Anasayfa > Birikim Arşiv > 107 - Mart 1998 > Bir Tepeden Reform Denemesi: Çiftçiyi Topraklandırma Kanununun Hikâyesi

Bir Tepeden Reform Denemesi: Çiftçiyi Topraklandırma Kanununun Hikâyesi

M. Asım Karaömerlioğlu | (Sayı : 107 - Mart 1998)

Türkiye’de Tek Parti dönemindeki toprak reformu atılımının arkasındaki nedenler ve konunun hangi saiklerle gündeme getirildiği belki de erken Cumhuriyet tarihinin en çetrefil, açıklanması en güç konularının başında gelir. Şevket Süreyya Aydemir 1968 yılında üzerinden yıllar geçmesine rağmen İnönü dönemindeki toprak reformu atılımının nedenlerinin hâlâ anlaşılamadığını yazar.1 Niyazi Berkes ise geçenlerde yayımlanan anılarında toprak reformu için büyük bir “kör döğüşü” nitelemesini kullanmaktadır.2 Bugün bile 1930’lar ortalarında başlayan ve 1945 yılındaki Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu (ÇTK) ile doruk noktasına ulaşan toprak reformu düşüncesinin hangi saiklerle gündeme getirildiğini tam anlamıyla kavrayabilmiş değiliz.3 Oysa bu konu geçmişte ve günümüzde Tek Parti döneminin en çok tartışmaya yol açmış olanlarından bir tanesidir. Üstelik Cumhuriyet tarihinde siyasal sonuçları itibariyle önemli gelişmelere sebep olmuş, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içinde ve dışında derin çatlaklar yaratmış ve nihayet bu çatlaklar nedeniyle çok partili hayata geçişe önemli bir itki sağlamıştır.4 Dahası, toprak reformu meselesi Tek Parti rejiminin doğasını yerli yerine oturtabilmemiz için de kritik bir konu teşkil etmektedir.

Toprak reformu konusu yeterince açıklığa kavuşmamış olmasına karşın, üzerine çok şey yazılıp, çok şey söylenmiştir. Reformun hangi iktisadî saiklerle gündeme geldiği, Türkiye tarımının ve köylülüğünün nesnel koşulları, bir toprak reformunun ne getirdiği, ya da getirebileceği çokca tartışıldı. Oysa Tek Parti yönetiminin hangi zihniyet ve siyasî gerekçelerle bir toprak reformu hedeflediği, üzerinde çok daha az durulan, ancak dönemin başat ideolojik ve siyasî niteliğini anlamamıza çok önemli ipuçları da verebilecek bir konudur. Bu yazıda amaçlanan böylesi bir bakış açısıyla konuya bakmak ve bu yolla Türkiye’de toprak reformu konusunun daha uygun bir tarihsel ve teorik zeminde tartışılmasına, karınca kararınca katkıda bulunmaktır.

Doğaldır ki, böylesine belirsiz bir zemin üzerinde çok değişik ve zaman zaman birbirleriyle çelişen açıklamalar yapılagelmiştir. Tek Parti rejiminin neden bir toprak reformunu gündeme getirdiğine ilişkin en yaygın ve popüler açıklama sol-Kemalistlerinkidir. Özellikle Doğan Avcıoğlu’nun yetkin bir şekilde ortaya koyduğu üzere, toprak reformu CHP içindeki sol ve radikal kanadın büyük toprak ağalarına karşı küçük ve yoksul köylülüğün iktisadî durumunu düzeltme, bu yolla onları yanına alma girişimidir.5 Bu girişimin başarısızlığı ise bu sol ve radikal olduğu farzedilen grubun parti içinde ve dışındaki ağa, tüccar ve esnafın desteklediği toplumsal güçler karşısındaki güçsüzlüğüyle açıklanır. Bir başka açıklama dönemin siyasetçilerinden Adnan Menderes, iktisatçılarından Ömer Celâl Sarç, ve son yazdıklarıyla Niyazi Berkes’e aittir. Onlara göre ÇTK Nazi Almanya’sındaki kırsal mobilitenin önünü tıkayan Erbhof yasasının kopye edilmesinden ibaretti.6 Bu niteliğiyle de “gerici” bir atılımdı. İktisat tarihçilerimizden Şevket Pamuk ve Çağlar Keyder’e göre ise ÇTK iktisadî olmaktan çok siyasî kaygılarla hazırlanmış bir kanundu. Amacı yeni beliren ve içerisinde çok sayıda büyük toprak sahibinin yer aldığı muhalefeti köşeye sıkıştırmaktı. Onlara göre kanunun altında iktisadî bir hedef yoktu çünkü o dönemde yoksul köylülüğün en çok gereksinim duyduğu şey toprak değil, çekim hayvanlarıydı.7 Kendi deyimleriyle “topraksızlık yoksulluktan kaynaklanıyordu; yoksulluk topraksızlıktan değil.”8 Pamuk ve Keyder, Avcıoğlu gibi, ÇTK’yı radikal bir atılım olarak değerlendirmişler, ancak kanunun “Tek Parti döneminin genel siyasal doğrultusuna ters” düştüğünü de vurgulamışlardır.9 Son olarak, bazı araştırmacılar toprak reformunu sanayiye artık aktarmak isteyen ve bunu orta köylülükle ittifak içinde ve onların üretkenliğini arttırarak pazarlanabilir tarımsal ürün fazlası elde etmekle ilişkilendirmişlerdir.10 Bu açıklamaların ayrıntılı bir şekilde incelenmesi her biri ayrı bir çalışmayı gerektireceğinden burada hedeflenen toprak reformu düşüncesinin altındaki gerçek saikleri belirlemek ve böylece yukarıdaki açıklama denemeleri için de bazı ipuçları elde etmeye çalışmaktır.

