Anasayfa > Birikim Arşiv > 99 - Temmuz 1997 > Hong Kong: Sömürgecilik Tarihinde Bir Sayfa Kapanırken

Hong Kong: Sömürgecilik Tarihinde Bir Sayfa Kapanırken

Asuman Suner | (Sayı : 99 - Temmuz 1997)

30 Haziran 1997 gecesi, yüzyılı aşan bir süredir İngiliz sömürgesi olan Hong Kong kenti, görkemli bir törenle Çin’e devredildi. Şu aşamada, bu gelişmenin orta ve uzun vadede yaratacağı ekonomik, politik ve toplumsal sonuçları kestirmek kolay değil.

Herkesin üzerinde birleştiği konu, Hong Kong’u büyük bir belirsizliğin beklediği. Belki tam da bu belirsizlik ve tedirginlik ortamının tuhaf bir yansıması olarak, Hong Kong eldeğiştirme sürecini nefes nefese ve çılgın bir parti karmaşası içinde yaşıyor. Dört binin üzerinde yabancı basın mensubunun izlediği el değiştirme töreni, şimdiden 1990’ların en gözkamaştırıcı medya olayı olarak görülüyor. Haftalar öncesinden kenti doldurmaya başlayan onbinlerce turist sokaklarda saplantılı bir tutkuyla fotoğraf çekiyor, bu tarihsel olaya bizzat tanık olduklarını kanıtlayacak bir belge üretmek için insanüstü bir çaba gösteriyorlar. Hatıra eşyası pazarı aylar öncesinden başlayarak inanılmaz bir patlama yapmış durumda. Pek çok kişi, tarihin bu noktasında Hong Kong’ta bulunma durumunu, Disneyland’e yapılan bir gezi kadar turistik ve gerçeküstü bir deneyim olarak yaşıyor.

Hong Kong insanları, tüm dünyanın gözlerini üzerlerine çevirmiş olduğu şu günlerde, kendi kaderlerini tayin edecek tarihi kararlar onlar adına başkaları tarafından alınırken, çok iyi bildikleri bir stratejiyi uygulamayı sürdürüyorlar: krizi fırsata dönüştürmek ya da toplumsal travmayla başa çıkma stratejisi olarak, krizden kâr sağlamak. Bu yazının ileriki bölümlerinde krizi fırsata dönüştürmenin bir hayatta kalma stratejisi olarak Hong Kong toplumu için ne anlama geldiğini tartışacağım. Ancak önce Hong Kong’un İngiliz sömürgesi olarak tarihine ve son yıllarda yaşanan bazı önemli toplumsal ve politik gelişmelere değinmek istiyorum.

SÖMÜRGECİLİK TARİHİNDE TERSİNE BİR ÖRNEK...

Hong Kong’u sömürgecilik tarihinin en karmaşık ve çelişkili örneklerinden biri olarak nitelemek yanlış olmaz. Hong Kong örneği, sömürgeleştiren kültür/sömürgeleştirilen kültür karşıtlığı etrafında kurulan toplumsal hiyerarşileri aynı anda hem sonuna kadar içinde barındıran, hem de bu hiyerarşileri içeriden çökerten bir örnek. Benzer biçimde, Hong Kong, ulusal, etnik ve kültürel kimlik kategorilerini çetrefilleştiren; sömürgeci devlet ve sömürge arasındaki eşitsizlik ilişkisini muğlaklaştıran ve sömürgecilik süreci ile sömürgecilik sonrası süreç arasında ayrım yapmayı güçleştiren bir örnek.

Bugün, Hong Kong Asya Pasifik hattında bir mega-şehir. Küresel ekonomiye tümüyle entegre olmuş dev bir finans merkezi; dünyanın beşinci büyük döviz pazarı; dünya deniz ticaretinin en işlek liman kenti. 6.4 milyon insanın yaşadığı Hong Kong, ekonomik aktivitenin kesintisiz devam ettiği “hiperaktif” bir kent. Adada yerleşime elverişli alanın çok sınırlı olması, Hong Kong’u dünyada nüfus yoğunluğu en fazla olan kentlerden biri haline getiriyor. Dev gökdelenlerin arasına sıkışmış daracık ve daima kalabalık sokakları ile Hong Kong klostrofobik bir kent. Çok kültürlü, çok lisanlı yapısı ile, Hong Kong Asya-Pasifik’teki en kozmopolit ve renkli şehirlerden biri. Hong Kong, 30 Haziran 1997 geceyarısına kadar İngiltere’nin son büyük sömürgesi, geceyarısından sonra Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı bir Özel Yönetim Bölgesi.

