Anasayfa > Birikim Arşiv > 99 - Temmuz 1997 > Fransa Seçimleri: Bir Geçiştirme Denemesi

Fransa Seçimleri: Bir Geçiştirme Denemesi

Ulus Baker | (Sayı : 99 - Temmuz 1997)

Ardarda gelen iki şok, birincisi Tony Blair’in Parlamentoya sığışamayacak kadar kalabalık bir parlamenterler ordusuyla Birleşik Krallık’ta iktidara gelişi (bkz. Kumru Başer, “İngiltere’de Seçimlerin Ardından”, Birikim, 98), ikincisi 1995’ten bu yana Elysée Sarayı’nın misafiri Chirac’ın, nedense rahat durmayıp davet ettiği genel seçimlerin sonucunda, Sosyalist Parti ile sol kanat müttefiklerinin merkez-sağ cepheyi topyekûn bir yenilgiye uğratışı, yalnızca Avrupa haritasında bir sarsıntıya değil, Türkiye basınındaki Avrupa ve dünya görüntüsünün de altüst olmasına yol açtı.

Büyük basında bu konuda doğru dürüst hiçbir analizin yer almadığı, olsa olsa, Gülay Göktürk’ün, Hadi Uluengin’in ve benzerlerinin aktardıkları şu Washington Post, Le Nouvel Observateur ve Business Week yorumlarının doğrultusunda “epeyce bilgilendiğimizin” biraz da alaycı bir dille söylenebileceği kolayca anlaşılabilir. Yine de gerek Büyük Britanya’da, gerekse Fransa’da işlerin o kadar da basit olmadığı, Jospin’in ve Blair’in kimliklerine oranlanan açıklamaların aslında hiçbir şey anlatmadıkları da söylenmeli. Tabiî ki “eski solcular” olarak, Büyük basında Fransa seçimlerini yorumlamak Hadi Uluengin’e veya Gülay Göktürk’e düşmeliydi. Ve olup bitenin işin aslında “sosyal demokrasi”nin geri dönüşü türünden bir şey olduğunu iyi bilen Deniz Baykal’dan bu işin iyice açıklanması beklenecekti. Deniz Baykal da televizyona çıkarak İngiltere’de “muhafazakârların yirmi küsur yıldan beri epeyce aşındıklarından” bahsedecekti.

Yorumların arka planları kolayca anlaşılıyordu. Sol filân kazanmamış, sağ yenilmişti... Bu oldukça “şık” yorumun diplomatik kokteyl havalarına uygun telaffuzunu üstlenen bazı yazarlarımız yine de “Fransa’da sosyalistler ezdi geçti” gibisinden başlıkların gölgesinde yazmak zorunda kalıyorlardı köşe yazılarını. Fransa’da bugünlerde pensée unique, “biricik düşünce” adı verilen bir mevzuya değinmeden geçmek gerekiyordu. Her şey siyasal imgeler ve vizyonlar düzleminde, sabun köpüğüymüş gibi açıklanmalıydı. Neo-liberalizm adı verilen ve uluslararası ve üstü kapitalizmin son birkaç on yıllık ideolojisini oluşturan paradigmalar yığınının var olma hakkına sahip tek şey olmayı sürdürdüğünü, olsa olsa bu paradigmaları uygulamakta sağ iktidarların “biraz aşırıya kaçmış olduklarını” dile getirmek gerekiyordu. Dahası, şu yeni çıkan “sol iktidarlar” da, eninde sonunda bu politikaları sürdürmek zorundaydılar... Çünkü herkes biliyordu ki, “başka türlü yapılamaz”, “işin aslı budur”, “sosyal devlet” gibisinden izafi terkipler artık ömürlerini tüketmişlerdir... Büyük basının bu konuları tartışması böylece ne olup bittiğini sormaya bile kalkışmadan, işin Türkiye açısından sonuçlarının neler olabileceğini aceleyle tartışmaya geçiyorlardı: Avrupa Parlamentosu’ndaki “sosyalist çoğunluk” karşısında, özellikle insan hakları, sendikal yasaların düzenlenmesi konularında “işimiz yaş” olabilirdi... Elbette her işin “pragmatik” bir yorumu mümkündür: Bu yorumlar yer yer, solun zaferi adı verilen şu gelişmenin bir “işaret”, bir “uyarı” olarak kabul edilmesini ve susulmasını bekliyorlardı. İşte Fransız halkı, sandık başında birilerini “uyarmış”tı... Peki kimi? Fransızların bugünlerde “dünyanın en aptal sağı” diye sıfatlandırmaktan pek hoşlandığı UDF-RPR liderleri artı kendi kazdığı kuyuya düşen Chirac’ı mı? Yoksa, oyu yüzde 15’leri bulmasına karşın, ikinci turda yalnızca tek bir sandalye kazanabilen Le Penci “Ulusal Cephe”yi mi? Yoksa “size bir şans daha veriyorum” diyerek aslında solu mu uyarmıştı? Bu uyarılar faslını bırakarak daha ciddi bir tartışmaya dalalım şimdi.

