerin yabancılara karşı gösterdikleri tepki”yi tüm insanların “yabancı” olana karşı gösterdiği tepkinin doğallığının kanıtı olarak sundular. Bu yaklaşıma karşı olanlar da insanı doğasına mahkûm etmesi açısından bir tür ırkçılık içerdiği görüşünden yola çıkarak, insanların “ırkçı bir doğa” ile doğmayıp, çevreleri, toplumları, kültürlerindeki ögelerce ırkçı tutumlara sürüklendiklerini ispatlamaya yöneldiler. Eğer ırkçı yargılarla büyütülmezlerse “yabancı”lara karşı tepki göstermeyeceklerini savundular. Psikoloji faktörü ile açıklama girişimlerinden bir diğeri de, ırkçı ideolojinin ancak otoriter eğilimli kişilik yapısındaki, ezilmiş ve tatminsiz kişilerce benimsendiğini ve bunun da özel bir nevrotik durum olduğunu iddia etti. Bu açı ile de bağıntılı olarak ırkçılığı psikanaliz ile çözümleme girişimleri bir dönem çok yaygınlık kazandı. Irkçılık böylece birtakım insanların geçirmiş oldukları mutsuz bir çocukluk dönemi ile açıklanan indirgemeci bir yaklaşımla açıklanmak istendi.

Irkçılığı açıklama çabasındaki Marksist yaklaşım ise ırkçılığın, egemen sınıfların egemenliklerini sürdürmek için yaydıkları ideoloji olduğunu ileri sürerek, ırkçılığı biyolojik/psikolojik boyutu ile değil, sosyo-ekonomik faktörlerle açıkladı. Bu yaklaşımı eleştirenlerden bazıları sınıf çatışmasının olduğu her yerde ırkçılığın bulunmayabileceğini göstermeye çalıştılar. Irkçılığın olduğu yerlerde de yalnızca egemen sınıflara veya konumlara özgü olmadığını, ayrıca egemenlik konumlarının değiştiği durumlarda da ırkçılığın varolmaya devam ettiğini hatırlattılar. “Irkçılık karşıtlığı”nın resmî ideoloji konumunda olduğu ülkelerde de ırkçılığın son bulmamış olması, kültür ve psikoloji faktörlerini dışlayan ve insanı salt sosyo-ekonomik dinamiklerin bir ürünü olarak gören yaklaşıma karşı kanıt olarak sunuldu. Irkçılığı ekonomik kriz ile açıklamakla yetinmek de yaygın bir eğilim oldu. Irkçı kodları oluşturanın kültür olduğu, eğer bunları aşmak için bir çaba gösterilmezse, siyasal amaçlı bir “kriz dönemi” kullanımı ile bu birikimin pekiştirilebildiği gözlendi. Psikoloji faktörünün de sosyo-ekonomik faktörlerin de bu bağlamda bazen temel ögeler bazen de yan ögeler arasında görülebildiği, olguyu açıklamada çok sayıda faktörü birden kullanınca geneli kapsayan açıklamalar yapabildiği görüldü.

Entellektüel ortamdaki değişiklikler de ırkçılık konusunda temel dönüşümlere yol açtı. Örneğin sosyal antropolojinin katkılarıyla “farklılık” konusunda yüzyıl başındaki anlayışlar değişti. Birçok düşünür-sosyal bilimcinin (C. Lévi-Strauss, M.Leiris... vs.) etkin bir rolü oldu bunda, birçok hükümet ırkçılıkla mücadele çerçevesinde ırkçılığı yasaklayan yasalar çıkarttı, UNESCO, BM, vs. bu konuda sürekli bir çaba gösterdi (bilgilendirme, bilinçlendirme, karar alıp siyasal baskı kurma vs.).7 Bu etkinlikler, ırkçılığın “bilimsel” kaynaklarını, düşünsel temellerini çürüterek, meşruiyetini ortadan kaldırdı. Irkçı olduğunu açıkça ileri sürebilen aşırı sağ grupçuklar dışında kimse kalmamış oldu. Ancak, kendine “politik olarak doğru olanlar” (political correctness) içinde bir dokunulmazlık edinmiş olan “ırkçılık karşıtı” hareketler bizzat kendileri birtakım sorunlar oluşturmaya başladılar.8

Eleştirel bakış açısını yitirmeden bakılırsa, bu “ırkçılık karşıtı” hareketlere ilişkin birçok sorundan söz edilebilir. Öncelikle, “ırkçılıkla mücadele” etkinliklerinin hedeflerinin “klasik ırkçılık”9 olması, “yeni ırkçılık” alanını boş bırakmaları sorununu doğurdu. Irk kavramını kullanarak onu meşrûlaştırma tehlikesi olgusu da bir başka sorun. Irkçılıkla mücadele etmek için ırkçılığın hedeflediği “grup”ları tanımlayarak siyasal ve sosyal yaşamın yeniden “ırk” temelinde düşünülmesine yol açması, yeni bir sorun olarak karşımıza çıkar. Bu, “kişi”yi bağımsız bir varlık olarak değil, yalnızca grubuna hapsederek algılayıp “anti-bireyci bir tür fundamentalizm”e giden yolu açar.10

Öte yandan, klasik ırkçılıkla mücadele etmek uğruna ırkçılığın hiyerarşik kategorilerini tersine çevirmekle yetinen “ırkçılık karşıtı” hareketler, ırkçılığın simetrik karşılığı olan dogmatik klişelerle dolu bir söylem üreterek, içi boşalma eğilimi gösteren sloganlarla beslenen, daha çok duygulara hitap eden popülist bir stratejiye yöneldiler. Bir başka deyişle, “ırkçı popülizm”in yerine biçimsel açıdan benzer bir “ırkçılıkla mücadele” platformu popülizmi geçti.11 Irkçı, “cahil”, “kötü”, “deli”, “aptal”, “kötü yetişmiş”, “terbiyesiz”, “sosyal statüsü belli” (“yani fakir”, “işsiz”, “suç işler”) aşağı bir konumda görülüp, “ırkçılık karşıtları” ise “cehalet ve kötülüklerle savaşan kişi”, “dürüst eğitmen” ve “polis” görevini üstlenmiş oldu.12 İdealleri arasında yer alan “pasifizm”, “savaşsız çatışmasız bir dünya” yaratımı da bir tür homojenleşmeyi öngörerek “ırkçılık karşıtlarının” militanca, savaşa karşı topyekûn bir savaş açılması demek oldu.13

“Irkçılıkla mücadele”nin yarattığı sorunlardan bir başkası ise mücadele hedefinin belirlenmesiyle oluşmakta. Eğer kendisi asimilasyonizmi yücelterek farklılıkçılık ile mücadele etmek istiyorsa, bu yeni bir sorun çıkarmakta. Asimilasyonizmle mücadele etmek istemiyle yola çıkan türleri ise farklılıkçılığa yol açmakta. Farklılığın reddi de, farklılıkların yüceltilmesi de, başlıbaşına kendileri bir sorun oluşturmakta. “Irkçılık karşıtı” hareketler, farklılıkçılıkla mücadele etmek uğruna “melez”liğe mutlak bir üstünlük tanımak, asimilasyonizmle mücadele etmek uğruna farklılıklara mutlak bir üstünlük tanımak gibi iki tuzak arasında kalırken, bu tuzaklar “yeni ırkçı” hareketlerce değerlendirilmekte.14