Hong Kong’un İngiltere tarafından sömürgeleştirilme süreci, sömürgecilik tarihindeki genel yönelimlerle oldukça tutarlı biçimde gelişiyor. İngiliz ticaret şirketlerinin yeni pazar arayışı içinde Asya kıtasına yayıldığı, Britanya İmparatorluğu’nun Asya pazarlarında İngiliz şirketlerinin çıkarlarını korumak amacıyla askeri ve politik kontrol mekanizmalarını çeşitli düzeylerde seferber ettiği 19. yüzyıl başlarında, İngiliz çıkarlarına Asya’da direnen büyük ve stratejik bir bölge var: Çin. Çin’de üretilen ve İngiliz pazarlarının aşırı rağbet ettiği malların başında çay geliyor. Çin’in İngiltere’ye büyük miktarlarda çay satması, buna karşılık İngiliz şirketlerinin Çin pazarına istedikleri oranda girememesi, Britanya İmparatorluğu’nda giderek artan bir hoşnutsuzlukla karşılanıyor. Bu ticaret açığını dengelemek için, İngiliz şirketleri Çin pazarlarına Çin toplumunun zaten eğilimli olduğu bir madde sürüyor: afyon. Bir diğer İngiliz sömürgesi olan Hindistan’da, ucuz emek gücüyle üretilen afyon, gemilerle Çin’e taşınıp büyük miktarlarda ve ucuz olarak Çin pazarlarına sürülüyor. Afyon, bağımlılık yaratıcı bir madde olduğu için, kısa sürede kendi pazarını büyütüyor ve Çin’de afyon bağımlılığı aşırı boyutlara ulaşıyor. (19. yüzyıl boyunca, Hong Kong’ta her üç Çinli’den ikisi afyon bağımlısı!) Gerek İngiltere ile ticarette ekonomik üstünlüğü kaybetmekten doğan bir hoşnutsuzlukla, gerekse afyon bağımlılığının toplumsal bir sorun olarak ciddi boyutlara varmasının verdiği rahatsızlıkla, Çin yöneticileri İngiliz afyon ticaretini kısıtlayıcı önlemler almaya başlıyorlar. 1833’te, Britanya İmparatorluğu’nun Asya kıtasındaki sömürgeci yayılmacılık sürecinde kilit rol oynayan East India Company’nın afyon ticaretinden yaptığı kâr, Çin’in getirdiği kısıtlamalar yüzünden belirgin biçimde düşmeye başlıyor. (Sömürgecilik sürecinden doğrudan kâr sağlayan East India Company’nin kurucuları arasında William Jardine ve James Matheson da var. Bugün, “sömürgecilik sonrası” dönemde, Jardine Matheson, Hong Kong’taki en güçlü çokuluslu şirketlerden biri!) Çin ve İngiltere arasında gerilen ticari ilişkiler, 1839 yılında Birinci Afyon Savaşı’nın patlak vermesiyle sonuçlanıyor. Savaştan yenilgiyle çıkan Çin, 1842’den itibaren kendi ticari çıkarları aleyhine hükümler içeren bir dizi anlaşmaya imza atmaya ve kendi pazarlarını tek taraflı olarak ve hiçbir kısıtlama olmaksızın İngiliz şirketlerine açmaya zorlanıyor. Bu çerçevede, 1842 Nanking Anlaşması’yla Çin’in vermeye zorlandığı ödünlerden biri, Hong Kong adasının yönetimini İngiltere’ye devretmek. 1816’da, İkinci Afyon Savaşı’ndan yine yenilgiyle çıkan Çin, Hong Kong adasının üç mil kadar açığındaki Kowloon Yarımadası’nın güney kısmını da İngiltere’ye bırakmak zorunda kalıyor. 1898’de imzalanan bir diğer anlaşma ile, İngiltere Kowloon Yarımadası’nın kuzeyini de sömürgeye dahil ediyor ve bu bölgeye New Territories adı veriliyor. Ancak New Territories özel bir statü ile sömürgeleştiriliyor, doksan dokuz yıl sonra, 1997’de Çin’e iade edilmek üzere.

Hong Kong’u sömürgeleştirirken İngiltere’nin amacı, Pasifik Okyanusu’nda Çin ve Batı kentleri arasında gidip gelen para ve mal transferini kendi çıkarları doğrultusunda kolaylaştıracak güvenli bir liman kenti yaratmak. Ancak sömürgeleştirme süreci her zaman olduğu gibi beraberinde ekonomik çıkarların ötesine giden bir bagaj getiriyor. Kısa sürede, Hong Kong’ta Avrupalılara haksız ayrıcalıklar kazandıran ve yerli halka karşı ırkçı bir ayrımcılık politikası üreten hiyerarşik bir toplumsal yapı oluşuyor. Bir diğer deyişle, başka pek çok sömürgede olduğu gibi, Hong Kong örneğinde de, sömürgecilik sürecinin kendisi söylemsel ve kültürel düzlemde ayrımcılık, eşitsizlik ve şiddet içeren bir yapı üretiyor. Pahalı lokantaların duvarlarına asılan “köpekler ve Çinliler giremez” tabelaları, yerli halkın Avrupalı azınlığın oturduğu semtlerde yerleşmesinin yasaklanması vb. sömürgeci toplumsal yapının artık kilişeleşmiş örnekleri. İngilizler sömürgeci politikalarını meşrulaştırmak için her zaman olduğu gibi Batı dünyasının “uygarlaştırıcı misyonu” retoriğini kullanıyorlar. Bu retorik çerçevesinde, Batı, Batılı olmayan toplumları kendi ekonomik çıkarları için değil, ama Batı uygarlığını bu toplumlara taşımak, onları içinde bulundukları “geri”, “barbar”, “ilkel” vb. durumdan kurtarmak için sömürgeleştiriyor. (30 Haziran gecesi, el değiştirme töreninde, son İngiliz Valisi Chris Patten’in yaptığı veda konuşması, Batının uygarlaştırıcı misyonu retoriğinin günümüzde hâlâ geçerliliğinden hiçbir şey yitirmediğini gösteriyordu. Patten konuşmasında Hong Kong’un 156 yıldır İngiliz sömürgesi olması gerçeğini, İngiltere’nin Hong Kong’taki “sorumluluğu” olarak tanımladı. Chris Patten ve daha sonra konuşma yapan Galler Prensi Charles’in retoriğinde, sömürgecilik süreci, gelişmiş ve uygar Batılı toplumların, sorumluluk hisleriyle azgelişmiş Batılı olmayan toplumları himayelerine almaları gibi ilginç anlamlar kazandı(!)