MITTERRAND ETKİSİ

Bugün Fransa’da, Chirac’ın “bir zamanlar solcu” olduğunu, sonradan uzun süre belediye başkanlığını sürdüreceği Paris sokaklarında bildiri falan dağıttığını hatırlayan (ve hatırlatan) bir tek Le Pen var. Üstelik Chirac ona göre, hâlâ solcu, ya da “şu goşistlerle”, “Stalincilerle” ve “Kripto-Troçkistlerle”, “sendika üçkâğıtçılarıyla ve yağmacılarıyla” birlikte harmanlanıp Fransa aleyhine komplo çeviren biridir. Tam iki dönem, önce Giscard’a ardından da genel olarak “Sağ Cephe”ye “ihanet ederek” şu Mitterrand’ı başkanlığa seçtirmeyi başarmıştır. Yanında “güçlü bir Fransa” taşımak istemeyen bu adam, ülkenin ulusal rantını “göçmenlere”, “sendikacılara”, “Japonlara” filân peşkeş çeken bir ihanet şebekesinin içindedir. Le Pen’in 1 Mayıs Jeanne d’Arc Şenlikleri’nde (Ulusal Cephe açısından İşçi Bayramı’nın “karşı tezini” sağlayan alternatif bir gün) üzerinden haykırdığı kürsüden bakıldığında Chirac’ın politik portresi yaklaşık olarak böyle bir şeydir. Büyük bir komplo söz konusudur ve bunun adı, Örokrasi (Eurocratie) - Brüksel Bürokrasisi türü kelimelerle de ifade edilebilir. Le Pen’in “ürkünç” kişiliğinin bakış açısını sonradan değerlendirmemize katacağız. Şimdi merhum Mitterrand’ın “bakış açısına” geçmeliyiz.

Le Pen, Mitterrand’a ne kadar teşekkür etse yeridir. Çünkü, genel bir siyasal inanış (ki bu farklı kesimlerden Fransızlar’ın ortak görüşü olarak ortaya çıkabilmektedir) Le Pencileri Parlamento’ya sokanın o olduğuna dairdir. Tabiî Mitterrand bunu De Gaullecü sağın siyasî gövdesini bölüp parçalamak amacıyla yapmıştır ve Fransa’da ilk kez, “birlikte oturma” (co-habitation) terimi siyasal sözlüğe girmiştir. Mitterrand kuşkusu yalnızca bununla kalmamış, Giscard’ın bir kez daha De Gaulle mirasına sahip çıkamayacak şekilde elini kolunu bağlayarak rakibini “rafa kaldırmış”, RPR ile UDF’yi ne doğru dürüst bir “seçim ittifakına”, ne de doğru dürüst bir “koalisyona” girecek ölçüde ayrıştırmış, yeniden biçimlendirmiştir.... Ve bazılarına göre Louis XIV’ün, başkalarına göre Bonaparte’ın “mirası” olan Fransa’nın siyaset hayatında “vesayet” ve “vasiyet” meselelerinin pek önemli olduğu ilkesinden hareketle (De Gaulle’ün vasiyeti olarak Pompidou ve Giscard iktidarları vs.) şu andaki duruma baktığımızda, bir tek merhum Mitterrand’ın “miras” verebilecek bir kişilik olduğu kolayca anlaşılabilir. Ancak verilen “miras”ın her zaman “alınabildiği” kuşkuludur. Mitterrand “co-habitation” kavramını siyasî literatüre sokmuş kişi olarak bu terimin oldukça karmaşık ve belirsiz kullanımlara da açık olabileceğinin farkındaydı herhalde. Sözgelimi, “birlikte oturma”nın, soldan bir başkanla sağdan bir hükümet, ya da tersi olarak anlaşılması ve buna indirgenmesi büyük bir yanlış olur: Geçenlerde sağın uğradığı kadar büyük bir seçim yenilgisine geçmişte uğrayan sol da, Rocard döneminde, yolsuzluk suçlamaları yüzünden işi intihara kadar vardıran Bérégovoy döneminde, ya da yerel politika alanında “harikalar yaratmış” olan Bernard Tapie devrinde olup bitenlerin işaret ettiği gibi, pekâlâ Mitterrand ile “birlikte-oturmuş”tu. İmdi, daha dikkatli bakılırsa Fransız seçim sistemi iki aşamalı falan değil, dört aşamalıdır: Birinci aşama, kimin De Gaulle mirasına, ya da “sosyalist gül idealine” ihanet edeceğinin tespit edildiği aşama, yani Başkanlık seçimlerinin birinci turudur. Bu turun işlevi, yalnızca kimin ihanet edeceğini belirlemek değil, aynı zamanda, Le Pen gibilerinin başkan filan seçilmemesi için, ya da komünistlerin desteklediği lider kim ise onun yüzde onbeşi aşamaması için seçmenle ve kamuoyu araştırmalarıyla (basın medya kanallar) birlikte kotarılan bir “denetim mekanizmasını” oluşturmaktır. İkinci safhada, daha önce oluşturulmuş bulunan bu denetim mekanizması kullanılarak, Le Pen uzakta tutulur. 1995’te Chirac karşısında Jospin’in konumunda olduğu gibi, Komünist Partisi’nin desteklediği adayın defteri dürülür. Üçüncü safha, Fransızların “elections législatives”, “idare seçimleri” ya da “yasama seçimleri” adını verdikleri şu iki turlu Parlamento seçimlerinin birinci ayağıdır. Orada, daha önce güvenceye alınmış bulunan “miras” meselelerinden bağımsız olarak, “gerçek siyasî mücadele” yapılır. Tarafların karşılıklı güçleri, toplumun çeşitli kesimlerinin eğilimlerinin ne olduğu elverdiğince ölçülüp tartılır... Dördüncü safha, yani Parlamento seçimlerinin “ikinci turu” ise, önce Le Pencilerin meclise sokulmaması ilkesine riayet edilerek, komünistlerle solun öteki kesimlerinin (Troçkistler gibi) Sosyalist Parti adaylarının zararına “çok aşırıya kaçmamaları” sağlanarak “siyasal kavganın sonuçlarının” düğümlendiği, hesapların görüldüğü aşama olacaktır. İşte bugün “Mitterrand Etkisi” adı verilen şey budur.