“Anti-semitizm”e ilişkin sorunlarına gelince, Sovyet ve Arap propagandasının yoğun baskısı ile siyonizmi bir bütünmüş gibi algılayarak, tümünü “ırkçı” kategorisinde değerlendirerek (BM, 10 Kasım 1975-3379 no’lu karar) “anti-semitizm”in üstü kapalı türünün yaygınlaşmasına yol açtılar. Irkçılık karşıtlığı’nın sol ya da sağ eğilimli kanadı “ırkçılıkla mücadele” adına örtülü “anti-semitizm”ini “siyonizm’le mücadele” maskesi ile sundu.15

Anti-rasizmin kendisinin yarattığı sorunların çarpıcı olanlarını sunmaya çalıştık, ancak belki de en önemli sorunlarından biri “yeni ırkçılığı” görememesinin yanı sıra ona çeşitli ögeler sunmakta oluşu.

III. “YENİ IRKÇILIK”LAR

“Yeni ırkçılık”tan söz edilince, ilk akla gelen “gelişmiş” ülkelerde giderek yoğunlaşan, yabancı işçilere karşı yerel halkın gösterdiği, “yabancı düşmanlığı” ve/veya “ırkçı” tepkiler olmakta. Oysa yeni ırkçılık aynı zamanda hem söz konusu toplumların farklı kesimlerinde, çeşitli siyasal/entellektüel stratejilerin dayanağını oluşturmakta, hem de “gelişmiş” toplumlar dışında yoğun bir şekilde görülmekte. “Yeni ırkçılık” konusundaki tartışma, araştırma ve çalışmalar, yeni tipolojiler üretirken, yine ortak bir tanım bulma zorluğu ortaya çıkıyor. “Açık ırkçılık” deyişi “klasik ırkçılık”, “kapalı ırkçılık” için deyişi de “yeni ırkçılık” için kullanılabiliyor.

Klasik ırkçılığın özelliklerinden olan “eşitsizlik” ve “hiyerarşi”nin “yeni ırkçılık”ın her “formül”ünde bulunmaması, buna karşın “farklılık” kavramının merkez alınması, “yeni ırkçılığı” ortaya çıkarmanın zorluğunu gösterir (bu kavramı bir bölüm sol eğilimli düşünürün de kullanmış olduğunu anımsayalım). “Yeni ırkçılık”, “farklıyız ve eşitiz” sloganı ile özetlenebilecek yaklaşıma göndermede bulunup, farklılığı mutlaklaştırmak gibi bir kayma göstermekte. Karışık (melez) olanları aşağılamak, “diğeri”/“öteki” ile ilişki kurmama saplantısı, genelde aşırı sağ kesimde görülen kozmopolitizmle mücadeleye benzemekte. “Irk”ların arılığı yerini “kültür”lerin “özgünlüklerini” koruma “zorunlulukları”na bırakmıştır (“farklı kalmaya hak” sloganından “halkların kendileri olarak kalmaları zorunluluğu”na gelinir). Hattâ kültürlerin birbirleriyle karışmaları bir tür “soykırım” olarak değerlendirilir yeni-ırkçılarca. Daha çok “hétérofob” (farklılıklardan korkan) bir açıklama yerine, “hétérofil” (farklı olma hakkı) kavramına başvurulur ve genellikle sembolik ve ırkçı yaklaşımları aktarmak için özenle dolaylı yollar seçilir.16 “Yeni ırkçılık”, “kültürel çoklukçuluk” ve “etno-milliyetçilikle” de eklemlenebilmekte bazı durumlarda.

Örneğin Avrupa ve ABD’de, yabancı işçiler konusunda alınan bazı kısıtlayıcı önlemler de, toplum düzleminde genelde “yeni ırkçı” bir kaymadan söz edilebilmekte. Tek tek, hem ABD’ye ilişkin17 hem de Avrupa bağlamında18 pek çok örnek verilebilir, ancak söz konusu ülkelerde gerçek anlamda bir “devlet ırkçılığından” söz edilemez (birçoğunda buna benzer ögeler yakalamak olasılığı kalmış olsa bile). Tartışmalar daha çok geleceğe yönelik olarak sürdürülmekte. Toplum içinde giderek yaygın bir şekilde görülen ırkçı tepkilerin ileride, oy toplama hevesindeki siyasal partilerin ya da iktidardaki yerini sağlamlaştırmak isteyen hükümetlerin yavaş yavaş böyle bir kayma gösterebileceklerinden korkulmakta. Örneğin gündemde önemli bir yer alan, siyasal kuruluş sürecindeki Avrupa Birliği için de çeşitli paralel sözleşmelere göndermede bulunularak (Schengen gibi) geleceğe yönelik olumlu ya da olumsuz öngörülerde bulunulmakta. “Kale Avrupa”nın oluşmakta olduğunu ileri sürenler, giderek dış sınırların yükseldiği iç sınırların eridiği bir alanın kurulmakta oluşuna dikkatleri çekerek, AB üyelerinden olmayan ülkelerin yurttaşlarının dışlanacağı yeni bir alanın yaratılmakta olduğunu iddia etmekte. Çoğulcu, açık ve dinamik bir anlayışın egemen olabileceği bu birliğin, geleceğin dünyası için tek umut olduğunu düşünenler ise, AB’nin bizzat yürütmekte olduğu ve kuruluş ilkeleri ile desteklenen “ırkçılık karşıtı” hareketlere göndermede bulunuyorlar. AB’nin “Avrupalılık” tanımı nostaljik Greko-Romen/Judeo-Hıristiyan referanslarla sınırlı kalırsa gerçekten de “yeni ırkçılık” için gerekli koşullar sağlanmış olur. Eğer, birbiri ile etkileşim içinde olan ve birbirini dönüştüren, bugünün Avrupa’sını oluşturan çok kültürlü ortam temel alınarak dinamik bir “Avrupalılık” kimliği ağır basarsa, gelecek için önemli bir ırkçılık dışı alan umudu doğabilir.

Gelecekle ilgili öngörüler bir yana, burada, günümüz Avrupa’sında toplum içinde kendilerine yer edinme çabasındaki “yeni ırkçı” hareketlerden söz edeceğiz ve Batı Avrupa dışı bazı örneklere de değineceğiz.