Sömürgecilik tarihinin diğer örneklerinden farklı olarak, Hong Kong tarihinde söylemsel ve kültürel düzlemde yaşanan şiddet genellikle fiziksel şiddete tercüme edilmiyor. Başka şekilde söylersek, İngiltere yerli halk üzerinde açık açık askeri güç kullanmaya gerek kalmaksızın Hong Kong’u yönetmeyi başarıyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri, Hong Kong halkının 1960’ların sonlarına kadar sömürgeleşme sürecine karşı büyük çaplı bir kitlesel başkaldırı sergilememiş olması. Ancak kitlesel bir direnişin olmaması, yerli halkın kimi tekil, ancak oldukça ilginç protesto yöntemleri ile İngilizlere karşı olan tepkisini dışa vurmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin 1857’de Hong Konglu bir fırıncı, İngilizlere sattığı ekmeklerin hamuruna arsenik karıştırıyor! Ancak ölçüyü tutturamadığı için, sözkonusu ekmekleri yiyen İngilizlerde yalnızca hafif mide rahatsızlıkları ve halsizlik ortaya çıkıyor. (Aslında bu tarz protesto yöntemleri Hong Kong’ta hâlâ oldukça popüler. Geçtiğimiz yıl, son İngiliz valisi Chris Patten’in Terrier cinsi köpekleri Whiskey ve Soda kimliği belirlenemeyen kişilerce arsenikli tavuk budu yedirilerek zehirlendi! Ancak, arseniğin ölçüsü konusunda yapılan bir diğer yanlış hesap sonucu, Soda olaydan hiç etkilenmedi, Whiskey ise birkaç günlük bir koma döneminden sonra hayata döndü.)

İngiltere tarafından sömürgeleştirilmesinin ardından Hong Kong’un kaderini belirleyen ikinci büyük değişim kuşkusuz Çin Devrimi. 1949’da Mao’nun iktidarı ele geçirmesiyle birlikte Çin’de yaşanan dönüşümün Hong Kong üzerindeki etkileri çok boyutlu ve karmaşık. Her şeyden önce, bir yılda kentin nüfusuna Çin’deki komünist yönetimden kaçan bir milyonun üzerinde insan ekleniyor. Hong Kong’a sığınanlar arasında mal varlıklarını ülke dışına çıkarmak isteyen üst sınıf mensupları da var. Çin’den gelen bu mal ve para akımı sayesinde, 1950’lerde Hong Kong’ta Çin kökenli bir sermaye birikiminin ilk adımları atılmış oluyor.

1950’lerin başında, Hong Kong, Çin Devrimi’nin bir diğer dolaylı sonucu yüzünden kendi ekonomik rolünü radikal biçimde yeniden tanımlamak zorunda kalıyor. Çin’de komünistlerin yönetimi ele geçirmesinin ardından, Batı ülkeleri Çin’le ticareti kısıtlayıcı önlemler alma yoluna gidiyorlar. 1951’de ABD, Kore Savaşı’nda Çin’in Kore’yi desteklemesini gerekçe göstererek, Çin’den gelen tüm mallara ambargo uygulamaya başlıyor. Batılı ülkelerin Çin’le ticareti askıya alması, Hong Kong’un Çin ve Batılı ülkeler arasında oynadığı ticaret köprüsü olma rolünü beklenmedik biçimde sona erdiriyor. Böylece, Hong Kong 1950’lerde yeni bir kimlik arayışına zorlanıyor. Birkaç yıl içerisinde Hong Kong ekonomisinin merkezi, depolama ve dağıtım aktivitelerinden, ucuz emek gücü ve esnek üretim koşulları ile gerçekleşen üretim sektörlerine kayıyor (hazır giyim, oyuncak, plastik eşya, basit elektronik alet vb.).

Ve nihayet, 1960’larla birlikte, Hong Kong Çin’de giderek ivme kazanan Kültür Devrimi’nin etkilerini tüm sıcaklığıyla hissediyor. Bu dönemde, kentin tarihinde ilk ve son kez sömürgecilik karşıtı kitlesel bir hareket başlıyor. Çin’deki Kültür Devrimi’nin mobilize ettiği Hong Kong işçi sınıfı, yalnızca sömürgeci yapıyı değil, ama aynı zamanda kapitalist sistemi de sorgulayan bir muhalif hareketin öncülüğünü yapmaya soyunuyor. Ancak, 1967 yılında, yaklaşık dört ay süren geniş çaplı düzen karşıtı eylemler İngiliz güvenlik güçleri tarafından en sert biçimde bastırılıyor. Yüzlerce kişi tutuklanıyor, hapse giriyor, ağır cezalar alıyor. Hong Kong halkının ilk kez kendi inisyatifini kullanarak başlattığı bu muhalif hareketi en katı yöntemlerle bastırırken, İngiltere açıkça ortaya koyuyor ki, Hong Kong yalnızca bir sömürgedir, Hong Kong insanlarının kendi kaderlerini tayin etme hakları yoktur ve gelecekte Hong Kong’ta demokrasi oyunu ancak İngiltere hükümetinin izin verdiği oranda ve çizdiği sınırlar içinde oynanabilecektir. İngiltere 1967’de mühürlediği demokrasi kapısını, ancak 30 yıl sonra, 1991’de, sömürgenin anavatana iade edilmesine beş kala, hafifçe aralıyor. Otuz yıl boyunca Hong Kong’ta siyaset yasak!