Peki acaba Chirac bu etkiyi hiç varsaymamış mıydı? Herkes onu Juppé hükümetinin mecalinden kuşkuda olduğunu, seçimleri sağ kazansa bile Juppé ile devam etme zorunluluğundan sıyrılmak isteyebileceğini iyi biliyordu. Sağın Mitterrand Etkisi yüzünden bölünmüş bir halde olduğu, bir Balladur’un bir Juppé’den fazlası olmadığı, Elysée’nin danışmanları tarafından da iyi bilinen bir gerçekti. Kısaca söylemek gerekirse, Chirac da Juppé ile “co-habitation” yapıyordu. Tıpkı şimdi Jospin hükümetiyle yapacağı gibi... Aniden Parlamentoyu feshederek ülkeyi seçimlere taşımasının nedenleri ise kolayca sıralanabilir. 1997’nin bitiminde tamamlanmış olması tasarlanan “tekno-Avrupa” bütünleşmesine, “Maastrich” ufkuna rahat rahat varabilmek. 1996 yılı sonlarında Fransa’yı sarsan “sosyal kriz”in benzerleriyle bir daha karşılaşmamak üzere, taze bir hükümet... Her şey Chirac’ın da eninde sonunda “miras bırakabilen” bir politik figür olmak istediğini göstermektedir - bunun için “yerinde” ve “başarılı” referandumlar yapabilmek Fransız siyasal kültüründe çok büyük önem taşımaktadır. Gerçekten de, eğer Chirac “başarılı” olsaydı, Avrupa entegrasyonu ve bu yoldaki en önemli engeller (kamu kurumlarının ve sosyal harcamaların malî yükünün aşağıya çekilmesi, France Télécom gibi dev ve sorunlu bir oluşumun özelleştirilmesi vesaire) kolayca aşılacak, 1996 yılında Juppé politikalarına karşı isyan bayrağını açan kesimler (işçiler, kamu çalışanları, öğrenciler) yeni bir “merkez-sağ” koalisyon hükümetinde kimin kim olduğunu henüz anlayamadan “iş bitirilecek”ti... Şu Juppé gerçekten “aşınmış”tı, değiştirilmesi gerekirdi - Pasqua olmazsa Balladur ya da başka birisi...

HANGİ FAKTÖR?