A. YENİ SAĞ VE YENİ IRKÇILIK

“Yeni ırkçılığın” görüldüğü bir hareket türü ve hattâ ideolojik temellerine katkı yapan akım “yeni sağ” hareketlerdir. Bu hareketler klasik ırkçılıkla aralarındaki farkın altını çizmeye özen göstererek aslında “yeni-ırkçılığın” ideolojisini saydamlaştırırlar. Siyasal yelpaze üzerinde merkez sağ ile aşırı sağ arasına yerleştirilmekteler, ancak gelecekte ne yöne gidecekleri de halen sorgulanmakta. “Yeni sağ” hareketler ne bu görüştekilerin sayısı ne de giriştikleri eylemler açısından dikkat çekici bir durumdadırlar. Bununla birlikte, entellektüel oranının yüksek olması açısından bakınca, bu eğilimin belki de ilk elde göze çarpan, sansasyon yaratan hareketlere oranla daha da önemli olduğu düşünülebilir.

Anglo-sakson dünyasında, aşırı muhafazakâr “yeni sağ” ırksal hareketliliği, yer değiştirmeleri ve karışımları “geleneksel değerler”e karşı bir tehdit olarak görür.19 Burada merkez sorun “Amerikan mucizesini” gerçekleştirmiş olduğu iddia edilen “beyaz-orta sınıf-Protestan Amerikalının geleneksel değerleri”nin farklı ırkların/kültürlerin karışımı ile tehdit edilmesi korkusu üzerinde odaklanır. ABD’de deri rengi temelinde biçimlenen ırkçı çatışmalar giderek farklı kültürlere sahip etnik grupların da dile getirilsin ya da getirilmesin “ırksal” kategorilermiş gibi değerlendirilmeleri sonucu yeni biçimler alır. İngiltere’de bu, “ultra-yeni-muhafazakârları” da kapsayan bir hareket olarak ortaya çıkar.

“Yeni sağ”ın kıta Avrupa’sındaki biçimlerinden biri, Hıristiyan geleneklerini-göreneklerini korumayı amaçlayan ya da eğer bu gelenek-göreneklerden uzaklaşılmışsa, onlara dönmeyi öneren, bir yandan da ultra-liberal ABD hayranı kanattır.20 Bu tip hareketler farklı toplumsal çatışma ortamlarında oluşsalar da, Anglo-sakson “yeni sağı” ile benzerlikler gösterirler. Bir diğer türü ise (belki de asıl üzerinde durulması gereken), kıta Avrupa’sına özgü sayılabilecek bir “yeni sağ” hareket ve düşünce akımıdır. Almanya’da bu tür “yeni sağ” hareket önemli bir yer edinememesine karşın, Fransa ve İtalya’da temellerini bulur. Pagan bir “Birleşik Avrupa” kurma amacındadır hareket.21 Bu tür “yeni sağ”ın genel özelliği bir yandan sağ ve sol arasında artık bir fark olmadığını iddia ederek, gerçek çelişkinin kurulu düzen ile halk arasında olduğunu ileri süren popülist yaklaşımı, diğer bir yandan da ırk kavramını açık bir şekilde kullanmayarak merkez kavramını kültür/kimlik olarak saptamasıdır. Farklılıkçı-ırkçılıkla koşutluk kurulabilecek bu yaklaşım, açık bir şekilde herkesin kültürünü ve kimliğini korumasını bir zorunluluk olarak görür. Dünyanın “Amerikanlaşmasına” karşı bir savaşım yürüterek “anti-emperyalist bir görünüm kazanmaya çalışır. Ayrıca klasik asimilasyonist ırkçılıkla mücadele ederek ırkçılıkla da mücadele edermiş gibi görünüp, insanları “kültürleri/kimlikleri”ne hapseden farklı tür bir ırkçı strateji izlemiş olur.

Avrupa “yeni sağı”nın siyasal etkinlik sınırlarını belirlemek de çok zordur. Bir yandan bazı aşırı sağ gruplarla, bir yandan “milliyetçi-devrimciler”, “millî bolşevikler” gibi gruplarla, yer yer “neo-naziler”le bağlar kurdukları görülür. Buna karşın, yeni sağın “ileri gelenleri”nin aşırı sağın kurumlaşmış-popülist kesimi ile bağlarını koparmak isteyerek ve zaman zaman da solcular ve ekolojistlerle yakınlaşması, izlerini kaybettirebilir.22 Bir yandan da “yeni sağ”ın bir tür çöküş içinde olduğu söylenebilir. Buna karşın, çeşitli siyasal hareketleri giderek daha çok etkilemekte. Örneğin Milli Cephe (Front National), Fransız aşırı sağında hareket etkisini artan bir biçimde göstermekte. Bu çizgide yayımlanan Identité dergisinin yoğun bir şekilde yeni sağın entellektüel üretiminden yararlanarak siyasal dalgalanmalar yarattığı görülmekte. “Kimlik”lere dönüş ve birbirine karışmayı reddediş bağlamında sundukları “genç Müslümanlar”ın başörtüsü takma konusundaki cesaretlerini övmek gibi veya yine kimlikler konusunda bizzat “yeni ırkçı” yaklaşımlara örnek gösterilebilecek Cezayir’deki FIS hareketine hayranlıklarını belirtmek gibi stratejiler izlemekteler. Bir başka deyişle, popülist stratejiler izleyen sistem içinde yer alıp etkinlik alanını genişleten “yeni sağ”, kendi adına başarılı olamazsa da, bazı “aşırı sağ” hareketlere giderek artan oranda teorik malzeme yaratmakta. “Yeni ırkçı” söylemler böylece, bir yandan “popülizm-etkinlik-yabancı düşmanlığı” çerçevesinde oluşarak, “oy” toplama amacıyla ortaya çıkan “popülist-aşırı milliyetçi” partiler çerçevesinde de kullanılmakta. Klasik ırkçılıkla bağları son derece örtülü bir biçimde sürmekte, ancak bu konudaki “örtülülük” derecesi, özellikle eylemlerini oluşturdukları ülkelerin siyasal kültürleri ve kamuoyunun duyarlılığına ve tabiî kendi amaçlarına göre değişmekte. Aşırı sağ hareketlerin bu yolla gelecekte liberal, demokrat ve cumhuriyetçi, merkez sağdan politik ve kültürel anlamda kopup, iki savaş arası Fransa, Almanya ve İtalya’sında görülmüş olan pre-faşist hareketlerin gücüne ulaşma potansiyelinden söz edilmekte.23

B. AVRUPA AŞIRI SAĞ(LAR)I VE

YENİ IRKÇILIK

Avrupa’da oluşmakta olan “aşırı sağ/ırkçı hareketler”, her ülkenin farklı özellikleri çerçevesinde farklı dışavurum biçimleri gösterse de, sürdürdükleri “yabancılara karşı kampanya” ortak özelliklerini oluşturmakta. Eylem türleri seçimlere katılmak, sistem içi partilere sızma taktiği, çeşitli sokak eylemleri, propaganda, şiddet eylemleri vs. gibi bir çeşitliliktedir.24 Aşırı sağ partilerin veya grupların ideolojik benzerliklerine, ulus-ötesi bağlarla birbirlerine kenetlenmelerine karşın tekdüze bir “Avrupa aşırı sağı”ndan söz etmek imkânsızdır. Birbirleri ile çelişkiler içinde birçok grup ve parti bulunur. Bunun somut örneklerinden birini Avrupa Parlamentosu’ndaki aşırı sağ grubun birarada hareket etme zorlukları göstermekte.