1960’ların sonunda, Hong Kong tarihin garip bir dönemecini daha dönerek yeni bir yola giriyor. Siyaset yapmanın tüm kanallarının kapalı olduğu, kültürel anlamda anavatan Çin’le tüm bağların koptuğu bu dönemde, Hong Kong insanları tüm enerjilerini kendilerine açık olan tek alana yöneltiyorlar: ekonomik faaliyet. Birkaç on yıl içerisinde Hong Kong başdöndürücü bir ekonomik büyüme ve canlılığın merkezi haline geliyor. Çin kökenli sermaye birikimi, tükenmeyen ucuz iş gücü kaynakları, Asya-Pasifik’teki stratejik coğrafi konumu, hızla gelişen hizmet ve finans sektörleri, esnek üretim koşullarını mümkün kılan serbest piyasa ekonomisi, dinamik yapılaşma süreci ve çok kültürlü, çok lisanlı toplumsal dokusu ile Hong Kong kendisini çok-uluslu kapitalizmin Asya Pasifik’teki merkezine dönüştürüyor. 1980’lerin sonundan itibaren, kişi başına düşen milli geliri Kıta Çini ve İngiltere’den yüksek olan Hong Kong kenti, hem koparılıp alındığı anavatanı, hem de kendisini sömürgeleştiren ülkeyi ekonomik anlamda geride bırakıyor. Hong Kong bir anlamda sömürgecilik tarihinde tersine bir örnek oluşturuyor. Tarihte belki de ilk kez bir sömürge-kent, sömürge olarak kaldığı süre boyunca kendisini sömürgeleştiren ülkeden ekonomik olarak daha güçlü konuma geliyor. Peki Hong Kong’ta yaşanan ekonomik mucizenin, siyasi ve kültürel alandaki karşılığı ne? Dünyanın en gelişmiş kapitalist kentlerinden biri için, komünist bir ülkenin yönetimi altına girmek ne anlam taşıyor? Sömürgecilik sonrası dönem Hong Kong’a ne getirecek?

BİR ÜLKE, İKİ SİSTEM VE PEK ÇOK CEVAPSIZ SORU

1980’lerden itibaren Çin’in uluslararası ilişkilerine yön veren iki belirgin eğilim var: Ekonomik düzlemde Deng Siaoping’in başlattığı dışa açılma ve pazar ekonomisine entegrasyon politikası; siyasi düzlemde Tek Çin idealini hayata geçirmek için atılan adımlar. Deng’in uyguladığı ekonomik reformlar sayesinde Kıta Çini, on yıl gibi kısa bir sürede ekonomisini canlandırıyor ve kendini 21. yüzyılın yeni süper gücü olmaya aday bir ülke konumuna getiriyor. Çin’in artan ekonomik gücü, uluslararası siyasi ilişkilerde pazarlık gücünü de arttırıyor. Böylesine dev bir ticaret ortağını kaybetme riskini göze alamayan Batı ülkeleri, Çin’in siyasi taleplerini bazen istemeyerek de olsa genellikle kabul etmek zorunda kalıyorlar.

Kıta Çini’nin siyasi platformda en hassas olduğu nokta Çin halklarının bütünlüğü. Bu nedenle Çin nezdinde tabu olan konu genelde “bölücü” hareketler, özel olarak Tibet, Taiwan ve Hong Kong sorunları. Komünist Parti yöneticileri Tibet’teki etnik hareketliliğe ve özerklik taleplerine hiçbir koşulda hayat hakkı tanımayacaklarını her platformda açıkça ortaya koyuyorlar. Taiwan’ın fiilen bağımsız bir devlet olmasını Komünist Parti yöneticileri hâlâ hazmedebilmiş değil ve sistematik olarak, diplomatik ve askeri yöntemlerle, Taiwan’ın Kıta Çini’nin bir parçası olduğu vurgulanıyor. (1996 Taiwan seçimleri sırasında, Taiwan karasularının hemen açığında Çin’in giriştiği askeri harekât Çin-Taiwan gerginliğinin son yıllardaki en çarpıcı örneği idi.) Bu çerçevede, 1980’lerin başında Kıta Çini, Hong Kong’un Çin egemenliğine geri dönmesini, Tek Çin politikasının hayata geçirilmesi bağlamında ilk ve ciddi bir adım olarak görüyor. İngiltere ile 1898’de imzalanan 99 yıllık kontratın sonuna yaklaşıldıkça, Çin yönetimi Hong Kong’u geri almak konusundaki kararlılığını giderek artan bir açıklıkla ortaya koyuyor.

1980’lerin başında, İngiltere ve Çin hükümetleri arasında Hong Kong’un geleceğini belirleyecek olan gizli görüşmeler başladığında, İngiltere’nin ilk tavrı kontratı elli yıl daha uzatmak yönünde. Ancak Çin bu öneriyi kesinlikle reddediyor. Tarafların uzlaşmaz tutumları nedeniyle, görüşmelerin çıkmaza girmesi, dolayısıyla kentin geleceği konusunda oluşan büyük belirsizlik ortamı, Hong Kong ekonomisini ciddi bir krize sürüklüyor. Hong Kong doları bir günde % 9 oranında değer kaybederek, ABD doları karşısında 9.60’a düşüyor -ki bu sağlam Hong Kong ekonomisi için tüm dengeleri alt-üst eden, şok bir değer oynaması. Ekonomideki bu rahatsız edici dalgalanma üzerine, Hong Kong’taki çok-uluslu iş çevreleri İngiliz ve Çin hükümetlerine bir an önce Hong Kong sorununa kalıcı bir çözüm getirilmesi için baskı yapmaya başlıyor. Sonuçta ortaya iki tarafın da belli ödünler vermesiyle şekillenen 1984 Çin-İngiltere Ortak Bildirgesi çıkıyor. Margaret Thatcher ve Deng Siaoping tarafından imzalanan bildirgeye göre, İngiltere 30 Haziran 1997 geceyarısı Hong Kong’u bütünüyle Çin yönetimine devretmeyi kabul ediyor. Buna karşılık, Çin de Hong Kong’a 1997 Temmuz’undan başlayarak 50 yıllık bir süre için yarı-özerk “Özel Yönetim Bölgesi” statüsü vereceğini açıklıyor. “Bir Ülke İki Sistem” kavramı çerçevesinde şekillenen bu modele göre, Hong Kong 2047 yılına kadar Çin egemenliği altında. Ancak hukuksal, idari ve ekonomik yapısını Çin’den bağımsız olarak kendi belirleyen bir kent olacak. (Elbette ki kâğıt üzerindeki “bağımsızlık” ve “özerklik” kavramlarının gerçek hayata ne oranda geçeceği bugün hâlâ büyük bir soru işareti!)