Mitterrand “Etki”sinden bahsettikten sonra, şimdi de yine Fransız politik yaşamında önemli bir yer tutan “faktörler” meselesine geçelim. “Faktör” dediğimizde, “Etki”den farklı bir şey anlamalıyız: Sözgelimi Türkiye’de bir “Demirel Etkisi”nden -geçenlerde gördüğümüz gibi- bahsedilebilir. Cumhurbaşkanımız bir “faktör” değildir. Siyaset üstü kalmamasını, doğrudan müdahale etmeksizin işlerin akışını ve yönünü değiştirebilmesini sağlayan şey işte budur. Buna karşın, Şevki Yılmaz bir “faktör”dür. Hattâ Erbakan’ın, Tansu Çiller’in bile bir “faktör” olmakla kaldıkları söylenebilir. İşte Fransa’nın Juppé’si de bir “faktör”, yani ister siyasî yaşam alanında olsun, isterse “idari bir mekanizmanın içinde” işlerin yürümesinin ya da aksine, hiçbir şekilde yürüyememesinin zorunlu bir koşuluydu. Önce, bir bakıma Le Pen’in bile ağzının suyunu akıtacak kadar vahşice tasarlanmış bir “yabancılar yasası”nı (Pasqua tarafından kotarılan) kabul ettirmeye çalışmıştı. Sokağın “faktörleri”nin büyük tepkisi karşısında yalnızca “rezil” olabildiği söylenebilir artık. Ardından, kamu giderlerini kısma projesini gündeme getirdi: İşçiler, öğrenciler ve kamu çalışanları yine sokağa döküldüler. Yenilgisi tam ya da tama yakındı. Chirac’ın neden sinirlendiğini bile anlayamıyordu. Somut politikalara aktarıldığı andan itibaren, neo-liberal hayallerin boşluğunu en iyi cisimleştiren siyasî kişilik olarak belirmesi kaçınılmaz hale geldi.

Bizim “bir kısım” yazarlarımızın bir yerlerden alıntıladıkları gibi, “kişiliksiz” olduğu söylenebilir, ama “hata” yaptığı söylenemez. Çünkü, uygulamaya koyduğu tek bir politikanın, gündeme getirmeye çalıştığı tek bir yasanın “hata” olduğunu ispatlamak olanak dahilinde değildir. Herkes bilir ki, “neo-liberal” aksiyomlar üzerinde yükselen her politika böyle uygulanır, başka türlü değil. Demir Leydi ya da Reagan da öyle yapmışlardır...

Öyleyse, Fransız seçimlerinde sağın hezimetinin nedeni olarak Juppé’nin hatalarını göstermek pek anlaşılır bir açıklama girişimi sunmuyor bize. Yine de hepimiz biliriz ki bir Demirel “hata yapamaz”; yetileri ve yetkileri böyle bir şeye izin vermez, oysa bir Çiller’in, yani bir “faktör”ün “hatadan başka bir şey yapamayacağı” söylenebilir. İngiliz veya Fransız seçimlerinin sonuçları üzerine ülkemizde yapılmış olan birkaç spekülasyonun da Juppé faktörü açısından her şeyi “sağ politikacıların hatalarına”, çok çok “aşırılıklarına” indirgemesinin nedenlerinin, Fransa’yı Türkiye gibi sanmak olduğunu bile söylemek istemiyoruz.

Nitekim, daha geçen ay, Türkiye’de “demokrasinin aslında işlemekte olduğunu” öğrenmiş bulunuyoruz. Hattâ, çok fazla ileri gitmeden, geçen ay Türkiye’nin de bir “seçim geçirdiğini”, bu konuda İngiltere ile Fransa’nın gerisinde kalmadığını, seçimlerin çok demokratik bir havada geçtiğini, sonuçlarının Türk halkının taleplerini bütünüyle yansıttığını, olgun bir seçim propagandası sayesinde hep beklediğimiz şu ANASOL projesinin nihayet hayata geçtiğini söyleyebiliriz. Türkiye’de geçen ay seçim olduğu o kadar bellidir ki, kanıt olarak partilerin son derece ciddi ve gergin bir seçim kampanyası yürüttüklerini (DSP’lilerin, ANAP’lıların ancak seçim öncesinde görebileceğimiz sokak kampanyaları, her gün yeni istifa haberlerini bekleyen kalabalıkların ve DYP bayraklarının renklendirdiği DYP genel merkezi vesaire...), seçim sonunda parlamento aritmetiğinin tümüyle değiştiğini ve yeni koalisyonun oluşturulmasıyla birlikte artık erken seçimden bahsedenlerin sayısının hatırı sayılır ölçüde azalmasını göstermek bile gerekmiyor.