Sistem içinde oynayan “popülist-aşırı milliyetçi” partilere gelince, stratejilerini sistemin “dışlamış” olduğu kesimlerin duyarlık noktalarını yakalayarak “onları” temsil etme iddiası ile ortaya çıkıp, hem ekonomik, hem siyasal (temsil sorunu, sistem sorunu vs.) kriz döneminde başarı göstermekteler. Söylemlerini, oy toplama kaygısıyla yumuşatıp, “ırkçı” yaklaşımlarını gerek söz konusu ülkelerdeki yasal kısıtlamalar, gerekse kamuoyunun duyarlılığını gözönünde bulundurarak “kapalı ırkçılık”a dönüştürürler. Genelde çok güçlü olmasalar da bu tür bir ılımlı görüntü ile sistemi zayıf noktalarından yakalayıp, iyice sağa kaydırırlar.25

“Aşırı sağ hareketler”in sistem içinde oynama niyeti olmayanları ise, çoğu ülkede yabancılara ve yurttaş statüsünde olan Yahudilere karşı şiddet eylemlerine başvuran yerel-ulusal grupçuklar şeklinde ortaya çıktılar. Bu tür grupçuklar yasal düzenle çelişki halinde olduklarından, asıl eylemlerini yasal olmayan yolları kullanarak gerçekleştirirler. Ülke çapında eylemlerini yürüten hareketçiklerin dışında uluslararası/uluslarüstü bağı olan hareketlerden örneklere bakılırsa, klasik ırkçı yaklaşımları da “yeni ırkçı” yaklaşımların yanısıra kullanan hareketlere rastlanır, örneğin “Anti-anti-faşist hareket” gibi. Hareket (Alman, İsveçli, Avusturyalı, Hollandalı, Fransız, İngiliz, Danimarkalı) neo-nazileri birleştiren neo-faşist bir örgüttür. Nazileri ve bazı diktatörleri (Franco gibi) saygıyla anmak, revizyonist kongreler düzenlemek, Avrupa’daki anti-faşistleri hedef göstererek listeler halinde yayımlamak dışında, yabancılara karşı sistematik şiddet eylemleri yürütürler. Şiddet eylemlerini sık sık kullandıkları için aralarında hapise girenlerin sayısı da yüksektir. Basında da en çok bu hareketin eylemleri konu edilir.

Ayrıca “yeni sağ”ın söylemini benimseyen Avrupa’da ulus-ötesi bir aşırı sağ parti kurma girişimi de bulunmaktadır. Avrupa Kurtuluş Cephesi (Le Front Européen de Liberation-1991) Avrupa’nın özgürleşmesi ve bu doğrultuda birleşmesi için “askerî bir dönemden geçilme gereği” üzerinde dururlar, sistem dışı bir şiddet stratejisi öngörürler. “Yeni sağ” gibi sol söylemden bol miktarda alıntı yapan hareket, “farklı olma hakkı”, “kapitalizm karşıtlığı”, “doğrudan demokrasi arayışı” gibi temalar üzerinde durur. Solcu modernizm eleştirmeni felsefecileri bol bol teorik çerçevelerini oluşturmada kullanır (Foucault, Guattari, Deleuze vb.). “Yeni sağ gibi, sağ ve sol ayrımının artık kalmamış olduğunu ve gerçek çelişkinin kurumlaşmış merkezi oluşturan egemen ideolojiyle “çevre” arasında olduğunu iddia ederler ve bu doğrultuda bir “anti-sistem cephesi” kurarlar. Kozmopolitizm ve dünyacılık ile mücadele ederler. Herkesin kendi etno-kültürel özelliklerine dönmelerini bir zorunluluk olarak görürler. Hastalıklı boyutlara varan anti-Amerikancı yaklaşımları Avrupa’da ve Üçüncü Dünya’da ABD’ye karşı bir cephe kurulması önerisi biçimini alır. Bu bağlamda da “Avrasya” ve “devrimci İslam” arasında bir dayanışma olabileceğinden söz ederler.26 Özellikleri bireyi yok etmeye yönelik (varolabileceğini kabul etmeyip) “cemaatsel-kollektif” yapılarla sınırlı, ırk kavramından söz etmeyen, sınırları net bir şekilde çizilmiş “etnik-kültürel-dinî” özelliklerden yola çıkan “farklılıkçı ırkçılık” türünü savunurlar.27

C. YENİ IRKÇILIĞIN FARKLI ÖRNEKLERİ

Bir de liberal demokrasilerin iyi işlemediği ya da bu alanın dışında kalan ülkelerde görülen “yeni ırkçılık”tan söz edilebilir. Bir ülkeden diğerine farklılıklar gösterse de, sistematik “Batı düşmanlığı” (emperyalist/”şeytan” ile özdeş sayan), anti-semitizmin yeni ırkçı biçimi “bütünü kapsayan” anti-siyonizm gibi ortak paydaları bulunur. Bu bölgelerde Devlet ırkçılığının da izleri sürmekte.

Örneklerden biri “Arap dünyası” diğeri ise eski Doğu Bloku Avrupa’sından Polonya (kuşkusuz bu bölgeden de, İslâm dünyasından da, diğer birçok ülkeye değinilebilirdi aynı bağlamda). Örnekler “siyasal yurttaşı” yaratamamış, “yurttaşlığı” “etnik ve/veya dinî kimlikler-etiketler”den ayrı düşünemeyen, çoğunluğa ait din ve/veya etnik kökenden olmayanları “diğeri”/”öteki” olarak kabul etmiş ülkelerden. Yeni ırkçılığın klasik ırkçılıkla tüm bağlarını koparmamış çok sayıda örneğinin bulunabildiği günümüz dünyasında seçtiğimiz örneklerin “ayrıcalık”lı konumları kendi bölgeleri/dünyaları içinde tipik birkaç özellik göstermelerinde, örneğin her ikisinde de “anti-semitizm”in aşırı boyutlara ulaşıp klasik biçiminin yanısıra “yeni ırkçı” biçimini de “anti-siyonist” görüntü arkasına sığınarak bulmalarından kaynaklanmakta.