Deng Siaoping “Bir Ülke İki Sistem” modelini aslen “Tek Çin” politikasını hayata geçirmek üzere geliştiriyor. Amaç farklı ekonomik ve siyasi sistemler altında yaşayan Çin halklarının (yani Taiwan ve Hong Kong’un), Çin’deki “Komünist” yapı ile idari olarak bütünleşmesini mümkün kılacak esnek bir model yaratmak. “Bir Ülke İki Sistem” modeli, Çin halklarının aslında aynı kültürü paylaştıklarını ve birleşmenin önündeki tek engelin ekonomik sistem farklılıkları olduğu varsayımı üzerinde duruyor. Oysa pek çoklarının iddia ettiği gibi, Deng’in 1980’lerde başlattığı Çin’in güney bölgelerini çokuluslu sermayeye açma politikası sayesinde, Kıta Çini zaten büyük oranda küresel kapitalizmle bütünleşmiş vaziyette. Bu anlamda denebilir ki, “Bir Ülke İki Sistem” fikrinin ima ettiğinin tam tersine, aslında Çin’in Taiwan ve Hong Kong’la ortak paydası kapitalist sistem, ayrıldığı noktalar ise kültürel, toplumsal ve siyasi yapıdaki derin yaklaşım farklılıkları. Bunu bilenler, Çin toplumlarının mevcut durumunu adlandırmak için ironik biçimde “Tek Sistem, Pek Çok Kültür” kavramını kullanıyorlar.

1984 Çin-İngiltere Ortak Bildirgesi Hong Kong’da ilk ağızda açık bir belirsizlik ve tedirginlik ortamı yaratıyor. Yüz elli yılı aşkın süredir çok farklı tarihsel, toplumsal ve siyasal süreçlerden geçerek evrilen Hong Kong toplumunun, 1842’de koparıldığı “anavatan” ile hâlâ aynı “özü” paylaştığını savunmak pek çok Hong Kong insanı için fazla gerçekçi olmayan bir iddia. Dolayısıyla, 1984’te Hong Kong’un Çin yönetimine iade edileceğinin kesinleşmesinin ardından, pek çok Hong Konglu kendi geleceklerini Hong Kong dışında bir yerde kurma hazırlıklarına girişiyor. 1984 sonrası dönemde, Hong Kong’dan başta Avustralya, Kanada ve ABD olmak üzere bir dizi Batılı ülkeye ve Asya ülkesine gerçekleşen göç oranının bir milyonun üzerinde olduğu söyleniyor. Ancak Hong Kong’ta geleceğe yönelik ümitlere ciddi biçimde gölge düşüren ve zaten var olan tedirginliği gerçek bir korkuya dönüştüren asıl gelişme, 1989 Tiananmen bozgunu.

Beijing Baharı, 15 Nisan 1989’da Komünist Parti eski yöneticilerinden Hu Yaobang’ın cenaze töreniyle başlıyor. Binlerce üniversite öğrencisi, öğrenci hareketine sempatiyle yaklaşan bir lider olan Hu’yu anmak ve demokratikleşme taleplerini dile getirmek için Tiananmen Meydanı’nı işgal ediyor. Beijing Baharı kısa süre içinde yüz binlerce kişinin desteğini kazanıyor ve Çin’deki değişim ve demokratikleşme umudunun sembolü haline geliyor. Çin yönetimine girmeye doğru gerisayan Hong Kong halkı Beijing Baharı’na büyük umut bağlıyor. Kısa sürede Hong Kong’ta Çinli öğrencileri destekleme kampanyaları organize ediliyor, toplu gösteriler başlıyor ve yüzbinlerce dolarlık bağış toplanıyor. Pek çok Hong Konglu entellektüel demokratikleşme hareketine bizzat katılmak üzere Beijing’e gidiyor. 1967’deki sömürgecilik karşıtı kitle hareketinden beri Hong Kong halkı ilk kez yeniden radikal biçimde politize oluyor.

Beijing Baharı 4 Haziran 1989 gecesi Tiananmen Meydanı’na giren tanklarla kanlı bir biçimde noktalanıyor. 4 Haziran yenilgisi Hong Kong’ta neredeyse Beijing’de olduğu kadar büyük bir toplumsal travma olarak yaşanıyor. Tiananmen’de yaşananları kendi gelecekleri açısından bir alarm olarak algılayan Hong Kong halkı, ister istemez politik tavır almaya zorlanıyor. Kanlı 4 Haziran gecesinin ardından, Hong Kong’ta bir milyon kişi Tiananmen’de uygulanan baskıyı protesto etmek için kent tarihinin en kalabalık toplu eylemini gerçekleştiriyor. Aynı dönemde Hong Kong’ta ünlü “Sarı Rus Operasyonu” başlatılıyor. Bir grup gönüllü politik eylemci, Beijing Baharı’na katılmış öğrencileri gizlice Çin’den Hong Kong’a ve oradan da Batılı bir ülkeye kaçırmak için İngiltere ve ABD tarafından desteklenen gizli bir operasyon başlatıyorlar. Bu yolla yüzlerce öğrenci lideri gizlice Hong Kong’a kaçırılıyor.