İmdi, Türkiye’de geçen ay seçimler yapıldıysa, Fransa’da da bir “darbe” yapılmış olduğu ileri sürülebilecektir. Bu darbe elbette “uygulanamaz” sosyal programıyla Jospin’i, partisini ve müttefiklerini iktidara taşıyan darbe değildir. Fransa’da geçen ay bir darbe olduğunun kanıtları o kadar bellidir ki, hiçbir olağan seçimden umulmayacak kadar keskin bir şekilde parlamentonun aritmetik dengesinin değişikliğe uğradığını, Amsterdam’da bir araya gelen Avrupa liderlerinin “birleşme” meselesini tartışmayı ertelemek zorunda kaldıklarını hatırlatmak bile gerekmez. Gerçekten de, Jospin’in iktidara gelişinden sonra Fransa hemen (üstelik “genişleme” konularının tartışıldığı bir ortamda) “NATO’nun askerî kanadına dönmeyeceği”ni açıklamış, “özelleştirme” girişimlerinden bazıları askıya alınmak şöyle dursun, France Télécom’da ve Renault’da şimdiye kadar özelleştirilmiş hangi unsurlar varsa onların yeniden devlet denetimine alınması kararı ifade edilmiştir. Elbette Jospin “işsizliği azaltamayacak”, “sosyal programını uygulayamayacak”tır. Ama bazı işler de eskiden gittiği gibi gitmeyecektir. Bir ara sosyalist hükümetin sürdürme kararı aldığı, ama sonuçta Chirac’ın “sorumluluk hanesine” yazılan şu “nükleer denemeleri” devam ettirmek, “ekolojistlerin” yer aldığı bir kabinede nasıl yeniden tartışılabilir ki? Jospin’in seçim kampanyası retoriği, Chirac’ın kararının ardından gelen ilk bocalama anlarından sonra, hep “beşeri bir Avrupa” (yani eninde sonunda bu kıtada ve bu ülkede yaşayanlar arasında insanların da var olduğunun tespiti), “Cum-huriyetçi bir Fransa” olmuştu. Yanlış anlamayalım, “Cumhuriyetçi Fransa”, Le Pencilerin ideali olan “Fransızların Fransa’sının” antitezi diye sunulmaktadır: Yabancıların Fransa’sı...

Oysa çoğu Batı ülkesinde olduğu gibi, Fransa’da da iki tür yabancı vardır. Birincisi, kelimenin tam anlamıyla, Müslüman azınlıkların ve denizaşırından gelenlerin oluşturdukları, yoksul ve “tehdit altındaki” “Yabancı Fransa’sı”dır. İkinci “Yabancı Fransa” ise, anlaşılacağı gibi, önce Avrupa kıtasında halkalanarak genişleyen, ardından global kapitalizmin mekanizmalarıyla birleşip tek bir dev piyasa oluşturan ultra-modern, korporatist kapitalizmin koşullarına uygun olarak ülkeleri ve kıtaları kateden “yabancılar”. Yani Le Pen’in bahsettiği Japonlar, Amerikalılar, İngilizler, hattâ Fransızlar... Eğer, Le Pen gibilerinin ikinci tür “yabancıları” da nihai olarak karşısına alacağına inanacak kadar budala değilsek, Fransa’da bu sorunun seçimler öncesinde ve sonrasında en esaslı konuyu oluşturduğunu düşünmeliyiz.

Jospin, neo-liberalizmin kullandığı retoriğe günümüz muhalif Fransız aydınlarının taktığı ad olan “pensée unique”i (yani “biricik düşünce”yi) seçim kampanyası sırasında pek deşmeye kalkmış görünmedi. Onu bir “etki” değil bir “faktör” haline getiren işte bu. Görünüşte, derme çatma ve aceleyle oluşturulmuş da olsa, İngiliz İşçi Partisi’ninkiyle karşılaştırıldığında çok daha “radikal” ve “katı” görünen projelerle yüklenmiş bir kampanyaydı bu. Blair bir tek İngiliz eğitim sisteminde “değişiklik” ve “yeniden yapılandırma” önermekteydi. Yani İngiltere’de “değiştirilemeyecek kadar gelenekselleşmiş”, dolayısıyla üzerinde durmaya bile gelmez tek şey hakkında. Jospin ilk bakışta “daha cesur” görünüyor. Çünkü herkes bilir ki, “sosyal demokrat” politikalar, genellikle iki farklı taktikle tanımlanırlar. Bir taraftan, zaten toplumsal, iktisadî, kültürel ve siyasal düzlemlerde olup bitmekte olan ve olup bitmek için kendilerine asla ihtiyaç duymayacak türden şeyleri (bunlara “dönüşüm”, “değişim”, “yeniden-yapılanma” türünden adlar takılır), dayandıkları aydın kesimler aracılığıyla tespit ederek sanki kendi programlarının sonuçları onlar olacakmış gibi lanse ederler. Öte taraftan ise, iktidara talip olabildikleri ülkelerde zaten hiçbir şekilde değişikliğe uğratılamayacak bir konuyu ciddi bir sorunmuş gibi ele alacaklarını söyleyerek, “başarısızlıklarının sorumluluğunu” karşı tarafa yükleme şansını da tepmemeye çalışırlar.