Arap dünyasında, varolan “anti-semitizm”, bir boyutuyla klasik ırkçılığın günümüzde çok fazla bir biçim değiştirme zorunluluğu duymaksızın Arap milliyetçiliği ve İslâm-Yahudi karşıtlığının dürtüsü ile toplumsal bellekte meşruiyet zemini bulmuş biçimidir. Ortadoğu “millet” sisteminin de bir devamı olarak kabul edilebilecek Yahudilerin “ikinci sınıf” yurttaş konumunda görülmeleri bu ülkelerde onları “öteki” konumuna mahkûm etmiştir.28 “Anti-semitizm”in bu bölgedeki en klasik örneği İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı ile işbirliği yapmış ve uzun bir süre naziler tarafından el üstünde tutulmuş olan Kudüs Müftüsü Muhammed Hacı Emin el-Hüseyini’dir. “Büyük Müftü” Arap milliyetçiliği dürtüsü ile bizzat SS şefi Himmler’in koruyuculuğu altında, Nazilerin “anti-semit” propaganda turlarında yer alır.29 Daha sonraki dönemlerde Arap dünyasında görülen Yahudi düşmanlığını, anti-siyonizm görüntüsü arkasına gizlemeye çalışan hareketlerle de önemli bir koşutluk kurulabilir bu bağlamda. Yenilikler ise daha çok siyasal hareketlerin yeni biçimlerinde ve eski düşmanlıkları kullanış şekillerinde ortaya çıkmakta.

Arap dünyasındaki “anti-semitizm”, “komplo teorileriyle” siyonizmi birleştirme çabaları, Arap milliyetçi akımları (Müslüman-Hıristiyan) ve “siyasal İslâm’ın çeşitli” türleri tarafından canlı tutulur (FIS, Müslüman Kardeşler30 vs.). Örneğin günümüzde liberal demokrasilerde rastlanmayan “Siyon Bilgeleri Protokolleri” (düzmece bir metin olduğu kanıtlanmış olsa da) halen Arap dünyasında serbestçe dağıtılmakta, ciddi bir kaynak olarak kullanılmakta ve hattâ bazı devletlerin milli eğitim programlarında yer almakta (Naziler bu metni ders programına dahil etmişlerdi), Arap Devletler Birliği (La Ligue Arabe) çeşitli dillere çevrilip yayımlanmasını sağlamakta, aynı doğrultuda bazı üniversitelerde bu konuda sözde-bilimsel yapıtlar yayımlanmakta. Protokollerin doğruluğunu kanıtlamak için nazizmin ideologlarından örneğin A. Rosenberg referans olarak gösterilebilmekte, basın yayın organlarında açık bir Yahudi düşmanlığına rastlanabilmekte.31 “Dünyacılık karşıtı” (kozmopolitizme, uluslararasıcılığa karşı) yaklaşımları, modernite ile Yahudilik arasında koşutluk kurarak anti-modernist söylemlerine kanıt olarak kullanmaktalar. Anti-siyonizm’i “anti-faşist”, “anti-rasist”, “anti-emperyalist” sloganlarla bezeyerek Yahudi düşmanı klasik söyleme yeni bir kılıf geçirmektedirler.32

Bu bağlamda değinilebilecek diğer çarpıcı bir örnek, Polonya’da da “Anti-semitizm”in keskin boyutlara ulaşmasıdır. Polonya tarihinde önce aristokrat ırkçılık örneklerine rastlanır (“Irksal/kökensel” üstünlüğün aristokratlarda olduğu –köylülüğün daha aşağı “kökenlerden” geldiğini– Yahudiliğin ise en aşağı “kökenli” kategori olduğu yargısı). Polonya’yı Avrupa’nın genel gelişme dinamiğinden ayıran bir özelliği şehirlerin burjuvalar değil, aristokratlarca kurulmuş olmaları, modernleşme sürecinde de yurttaşlaşmanın “politik-millet”in kurulamamış olmasıdır. Bu “cemaat-millet” içinde, Yahudilik de bir “millet” gibi kalmıştır (sekülerleşme iç dinamiklerle oluşmuştur). Yahudiler daha sonraki dönemlerde de hiçbir zaman gerçek anlamda eşit yurttaşlar sayılmamış, kolayca “vur abalıya” konumuna düşürülmüşlerdir.33 Protokoller’in çok yoğun bir kullanımı görülür bu bölgede de. Bu kullanımın “Katolik biçimi”, Katolik-milliyetçi grupçukların yürüttüğü yoğun bir yayın politikası şeklinde olur; “milliyetçi” kullanımında, millî kimliğin ne denli tehlikede olduğunun kanıtı olarak Protokoller gösterilir; “millî-komünist” kullanımında ise işin anti-siyonist boyutuna gönderme yapılır.34

Yeni dönem Polonya’da eski biçimlerle yenilerini karıştırarak oluşacak “farklılıkçı” ırkçılığa dayanan bir “anti-semitizm” görülür. Örneğin seçimlerde adayların saf Katolik olup Yahudilikle hiçbir bağları bulunmadığını ispat çabaları çok önemli bir yer tutar. Polonya’da Yahudilerin sayısının çok azalmış olması Yahudi düşmanlığının en çok asimile olmuş Yahudilere yönelmesi ile sonuçlanır ve gizlenmiş olduklarından kuşku duyulan Yahudi arayışı başlar. Eski rejimin kamu alanını “ate”leştirme çabası yerini yeniden Katolikleştirilmesine bırakır.35 Bu durumda kendine özgü sorunlarla ve özellikle yeni ırkçılığın eskisi ile eklemlenerek yaygınlaşması sonucunu verir.

Liberal demokrasileri de bir şekilde tehdit eden ırkçılığın yeni biçimleri söz konusu ettiğimiz bu iki örnekte, kendini tam olarak gerçekleştirememiş bir dinî ve/veya etnik kimlik referansı ile uyanan “millî heyecanla” karışarak, kamuoyunda ve kamu alanında geniş bir destek bulmakta ve hükümet politikalarına dönüşmektedir.

SON SÖZ

Günümüz dünyası, içe kapanma eğilimleri gösteren milliyetçiliklerin, ırkçılıkların, yabancı düşmanlığının, “siyasal dincilik”lerin ve bunu destekleyen popülizmin çeşitli türlerinin giderek artan etkisi altında. Millî ve/veya etnik, dinsel kimliklerin dışlayıcı biçimleri yaygınlaşmakta. “Gelenekçilik” adına geleneği siyasal malzeme haline getiren “anti-modern” söylemler ya da modernizmle çelişmeyen, “popülist-milliyetçi”, “modern tutucu” hareketler/“yeni sağ”, “aşırı sağ”, “kriz dönemi” duyarlılıklarını hedef alarak kitleleri harekete geçirmenin bir yolunu bulabilmekte. Bu gidiş, liberal demokrasilerde, hükümetler düzeyinde, (“ırkçılık” düzeyine ulaşmamış olsa da) “yurttaş” olmayanları dışlama eğilimi gösteren yasal düzenlemelerle pekiştirilmekte.

“İçealıcı” (kapsayıcı-“inclusioniste”) “siyasal” “yurttaşlık” anlayışını yerleştirmiş ülkelerde bu sorun “yabancı işçiler”e karşı tutumlar (devlet-toplum) düzleminde ortaya çıkmakta. Irkçılığın ilk biçimleri, küçük gruplarda varolmaya devam etseler de, büyük ölçüde etkinliklerini yitirmiş durumda. Ancak aldatıcı bir dış görüntü alabilen “yeni ırkçılık” toplumların giderek daha önemli bir kesimindeki refleksleri etkileyebilmekte, yeni söylem ve taktikler benimseyerek kendine yeni geçit yolları bulabilmekte. Irkçılık karşıtı hareketler de bir yandan bu oluşumu gözünden kaçırırken, bir yandan da kendileri benzer türde sorunlara neden olabilmekte.