4 Haziran 1989 sonrası yaşanan panik ortamı içinde, Hong Kong burjuvazisi İngiliz hükümetine Hong Kong’ta bir an önce demokratik bir sürecin başlatılması için baskı yapıyor. İngiliz yöneticiler ile Hong Kong burjuvazisinin ortak kanısı, Çin’in Hong Kong’u demokrasiye geçmiş bir toplum olarak devralması halinde, zaten başlamış olan demokrasi sürecini geri çevirmesinin daha zor olacağı yolunda. Böylece Hong Kong tarihinde ilk kısmi seçimler 1991’de, büyük oranda Çin’e gözdağı vermek amacıyla gerçekleşiyor. 1995’te ilk genel seçim yapılıyor ve kent tarihinde ilk kez Yasama Konseyi’nin tüm üyeleri seçimle işbaşına geliyor. Ancak Beijing hükümeti Hong Kong’ta apar topar başlatılan demokrasiye geçiş sürecini fazla ciddiye almadığına yönelik açık sinyaller gönderiyor. 1996’da, Hong Kong’un İngiltere yönetiminden Çin yönetimine geçiş sürecinin hazırlıklarını yapmak üzere özel bir komite kuruluyor. Beijing destekli hazırlık komitesinin ilk icraatlarından biri, seçimle işbaşına gelmiş Yasama Konseyi’nin eldeğiştirme sonrası geçersiz sayılacağını açıklamak. 1 Temmuz 1997’de göreve başlamak üzere, atama yoluyla yeni bir Yasama Konseyi oluşturuluyor. Aynı biçimde, hazırlık komitesi Hong Kong’un ilk yerel liderini seçiyor: Beijing’e yakınlığı ile tanınan işadamı Tung Chee-hwa.

Tüm bu siyasi gelişmelerin yarattığı belirsizlik ortamı içinde, 30 Haziran 1997 geceyarısı Hong Kong kenti 156 yıllık İngiliz yönetiminin ardından sömürgecilik dönemini geride bıraktı ve sömürgecilik-sonrası döneme adım attı. Hong Kong’un yeni yöneticisi Tung Chee-hwa, kenti terk eden son İngiliz Valisi Chris Patten’dan görevi devraldı. Son valiyle birlikte, İngiliz donanma gemileri ve bölgede bulunan yaklaşık onbin İngiliz askeri de, yerlerini Çin’den gelen Çin Halk Cumhuriyeti ordusu askerlerine bırakarak kenti terk ettiler. Geceyarısından hemen önce yapılan “duygusal” bir törenle, gönderden indirilen İngiliz bayrağının yerine, Özel Yönetim Bölgesi ve Çin Halk Cumhuriyeti bayrakları çekildi. 30 Haziran geceyarısına kadar İngiltere kraliçesine bağlı bir sömürge olan Hong Kong, 1 Temmuz sabahının ilk saatlerinden itibaren “Çin Halk Cumhuriyeti Özel Yönetim Bölgesi” sıfatını aldı.

İKİ SÖMÜRGECİ GÜÇ ARASINDA BİR KENT

Hong Kong kökenli kültür eleştirmeni Rey Chow, Hong Kong’u iki sömürgeci güç arasına sıkışmış bir kent olarak tanımlıyor.[1] Chow’a göre, Hong Kong, Doğu/Batı, sömürge/sömürgeleştiren zıtlıkları etrafında örülmüş sömürgecilik kuramlarını oldukça zora sokan bir örnek. Hong Kong örneğinin klasik sömürgecilik kuramlarını üç noktada çetrefilleştirdiği söylenebilir.

İlk olarak, sömürgeleştiren gücün sömürge karşısındaki göreceli ekonomik üstünlüğü varsayımının tersine, Hong Kong kendisini sömürgeleştiren ülkeden ekonomik olarak daha güçlü bir kent. Daha önce de belirttiğim gibi, Hong Kong’ta kişi başına düşen milli gelir 1980’lerin ortalarından itibaren İngiltere’den fazla. Dahası, Hong Kong özelinde milliyeti baz alarak ekonomik gücün ve zenginliğin nasıl bölüşüldüğünü açıklamak pek kolay değil. Zira, kentin ürettiği zenginlikten en yüksek payı alan ve ekonomik aktiviteyi büyük oranda kontrol eden “yerli” burjuvazi tümüyle çok-uluslu bir topluluk. Bu topluluk içerisinde çoğunlukta olan Çin kökenli bireylerin büyük bölümü zaten birden fazla ülkenin vatandaşlık haklarına sahip. Aynı durum gelir düzeyi daha düşük olan orta sınıf için de geçerli. Kentte yaşayan Çin kökenli orta sınıf nüfusun büyük bölümü Batılı ülkelerde ya vatandaşlık ya da yerleşme haklarına sahip.

Hong Kong örneğinin klasik sömürgecilik kuramlarını çetrefilleştirdiği ikinci nokta, sömürgeciliğin son bulması durumunun (decolonization), sömürgecilik dönemiyle kıyaslandığında daha özgür, bağımsız ve özerk bir durum olduğu varsayımı. Hong Kong insanları İngiliz sömürgeciliğinin son bulduğu 1 Temmuz 1997 tarihinden itibaren kendi toprakları üzerindeki egemenlik haklarını bütünüyle ele geçirip, bağımsız bir bölge statüsü kazanmıyorlar. Hong Kong için İngiliz sömürgeciliğinin son bulduğu an ile Çin egemenliğinin başladığı an örtüşüyor. Hong Kong’un Çin egemenliğine “Özel Yönetim Bölgesi” statüsü ile girmesine karşın, kentin önümüzdeki elli yıl boyunca sahip olacağı yarı-özerk statünün ölçüsünün bütünüyle Komünist Parti yöneticileri tarafından belirleneceği açık.