Şimdilik Jospin’in “sosyal programı” ikinci türden unsurlar içeriyor gibi görünüyor. Buna karşın, herhalde Renault’nun kapatılması ve “özelleştirilmelere devam edilmesi” konusunda PCF’-nin ve öteki “solcu” ortaklarının ciddi direnciyle şimdiden “malûl” bir program olacak bu. Daha birkaç yıl önce yalnızca Sovyetik sistemin, Berlin Duvarı’nın filân değil Avrupa modeli “sosyal demokrasilerin” çöküşünden dem vurulduğunu bir kez daha hatırlayalım. Bugün ise, her yerde “yordamlarını” değiştirmiş “sosyal demokrasilerin” yeniden iktidara yerleşmeye başladıkları bolca tartışılacak gibi.

“SOSYAL DEMOKRASİ” Mİ?

Bizim gibi sosyal demokrasi geleneğinin iyice yerleşmiş, taa 1960’ların sonuna kadar varan bir geçmişe sahip olduğu bir ülkede, Fransız sosyalistlerinin yeni yeni “sosyal demokrat” programları gündeme getirmeye başladıkları bir durumu kavramak bazı açılardan zorluklar taşır. Bu durum elbette İşçi Partisi’ndeki şu “büyük dönüşüm”ün ardından gündeme gelen İngiliz sosyal demokrasisi için de geçerli. Bu, Türkiye’de önce Erbakan’ın (Türkiye’deki “sol yükseliş” olsa olsa Refah’ınki olabilir) “Tony Blair’ın programının Refah’ınkini kopyalamaktan başka bir şey yapmadığı”nı ilân edişiyle tespit edilmiştir. Ardından Türk sosyal demokrasi geleneğinin resmî beşiği CHP’nin Genel Başkanı Baykal’ın “umut temennileri” ile de karşılaşınca, Avrupa’da yeni yeni uyanmaya başlayan “sosyal demokrasi”nin portresini çizme konusunda Türkiye gibi bir yerde epeyce “yetkili” olduğumuza karar vermek zor olmuyor.

İspanya, Yunanistan gibi “çevre ülkelerin” sosyal demokrasilerini bir tarafa bırakırsak öncelikle İtalya’nın, İngiltere’nin, Almanya’nın ve Fransa’nın sosyal demokrat geleneklerinin gözden geçirilmesi şu genel sonuca varmamıza yol açıyor. Uluslararası ultra-modern kapitalizmin “deney alanı” olan İtalya, eninde sonunda “siyasal geleneklerin” yerleşmeye pek eğilimli olmadıkları bir ülkedir. Çünkü, şu ya da bu dönemde “hükümete girmiş” bulunan hiçbir siyasetçi yoktur ki bu ülkede “yolsuzluk” gibi meseleler yüzünden mahkeme karşısına çıkmasın. Bu durum İtalya’da özellikle “savcılık” kurumunu sivil toplumu neredeyse tümüyle temsil eden bir önem düzeyine eriştirmiştir. Sosyal demokratlar, hattâ komünistler iktidara gelebilse bile bunun değişeceğini sanmak safdillik olur. Geleneksizliğin bunalımı altında inleyen İtalya’da iktidarın aslında iki kişinin “hâlâ” elinde olduğu söylenebilir. Berlusconi ve medya imparatorluğu birincisiyse, ikincisi de, elbette ultra-kapitalist korporasyonun (eskiden buna “oligarşi” demek daha rahattı) muhtelif ögeleridir - Benetton ve imajlar imparatorluğu, Torino’daki otomotiv sanayii devleri vesaire.