Yurttaşlık anlayışı “dışlayıcı” (“exclusioniste”), etnik ve dinî meşruiyet formülü üzerine kurulmuş ülkelerde ise “yeni ırkçılık” tamamen meşruiyetini kaybetmemiş olan klasik ırkçılıkla eklemlenerek varlığını sürdürmekte. Devlet ırkçılığının tam olarak yok olmaması, kamuoyunun ırkçı söyleme karşı bir duyarlılık geliştirememesi, gündelik söylemin zaman zaman “yeni ırkçılık”ın “nezaket”ine gerek duymaksızın, ağır bir ırkçı renkle kendini sunabilmesi sonucunu vermekte. Buna dayanarak, etnik ve dinî “azınlık” konumundaki (ya da statüsündeki) “yurttaşlar”ın ve “yabancılar”ın kolayca “diğeri”/“öteki” olarak algılanıp dışlandıkları, “düşmanlaştırılabildikleri” gözlenmekte.

İçinde yaşadığımız dünyada, açık, dinamik, kapsayıcı, kimliklerin, alanlarını genişletme şanslarının olup olmadığını söylemek zor. Farklı kültürlere açık kapılar bırakan, onları farklılıklarıyla kabul edip, “farklılıklar”a da mahkûm etmeyen çoğulcu ortamlar yaratılabilecek mi? Göçlerle, yer değiştirmelerle giderek çok kültürlü ortamların oluştuğu dünyada, bu gerçeği kabul eden, bireye, kimlik oluşumunda sonsuz bir yaratıcılık alanı garantileyen (“dünya vatandaşlığı”nı mutlaklaştırılmaksızın varoluş koşullarını sağlayan) yeni bir yurttaşlık anlayışına belki de her zamankinden daha çok gerek duyulmakta.

Olivier Carre, Mystique et Politigue - Lecture révolutionnaire du Coran par Sayyid Qutb - Frère musulman radical, Presse de la FNSP et Ed. du CERF, Paris, 1984, 248 s.

Zvi Elpeles, The Grand Mufti - Haj Amin al-Hussaini, Founder of the Palestinian National Mouvement, (çev. D. Harvey and S. Himelstein from Hebrew) Frank Cass & Co. Ltd., Great Britain, USA, 1993, 239 s.

Yehoshafat Harkabi, “Les Protocoles dans l’antisémitisme arabe”, Protocoles des Sages de Sion, Tome II. (sous la dir. d’A. Taguieff) içinde, Berg International, coll. Faits et Représentations, Paris, 1992, s. 325-340.

Didier Lapeyronnie, “Peut-il exister une politique antiraciste?” Racisme et modernité, içinde (sous la dir. de M. Wieviorka), La Découverte, coll. Textes à l’appui/Série Histoire contemporaine, Paris, 1993, s. 345-351.

Bernard Lewis, Juifs en terre d’Islam, Flammarion-Champs, (trad. de l’Anglais par J. Carnaud), Paris, 1989 (Princeton-1984), 258 s.

Robert Miles, “Racisme institutionnel et rapport de classe: une relation problématique”, içinde Racisme et modernité, (sous la dir. de M. Wieviorka), La Découverte, coll. Textes à l’appui/Série Histoire contemporaine, Paris, 1993, s. 159-175.

Thomas Molnar, “La société multiraciale en question - Les Etats-Unis et les races”, Racismes et antiracismes, (sous la dir. d’A. Béjin et J. Freund), Librairie des Méridiens, Paris, 1986, s. 73-90.

Rapport 95 - Panorama des actes racistes et de l’extrémisme de droite en Europe, CRIDA (Centre de Recherche d’Information et de Documentation Antiraciste), 1994, 288s.

Lucienne Saada, “Le Maghreb - Les pratiques d’une guerre sacrée”, Histoire de l’antisémitisme - 1945-1993, (sous la dir. de L. Poliakov), içinde, Seuil, Paris, 1994, s. 340-355.

Stephen Steinberg, “Racisme et science du faux-fuyant” içinde Racisme et modernité, (sous la dir de M. Wieviorka), La Découverte, coll. Textes à l’appui/Série Histoire contemporaine, Paris, 1993, ss. 321-326.

Pierre-André Taguieff, “Racisme et antiracisme: modèles et paradoxes”, Racismes et antiracismes, (sous la dir. d’A. Béjin et J. Freund), Librairie des Méridiens, Paris, 1986, s. 253-302.

Pierre-André Taguieff, La force du préjugé - Essais sur le racisme et ses doubles. La Découverte, coll. Tel, Paris, 1987, 645 s.

Pierre-André Taguieff, “Réflexions sur la question antiraciste”, Ligne, no: 12, Aralık 1990, s. 15-52.

Pierre-André Taguieff, Protocoles des Sages de Sion, Tome 1: (Introduction à l’étude des Protocoles - Un faux et ses usages dans le siècle), Berg International, coll. Faits et Représentations, Paris, 1992, 407 s.

Pierre-André Taguieff, “L’antiracisme en crise”, Politiques, no: 6, Eté 1993, ss. 35-73.

Pierre-André Taguieff, Sur la Nouvelle Droite, Descartes et Cie, Paris, 1994, 426 s.

Howard Winant, Racial Conditions - Politics Theory, Comparisson, University of Minnesota Press, Minneapolis, Londra, 1994, 199 s.

Rivka Yadlin, “Le Machrek - Théologie et idéologie antisémite dans le monde arabe”, Histoire de l’antisémitisme - 1945-1993, (sous la dir. de L. Poliakov), içinde, Seuil, Paris, 1994, s. 356-382.

Paul Zawadzki, “Usage des Protocoles et logiques de l’antisémitisme en Pologne”, Protocoles des Sages de Sion, Tome II, (sous la dir. d’A. Taguieff) içinde, Berg International, coll. “Faits et Représentations”, Paris, 1992, s. 274-324.

Paul Zawadzki, “Antisémitisme en Pologne à l’heure de la transition vers le post-communisme - Légitimité démocratique ou légitimité ethnique?”, Ligne, no: 19, Mayıs 1993, s. 122-157.

Paul Zawadzki, “Quatre hypothèses comparatives France-Pologne sur la violence antisémite au XXe siècle”, Cultures et conflits (Violence politique dans les démocraties européennes occidentales), no: 9/10, Printemps-Eté, 1993, s. 113-137.

[1]Avrupa’da Hıristiyanlar bağlamında en dehşet verici örnekler, özellikle “antijudaizm” (Yahudi dini düşmanlığı) biçiminde ortaya çıkmıştır. Özgün bir örnek olarak Reconquista İspanya’sında “arı kan” Hıristiyan kategorisi, “yeni Hıristiyanlar”a karşı kullanılmıştı. (Hıristiyanlaşma toplumsal-siyasal baskılara dayanamayarak İspanya’da yaşamaya devam edebilmek için başvurulan yaygın bir taktikti.)