Geçtiğimiz aylarda Komünist Parti destekli hazırlık komitesinin basın özgürlüğü, gösteri yürüyüşleri vb. konularında aldıkları kısıtlayıcı kararlar, seçim ile işbaşına gelen Yasama Organının geçersiz kılınması, Tung’un açıkça Taiwan ve Tibet’in bağımsızlığını savunan siyasi oluşumları tolere etmeyeceğini ilan etmesi, Hong Kong’a verilecek özerkliğin fazla cömert terimlerle tanımlanmayacağının açık göstergeleri. (Aslında tüm bu gelişmeler Komünist Parti yöneticilerinin dolaysız müdahalesinden ziyade, Hong Konglu yöneticilerin böyle bir müdahaleyi önceleyerek kendilerine çekidüzen vermelerinin, Beijing’in uyarısına gerek kalmaksızın kısıtlayıcı önlemler alarak Hong Kong’u Beijing’in istediği noktaya getirme çabalarının bir ürünü. Pek çok siyasi gözlemcinin belirttiği gibi, böylesine otosansürcü bir uygulama Hong Kong’un geleceği açısından belki Beijing’in dolaysız müdahalesinden bile daha tehlikeli.)

Sonuçta İngiliz sömürgeciliğinin son bulmasının Hong Kong insanlarına özgürlük ve bağımsızlık getirmediği açık. Hattâ, Margaret Thatcher’ın 30 Haziran günü BBC’ye verdiği bir mülakatta belirttiği gibi, belki de tarihte ilk defa bir bölgenin sömürge olmaktan çıkması o bölge halkı için daha az özgürlük ve daha az demokrasi anlamına gelecek.

Elbette ki, Margaret Thatcher’in açıklamasında çok boyutlu bir ironi var. İroninin temel kaynağı, yapılan saptamanın aslen doğru oluşu, ancak bu saptamayı yapan kişinin İngiltere’yi temsilen konuşması -İngiltere, yani Hong Kong’u 156 yıl boyunca sömürge olarak tutan, Hong Kong’un sömürgeleşmesinden ekonomik kâr sağlayan, tüm bu dönem boyunca Hong Kong’ta tüm demokratik hakları kısıtlayan ve ancak bu sürenin bitimine yalnızca beş yıl kala Hong Kong halkının demokrasiyi hazmedecek olgunluğa geldiğine kanaat getirerek ilk seçimleri yapmayı nihayet kabul eden ülke! Thatcher’ın pozisyonundaki ironi bir anlamda Hong Kong’ta geçtiğimiz bir yıldır yaşanan traji-komik durumu yansıtıyor: Eski sömürgeci güç, sömürgenin haklarını yeni sömürgeci güce karşı savunarak kimse gözünde inandırıcılığı olmayan bir kendini temize çıkarma çabası içine giriyor!

Hong Kong örneğinin klasik sömürgecilik kuramlarını çetrefilleştirdiği üçüncü nokta, sömürge/sömürgeleştiren güç karşıtlığının Doğu/Batı karşıtlığı ile çakıştığı varsayımının Hong Kong’ta yaşanan dönüşümü yeterince açıklayamaması. Hong Kong’un 156 yıl boyunca Batılı bir ülkenin sömürgesi olduğu doğru. Ancak bu, yalnızca Batılı ülkelerin sömürgeci faaliyetler içinde oldukları ve Asya ülkelerinin sömürgecilik sürecinde mutlaka “Batı” tarafından sömürgeleştirilen mazlum taraf oldukları anlamına gelmiyor. 20. yüzyıl boyunca çeşitli Doğu Asya ülkeleri Asya içinde kökenleri daha öncelere giden sömürgecilik ve yayılmacılık faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyorlar. Bu çerçevede denebilir ki, Çin’in kendisi, Mongolia, Taiwan ve Tibet üzerinde uyguladığı baskıcı ve yayılmacı politikalar nedeniyle, bizzat bir sömürgeci güç. Bu açıdan bakıldığında, Hong Kong’un 30 Haziran 1997 gecesi İngiltere yönetiminden çıkıp anavatan Çin’e bağlanması bir bağımsızlaşma durumundan ziyade, sömürgeci güçler arasında el değiştirme durumunu ifade ediyor.

Rey Chow, Hong Kong’un tarihte iki sömürgeci güç arasına sıkışmış konumunu, bir “çifte imkânsızlık koşulu” olarak tanımlıyor.[2] Bu “çifte imkânsızlık koşulu” mutlaka bir güçsüzlüğe ya da edilgenliğe işaret etmiyor. Chow’a göre, böylesi girift bir toplumsal süreç, alternatif kültürel kimliklerin ve toplulukların oluşumunu mobilize edecek bir durum olarak da işlev görebilir. Hong Kong, bir buçuk yüzyıllık sömürgeleşme tarihi boyunca, krizi fırsata dönüştürerek imkânsızlık koşullarına direnebilmiş, toplumsal travmaların ardından ayakta kalabilmiş, hattâ kimi zamanlarda krizden güçlenerek çıkmış bir kent. Burada, krizi fırsata dönüştürme argümanının iki farklı, ancak birbiriyle ilişkili okuması yapılabilir.