Fransa ise, İtalya’nın aksine “çok fazla gelenek”ten ve “miras”tan muzdariptir. Burada elbette yalnızca “kralcılar”, “Cum-huriyetçiler”, 68’liler gibi “bilinen” siyasî geleneklerden ve miraslardan bahsetmiyorum. Jospin’in sosyal demokrat iktidarının karşısına bugün ve yakın gelecekte dikilmesi muhtemel en tehlikeli “gelenek odakları”ndan bahsediyorum. Bunlardan ilki, bizim ülkemizde “inşaat sektörü” gibisinden genel bir adla bilinen, oysa Fransa’da ileri düzeyde uzmanlaşmış ve ayrışmış tekno-bürokratik sektlere ayrılmış bulunan “constructioniste”lerdir. Alt grupları Fransız tekno-bürokratik aygıtının içine iyice dağılmış olan bu klikler arasında “pontiste”ler, yani “köprücüler” ilk sırayı alıyor. 19. yüzyılda henüz “tekno-bilimsel” dünya yeterince belirginleşmemişken köprücüler oldukça önemli bir işlevi üstlenmiş sessiz mühendislerdi. Demiryollarında trenlerin çarpışmaması için zorunlu olan bir “altyapılar mühendisliğiydi” bu. Devlet içinde yetkin olarak kurumlaşmaları 20.yüzyılın ilk yarısına, özellikle Maginot Hattı’nın inşasına kadar tamamlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı, işgal yılları, Rheims katedralinin tarihinde üçüncü ya da dördüncü kez yıkılışı ve Direniş (Résistance) bile “köprücülerin” otoritesini ve gücünü sarsamamıştır.

Ülkemizde “müteahhitlik” uygarlığının yeşermesiyle bağlantı içinde, DP-AP ve “barajcılık” siyasal çizgisini takip ederek ortaya çıkan “inşaatçılık”, Fransa’da, inanın gerçekten, “köprücü bürokrasi” tarafından temsil edilmektedir. Pontiste’lerin önemi günümüzde şu noktada yatmaktadır: İster özelleştirme politikası uygulayın ister sosyal refah programları, “köprücüler” devlet bürokrasisi içinde her ikisini de engelleyecek hatırı sayılır bir güce sahip olacaklardır. Neden mi? Şundan: Clinton ile siber-yardakçısı Al Gore’un “Enformasyon Süper-Otoyolları” adıyla lanse ettikleri şu büyük “seferberlik” Fransa’nın aydınlarını en çok korkutan şey olan “Amerikancılık” ve “kültürel emperyalizm” (Fransız Disneyland’ı falan) tehlikelerini doğrudan doğruya ülkenin (burada bahsettiğimiz “ülke” Türkiye değil, Fransa’dır) başından aşağı boca etmektedir. Köprücülerin karşı kutbunda yer alan bir diğer “tekno-bürokratik klik” olan France Télécomcular ise, ne Fransız sinemasına ne de Cannes Festivali’ne kulak asacak kadar büyük bir vurdumduymazlık içinde Amerika’dan başlayan bu “iletişim devrimi” masallarına iyice inanmış bir çevre olarak ortaya çıkmaktadır. France-Télécom’un “pekâlâ özelleştirilebilir” olduğunu, hattâ kitle iletişim aygıtlarının büyük bölümüne sahip olan Fransız ordusu için bile düşünülebileceğini iddia eden bu çevrenin karşısında durabilecek tek “ulusal güç” Pontiste’ler olarak görünmektedir. Neo-liberalizmin bu yeni kanadı geleneksel inşaat ya da madencilik sektörüyle, ardından da “la France rurale”in, yani Kır Fransa’sının süt ve ekmek üreticileriyle kaçınılmaz bir çatışma içine girecektir.

Bir bakıma bir zamanlar merhum De Gaulle’ün “ikibin dörtyüz peynir çeşidi olan bir memleketi yönetmek kolay mı sanıyorsunuz?” tespitine katılmamak elde değildir. Jospin’in tüm yapacağı, aslında “köprücülerle” “telekomünikasyoncular” arasında göreli ve geçici bir uzlaşmayı masaya koymaya çalışmak olabilir.

İkinci önemli sorun, yine kısmen “inşaat sektörüyle” bağlantılı olan “işsizlik sorunu”dur. Böyle bir sorunun dile getirilmesini lopenistlere kaptırmak sosyal demokrat olsun, komünist olsun, ekolojist olsun, sosyalist olsun, Troçkist olsun hiçbir sol iktidara yakışmayacaktır. Yine de, yüzde 15-16’lık oranlara varan işsizler arasında Fransızlar’ın (yani Avrupalılar’ın) da bulunduğunu her fırsatta hatırlatacak bir Le Pen muhalefeti karşısında Jospin’in aceleyle kotarılmış seçim kampanyası sırasında ortaya attığı 600 bin yeni istihdam alanı doktrininin uygulamaya konması oldukça zor görünüyor. Seçimin en önemli sonuçlarından biri Fransa nüfusunun işsiz sayısına aşağı yukarı denk bir oranının (yüzde 15) işsizlik ile yabancı göçü arasında doğrudan bir orantı bulunduğuna inanıyor görünmesidir (Le Pen’e oy verenler ile işsizlerin tamı tamına çakıştıklarını varsayamasak bile).