[2]Pierre-André Taguieff, La force du préjujé, s. 314-324.

[3]A. de Gobineau’nun kendisinin bizzat ırkçı ideolog olarak görülemeyeceği, nazizmin ideologlarının onu kendi bildikleri yöne çekmiş oldukları tartışılan iddialardandır.

[4]Tüm tarihi (tam olarak tanımını yapmadığı) ırk kavramı çevresinde yorumlar, ancak millî özelliklerle ilgilenmeksizin (millî-devlet eleştirerek) millet içi ırk hiyerarşisi yapar. Bir Fransız (aristokrat) olan Gobineau ırkların en üstününün Germenlerin altın çağında oluşmuş olduğunu iddia eder. Bu yaklaşım Hitler’e ulaşıncaya dek çarpıtılmış ve gelmiş geçmiş tüm Germenlerin “üstünlüğüne” bir kanıt olarak kullanılmıştır (S. Chamberlain, A. Rosenberg). Böylece çok geniş kitleleri harekete geçirmenin bir yolu bulunmuş olur.

[5]“Burjuva ırkçılık” ise bir boyutu ile sosyal-Darwinizm’in kanıtlarına dayanan liberal modelin meşruiyet kaynağını oluşturan yaklaşımla kendini gösterirse de (güçlüler güçsüzleri yok eder, üstün olan kalır, doğa’ya müdahale etmemelidir), tüm sosyal devlet izi doğanın dengesini bozan bir müdahaledir (tıbba, hastanelere karşı çıkanlara dek ulaşan bu yaklaşım, nazizmi bir boyutuyla etkilemiş olsa da, nazizm burjuva ırkçılığın “eugenist” boyutundan da çok yararlanır. “Alçak ırk”ların “temizleme” işini doğaya bırakmaz-soykırım yoluna başvurur.

[6]Thomas Molnar, “La société multiraciale en question - Les Etats-Unis et les races”, Racismes et antiracismes, s. 80.

[7]UNESCO nazilerin yanlış bir ırk tanımı sonucu Yahudileri bu kategoriye koymuş oldukları gerçeğinden yola çıkarak, 20. yüzyıl biyolojisinin de yardımıyla ırk kavramının tanımı düzeltilirse ırkçılığın da ortadan kalkacağını zannetti.

[8]Pierre-André Taguieff, La force du préjujé; Pierre André Taguieff, “Réflexions sur la question antiraciste”, Ligne, no: 12 vs.

[9]Bugün artık pek fazla örneğine rastlanmayan, “II. Dünya Savaşı ırkçılığı” ya da sömürgeci ırkçılık.

[10]Didier Lapeyronnie, “Peut-il exister une politique antiraciste?” Racisme et modernité... içinde, s. 347.

[11]Bu bağlamda örneğin “pis zenci”, “pis Arap” vs. gibi deyişlerin yerini “pis ırkçı” almakta ve üretilen karşı sloganlar pek de bunun ötesine geçememekte. Bir başka deyişle tartışma ve eleştirinin kendine bir alan yaratarak yeni bir platform oluşturmak yerine “ırkçılık”ın yarattığı alanda, benzer derecede sığ bir mücadelede kalmakta. Dünyayı “ırkçı” ve “ırkçı olmayan” olmak üzere ikiye bölerek “diğeri” (öteki) konumundaki “ırkçı”yı şeytanlaştırma çabası görülmekte. Fransa’da bu özellikler “SOS-ırkçılık” hareketinde bulunmakta. Pierre André Taguieff, “L’antiracisme en crise”, Politiques, s. 51-60.

[12]Pierre André Taguieff, “Racisme et antiracisme: modèles et paradoxes”, Racismes et antiracismes, s. 270-273, s. 278-280.

[13]Pierre André Taguieff, “Racisme et antiracisme: modèles et paradoxes”, Racismes et antiracismes, s. 287. Sol eğilimli “anti-rasizm”in naif, basite indirgemeci açıklamalarını ve hatalarını yakalayarak “aşırı sağ” ve “merkez tutucu sağ” bu ortamı “entellektüel terörizm” olarak değerlendirdi. s. 275-277.

[14]Irkçılık karşıtı hareketlerin “farklılıkçıların” sloganı “farklılıklarımızla birlikte yaşayalım” iken, “yeni ırkçı”ların sloganı “farklılıklarımızla ayrı ayrı yaşayalım” olmakta. Örneğin “yabancı düşmanı”, “yeni-ırkçı” hareketlerden “Fransız karşıtı ırkçılık”la mücadele hareketi gibileri görülmekte. Pierre-André Taguieff, “Racisme et antiracisime: modèles et paradoxes”, Racismes et antiracismes, s. 281.

[15]Pierre André Taguieff, “Racisme et antiracisme: modèles et paradoxes”, Racismes et antiracismes, s. 268-269.

[16]Bkz. konuyla ilgili en geniş çaplı araştırmayı ve kavramlaştırma çabasını göstermiş siyaset bilimci/felsefecilerden olan Pierre André Taguieff, “Réflexions sur la question antiraciste”, Ligne, no: 12, s. 37-38, 45.

[17]ABD’de sağ ve sol “renk körlüğü” (daltonizm) önemli sorunlardan biri olarak görülüyor. Sağ eğilimli “renk körlüğü” için, renk değil, kültür önemli olan. Bu yaklaşıma bakılırsa ABD’de kurumsal açıdan hiçbir “ırkçılık” yoktur, siyahların toplum içinde aşağı konumda olmalarının nedenini kültürleri ile açıklarlar renkleri ile değil. Sol eğilimli “renk körlüğü” de ırkçılığın etkisini yitirdiği görüşünde, siyahların toplum içinde aşağı konumda olmalarının nedenini “post-endüstriyel” toplumun ekonomik dinamiğine uyum sağlayabilecek eğitime sahip olmamaları ile açıklamakta. Bunlar toplumda yoğun bir biçimde sürmekte olan ırkçı davranışları maskeleme girişimlerinin iki türü olarak görülmekte bkz. Stephen Steinberg, “Racisme et science du fauxfuyant” Racisme et modernité, içinde, s. 321, 322.

[18]Örneğin İngiltere’de 1945’ten beri hukuksal sınırlar var “göç” konusunda ve “ırk” kavramı kullanılıyor. “Yasalar dolaylı bir biçimde “siyahları” dışlıyor. İngiltere kurumsal ırkçılığın en önemli örneklerinden sayılıyor. R. Miles, “Racisme institutionnel et rapport de classe: une relation problématique”, Racisme et modernité, içinde, s. 165.

[19]Howard Winant, Racial Conditions - Politics Theory, Comparison, s. 31.