İlk olarak denebilir ki, Hong Kong toplumsal travmayla başa çıkma stratejisi olarak daima politik kriz durumunu ekonomik fırsata tercüme ediyor. Sömürgeleşme tarihi boyunca, Hong Kong’da politika yapma alanı daraldıkça, ekonomik aktivitenin alanı genişliyor. Bir başka deyişle, Hong Kong iki sömürgeci güç arasında ayakta kalabilmek için, kendini ekonomiye endeksli bir toplum olarak kuruyor. Politika yapmanın tüm yollarının tıkandığı ve kültürel kimlik oluşturma sürecinin sürekli sekteye uğradığı bu kentte, kesintisiz ekonomik faaliyet insanların kendilerini güvencede hissettikleri, belli bir süreklilik ve bütünlük duygusu yaşadıkları tek alan. Bu çerçevede, Hong Kong insanları, belki de politik belirsizliklere karşı geliştirdikleri bir savunma mekanizması olarak, gururla ifade ediyorlar ki, Hong Kong’ta tek değer paradır, Hong Kong bir ticaret kentidir ve Hong Kong kültürünün “para” ile kurduğu ilginç özdeşleşme ilişkisi, 30 Haziran günü yapılan resmî eldeğiştirme törenleri sırasında çarpıcı biçimde temsil edildi. Törende bir örnek giyinmiş yüzlerce çocuk, müzik eşliğinde çeşitli tablolar oluşturarak günün manevi önemini yansıttılar. Gösterinin “Hong Kong’un ruhu” adlı en ilginç bölümünde, tören alanını “kredi kartı” kılığına girmiş onlarca çocuk kapladı! Daha sonra, alana ellerinde dev dolar, mark, yen ve sterlin işaretleri taşıyan çocukların girip, ortaya işleyen bir saat motifi oluşturacak şekilde dizilmesiyle (24 saat işleyen bir finans ekonomisi!), “Hong Kong’un ruhu” tablosu tamamlanmış oldu! Hong Kong’ta politik belirsizliğin yarattığı tedirginlik duygusunun, ekonomik başarının yarattığı güvence duygusu ile yer değiştirdiği argümanını desteklemek için yüzlerce çarpıcı örnek vermek mümkün. Ancak son tahlilde böyle bir çözümleme, içinde doğruluk payı olmakla birlikte, Hong Kong’ta yaşanan karmaşık toplumsal süreçleri basite indirgeyici bir ton taşıyor. Bu nedenle, krizin fırsata dönüşmesi olgusunu anlamak için, politik belirsizlik/ekonomik güvence argümanının bir adım ötesine geçmek gerekiyor.

Ackbar Abbas, bir diğer Hong Kong kökenli kültür eleştirmeni, Hong Kong kentini, birbirine denk olmayan farklı tarihsel ve kültürel katmanların üst-üste bindiği karma bir mekân olarak tanımlıyor.[3] Hong Kong’un “karma” yapısı yalnızca birbirine denk olmayan katmanların üst-üsteliğinin değil, ancak Hong Kong’ta yaşayan farklı toplulukların kent kültürü ile etkileşim içinde ürettikleri farklı öznel yaşantıların da bir sonucu. Bu çerçevede, Hong Konglu olmak, sürekli değişim halinde, bütünlüğü olmayan, bir türlü sabitlenemeyen, birbiriyle çelişen tarihsel anlatılar arasında bölünmüş ve çok katmanlı toplumsal dönüşüm süreçleriyle birlikte sürekli evrilen bir kimliğe sahip olmak demek. Hong Kong insanları için, ne sömürgeci İngiliz kültürü ile ne de 156 yıl önce koptukları “anavatan” ile ciddi biçimde özdeşleşmek mümkün. Bu nedenle İngiliz ve Çin kültürlerinin sunduğu kimlik modellerine hep ironik bir mesafeden bakıyor Hong Kong kültürü. Hong Kong’ta yaşanan tarihsel deneyin kesintili ve bölünmüş yapısı nedeniyle, burada “özgün” ve “sahici” bir kültürün oluşması olanaksız. Bu nedenle Hong Kong bütünüyle bir “taklit kültür.” Ve denebilir ki, Hong Kong’da tam da bu kimlik krizi -ya da “çifte imkânsızlık koşulu”- alternatif toplumsal pratiklere imkân tanıması anlamında, politik bir fırsat sunuyor aslında.

Bu yazıyı kimlik krizinin politik fırsata dönüşmesi konusunda bir örnek vererek noktalamak istiyorum. Hong Kong Sanat Merkezi, Haziran ayında, Hong Kong kentinin İngiliz ve Çin perspektiflerinden yazılan resmî tarihine alternatif bir söylem oluşturmak ve Hong Kong insanlarının öznel deneyimlerinin tüm çoğulluğu ile yansıtılabileceği alternatif bir kültürel mekân yaratmak amacıyla, “Müze 97: Tarih, Topluluk, Birey” adlı bir sergi düzenledi. Serginin “Kişisel Tarihler Müzesi” başlığını taşıyan ilginç bölümlerinden biri, Hong Kong insanlarının kendi Hong Kong deneyimlerini ifade etmek için seçtikleri nesneler ve bu nesnelerin kendileri için ne anlama geldiğini açıklayan kısa yazılardan oluşuyordu. Sergide yer alan bir dizi görünürde sıradan, ancak aslında “tarihsel” öneme sahip nesne, Hong Kong’ta kültürel kimliğin günlük hayat içerisinde her an değişen koşullara ayak uydurarak, sürekli yön değiştiren güç dengelerini dikkate alarak ve “gerçek”, “sahici”, “asıl” diye sunulan kimlik alternatifleriyle durmaksızın hesaplaşarak kurulduğunu ortaya koyuyordu: İçinde “Çin Demokrasi Hareketi ile Dayanışma Derneği”nin numarası olan bir telefon rehberi (bu numara muhtemelen 1998 rehberinde yeralmayacak!), 1995’te ilk (ve muhtemelen son) kez sahip olunan bir seçmen kartı, 1967’de sömürgecilik karşıtı ayaklanmaların nasıl bastırıldığını belgeleyen bir polis tutanağı, 1970’lerde ucuz emek gücü ile ucuz mal üreten yeraltındaki oyuncak imalathanelerinde sık sık çıkan yangınlarda ağır biçimde yaralanmış kadın işçilerin fotoğrafları... Ve sergi girişinde duvarda şu yazı vardı: “Kimilerine göre Hong Kong baskıcı bir sömürge, kimilerine göreyse bir ekonomik mucize. Bizim içinse Hong Kong evimiz demek.”

[3]Ackbar Abbas, “Introduction”, City at the End of Time: Poems by Leung Ping-kwan (Hong Kong: University of Hong Kong Press, 1992), ss. 1-19.