İşsizlik ve sosyal refah meseleleriyle yakından bağlantılı bir diğer sorun da, esasında “yaşlı” bir nüfusa sahip olan Fransa’da “emeklilerin” ve “sosyal güvenlik kurumları”nın varlığına ihtiyaç duyan benzeri toplumsal kesimlerin dertleridir: Hiçbir emekli, istediği kadar okuyup yazmış olsun, Fransa gibi bir yerde bir kenara çekilerek Stoacı filozof Cicero gibi “Yaşlılık Üstüne” bir kitap kaleme almaya kalkışmayacaktır. İşte Jospin’in aslında bir “sosyal demokrat” olmasının göstergelerini, bu tür evrensel ve kaçınılmaz şeylerin “bizatihi onun sorunu” olarak ortaya çıkmaları oluşturuyor. Çünkü artık şunu iyi biliyoruz. Bu türden sorunlar eğer bir parti programında formüle edilecek kadar olgunlaşmışlarsa, o parti programı “sosyal demokrat” bir parti programıdır.

SONUÇ YERİNE

Jospin hükümeti ve programı henüz daha işin başında olduğundan biz de henüz bir “sonuç” yazabilecek durumda değiliz. Bu yüzden “sonuç yerine” bazı hatırlatmalarda bulunmakta yarar var. Jospin’in ve sosyalistlerinin “sosyal demokrat mı” yoksa başka bir şey mi olduklarını, Juppé’nin ve de Chirac’ın birer “aptal” olup olmadıklarını, yoksa herkesin, Le Pen ve Vanessa Paradis de dahil olmak üzere topyekûn “ultra-neo-liberal” mı olduğunu tartışmayı bir tarafa bırakarak, Fransız seçimlerinin “göstergebilimsel” değerlendirmesiyle bu işi bitirelim.

Birinci gösterge, sosyalistler ve diğer solcu ortakları ne yaparlarsa yapsınlar, neo-liberal politikaların artık herkese “gına getirdiği”, uygulanmaları o kadar “zorunlu” ve “kaçınılmaz” ise bari solcular tarafından uygulansın fikrinin Avrupa ölçeğinde yaygınlık kazanmasıdır. İkinci gösterge, SDP ne yaparsa yapsın, yakın bir gelecekte Almanya’da neo-liberal politikaları uygulama görevinin Kohl’den devralınarak sosyal demokratlara geçeceğidir. Üçüncü gösterge, artık ne siyasetin, ne iktisadın ne de aydınlanma projesinin seçimlerle filan icra edilebileceğinin ortaya çıkmasıdır. Bunu yine en iyi Chirac’ın can düşmanı Le Pen anlamıştır ve şu anda Chirac’a “istifa et” çağrıları yöneltmesi, haklı görünmektedir. Yine de siyasal dengeler açısından Chirac’ın istifa etmemesinde yarar vardır, çünkü bu Blair’in zafer kazanması yüzünden Kraliçe II. Elizabeth’in istifa etmesini istemeye benzer. Seçimler önemli şeyler değildirler, çünkü “iletişim devrimi” koşullarında, genellikle “yanlış sonuçlar verseler” bile “seçime yönelik kamuoyu araştırmaları” artık bağımsız değişkenler üretebilme yeteneğini kazanmış durumdadırlar. Çünkü Chirac’ı bile kandırabilmişler, üstelik “seçimlerden daha gerçek olduklarını” ispatlayabilmişlerdir.

Yazımız boyunca Fransa ile Türkiye arasındaki benzerlikler ve farklılıklar üzerinde epeyce durduk. Son bir öneriyle noktalayalım: Bu kadar tehlikeli sonuçlar verebilecek hale gelen resmî seçimlerin her iki ülkede de kaldırılması, meclis aritmetiğinin sürekli bir varyasyon içinde köşe yazarlarının tespitlerine ve gazetelerin, partilerin yaptırdıkları kamuoyu araştırmalarının optimumunun hesaplanarak her gün yeniden saptanması gerekir. Çünkü seçime yönelik kamuoyu araştırmalarının seçimlerden daha az “gerçek” olduklarını hiç kimse ispatlayamaz artık. Üstelik böylece Türkiye’de artık Ordu da kamuoyu araştırmaları yapmaya başladığına göre onun da “sivil demokrasi” alanında temsil edilmediğini artık kimse iddia edemez hale gelecektir.

ULUS BAKER