[20]Fransa’daki “le Club de l’Horloge” (le GRECE hareketinden ayrılan (1974) “düşünce kulübü”) gibi.

[21]Bu konuda ayrıntılı bilgi için bak. Pierre André Taguieff, Sur la nouvelle droite,; Pierre André Taguieff, “Réflexions sur la question antiraciste”, Ligne, no: 12, s. 28. Fransa’da söz konusu hareketler Le GRECE”-1968 (Groupement de recherche et d’études pour la civilisation européenne - Avrupa uygarlığı için araştırma ve inceleme grubu); ya da Synergie Europe hareketi (1993’te ayrılan) gibileridir. Çeşitli ülkelerde yayımlanan (ya da yayımlanmış olan ve yayımlanmaya çalışılan) Eléments dergisi, birçok yayının yanısıra İtalya’da ise Orion dergisi ya da Marco Tarchi’nın (Akademik boyutun altını çizerek Neo-Faşist-Fini’ye karşı)’nın çıkarttığı Trasqressioni, Atipik bir entellektüel olma iddiasındaki Alain de Benoist’nın (Populist aşırı milliyetçi Le Pen’e karşı)’nın çıkarttığı Trasqressioni’nin biçimini almış olan Krisis dergisi Fransa’da düşünsel katkılarını yapar harekete.

[22]Yeni sağın teorisyenlerinden Alain de Benoist’nın ve sol eğilimli ekonomistlerin yönlendirdikleri MAUSS dergisi gibi “dünya’nın batılılaşması”na karşı eğilimlerle birarada görülebilir. Ayrıca Alain de Benoist, başlı başına “atipik bir sağcı entellektüel” olarak gelenekçi (Katolik), tutucu, liberal, popülist, neo-faşist sağların eleştirisini açık bir şekilde yapıyor. Biyolojik-ırkçı bir yaklaşımdan psikolojik-kültürel bir yaklaşıma geçişi gerçekleştirir. P-A. Taguieff, Sur la Nouvelle Droite, s. 174, s. 245; bkz. Rapport 95 - Panorama des actes racistes et de l’extrémisme de droite en Europe, s. 239-240.

[23]Rapport 95 - Panorama des actes racistes et l’extrémisme de droite en Europe, s. 244; s. 249.

[24]Genel bir fikir edinmek için CRIDA (Centre de Rechancha d’Information et de Documentation Antiraciste), 1994, 288s. Bir “Irkçılıkla mücadele” merkezinin 1993 Haziran - 1994 Haziran ayları arası Avrupa ülkelerinin çoğundaki ırkçılık, aşırı sağ ve Yahudi düşmanlığı eylemlerinin raporudur. Ayrıca bu konuda çok sayıda değişik yöntemler izlenerek yapılmış birbirinden farklı teorik yaklaşımları olan çok sayıda yayın bulunmakta ve her gün bunlara yenileri katılmakta.

[25]Sistem içi partilerin seçmenlerini kaptırmamak için, örneğin siyasal sığınmacılara “parazit” muamelesi yapmasına yol açabildi bu dinamik.

[26]Örneğin, radikal İslamı, farklılığını koruyan, “gelenek-karşıtı güçlere karşı bir güç” olarak görürler (Tahran-19 Şubat 1994).

[27]Özellikle İspanya, Portekiz, Fransa, Hollanda, Kuzey İrlanda, Polonya, Litvanya ve Rusya’da örgütleniyorlar. Eski Doğu Avrupa’nın ekonomik-siyasal sıkıntılar içinde bulunduğu, kimliklerin içe kapandığı günümüz ortamında hareketin önemli bir gelişme potansiyeli olduğu varsayılıyor. Bkz. Rapport 95 - Panorama des actes racistes et de l’extrémisme de droite en Europe, s. 224.

[28]“Zımmi”ler (Hıristiyan ve Yahudi) Müslümanlarla aynı düzeyde kabul edilmemişler, Müslümanların uygun görmüş oldukları sistem içinde “had”lerini bildikleri sürece (ikinci sınıflık konumuna başkaldırmadıkları sürece) birarada yaşamanın koşulları sağlanmış. Milli-devletlerin kuruluşu, Batı’nın baskıları tek tip vatandaş yaratmayı ilkece gerektirmişse de, bu kez de Yahudiler Müslüman kitlelerin düşmanlığı ile karşı karşıya gelmişlerdir. Bak. Bernard Lewis, Juifs en terre d’Islam, s. 209.

[29]“Türk, İngiliz ve Fransız emperyalizm”lerini Hitler’e şikayet ettiği mektubu (Emperyalizm karşıtı görüntülerin ne denli yanıltıcı olabileceği göstermekte). “Letter from the Mufti of Jerusalem to Hitler, dated 20 January 1941”, Zve Elpeleg, The Grand Mufti - Haj Amin al-Hussaini, Founder of th Palestinian National Mouvement, s. 202-205.

[30]Seyyid Kutub, (kökten dinci-Müslüman Kardeşler’den) Musa’dan İsrail-Arap savaşına dek değişmez bir “Yahudi doğası” olduğunu iddia ederek “antisemit” Arap düşüncesine kendi katkısını yapar... doğrudan Protokollerden uyarlama yargılarda bulunur. Örneğin İslam dünyası içinde yaşanan tüm bölünme ve çalkantılardan Yahudileri, sorumlu tutar (Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü gibi). Marx, Freud, Durkheim, Bergson vs. “İslamın yeniden yeniden doğuşunu” engellemek üzere ortaya çıkmış Yahudilerdir Kutub’a göre ya da Atatürk gibi Yahudilerin kahramanları bundan sorumludur. Bkz. Olivier Carre, Mystique et Politique, ss. 118, 119.

[31]Yehoshafat Harkabi, “Les Protocoles dans l’anisémitisme arabe”, Protocoles des Sages de Sion, içinde, s. 330-332; Lucienne Saada, “Le Maghreb - Les pratiques d’une guerre sacrée”, Histoire de l’antisémitisme - 1945-1993, Dir. par L. Poliakov, içinde; Rivka Yadlin, “Le Machrek - Théologie et idéologie antisémite dans le monde arabe”, Histoire de l’antisémitisme - 1945-1993, Dir.par. L. Poliakov, içinde; Mısır basınından örnekler için bkz. Pierre André Taguieff, Protocoles des Sages de Sion, s. 310-314.

[32]Pierre André Taguieff, Protocoles des Sages de Sion, s. 267, 285, 286.

[33]Paul Zawadzki, “Quatre hypothèses comparatives France-Pologne sur la violence antisémite au XX siècle”, Cultures & conflits (Violence politique dans les démocraties européennes occidentales), s. 113-137.

[34]Paul Taguieff, “Usage de Protocoles et logiques de l’antisémitisme en Pologne”, Protocoles des Sages de Sion, Tome II, içinde, s. 283, 306, 319.

[35]Paul Taguieff, “Antisémitisme en Pologne à l’heure de la transition vers le Post-communisme - Légitimité démocratique ou légitimité ethnique?”, s. 122-157.