REFORMUN TARİHSEL ARKA PLANI

Ülkemizde neden bir toprak reformu düşüncesinin gündeme geldiğini analitik olarak araştırmadan önce 1920’lerden 1945’e toprak reformuyla ilgili bazı gelişmeleri çok kısaca hatırlamakta fayda var. Türkiye’de böyle bir reformun siyasal elitin gündemine girmesi başka birçok ülkeye göre son derece geç bir tarihe rastlar. Genel olarak toprak meseleleri Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında dünyanın çeşitli yerlerinde, örneğin bazı Balkan ülkelerinde, gerek aydınlar arasında, gerek devlet politikaları bağlamında önemlice bir yer işgal etmişti. Bizde ise durum farklıydı. Ömer Lütfi Barkan gibi bir iktisat tarihçimiz, 1943 gibi geç bir tarihte, toprak meseleleri “memleketimizde tatbikat sahası şöyle dursun, sadece fikir ve mesele halinde ve nazari planda dahi umumi efkârda ve ilim adamlarımızın çalışmalarında kendilerine layık olan mevkileri işgal edememiş” diye yazıyordu. Ona göre bu durum, “Türkiye’de bu neviden davalara yol açaçak bir toprak meselesinin mevcut olmadığı zannını”11 doğuracak boyutlardaydı. Barkan biraz abartılı da olsa bir gerçeğe parmak basıyordu: 1930’ların ortalarına kadar bu tür konular Kemalist elitlerin gerçek anlamda gündemine girmedi. 1945’teki ÇTK’ya kadarki gelişim çok kısa olarak şöyle tezahür etti: 1920’lerin başında genellikle güncel, pratik nedenlerle ya da muhacirlere toprak bulma kaygısıyla bir miktar toprak dağıtıldı.12 1929 Haziran’ında hükümet bir kanun çıkararak “Şark vilayetlerinden Garba nakledilen kimselerin arazisini, köylü, aşiret efradı, göçebe ve muhacirlere vermeye” selâhiyetli hale getirildi.13 İnönü 1929 sonlarında bir yandan köylülere toprak dağıtmak istediklerini söyleyip, öte yandan “büyük çiftlik işletmekte olan gayret ve servet sahiplerine dokunmak şöyle dursun, aksine olarak bunların da iyi çalıştıklarını ve kazandıklarını görmekten memnun oluruz” diye de ekliyordu.14 1930 yılında pek de başarılı olamayacak bir Arazi Tevzi Kararnamesi çıkarılarak devlet arazilerinin bir bölümünün dağıtılması hedeflendi.15 Köylüye toprak dağıtılmasıyla ilgili tartışmalar esas olarak 1934 yılından sonra ivme kazandı.16 Bu yılın Haziran’ında kabul edilen “İskân Kanunu” ile devlet Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerden Batı’ya göç ettirilen ve Batı’dan o bölgelere giden muhacirlere toprak dağıtmayı taahhüt etti.17 Bu kanun gerektiğinde devletin bazı toprakları kamulaştırabilmesinin de önünü açması anlamında önemli bir ilk belge gibiydi. İlk zamanlarda Kürt meselesinin çözümü bağlamında gündeme gelen bu toprak dağıtımı işi bu tarihten sonra, ileride tartışacağımız çeşitli nedenlerle, ülke çapında planlanmaya başlandı.18 1936 sonlarından itibaren bu konuda çalışmalar hızlandırıldı.19 Aynı yılın Kasım’ında Atatürk bir yandan “Her Türk çiftçi ailesinin, geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması, behemahal lazımdır. Vatanın sağlam temeli ve imarı bu esastadır.” diyor, diğer yandan da “bundan fazla olarak, büyük araziyi modern vasıtalarla işletip vatana fazla istihsal temin edilmesini teşvik etmek” istediklerini söylüyordu.20 1936 Aralık ayında Başvekil İnönü ülke ziraatinin iktisadî buhran yaşadığını, “1937’den itibaren ziraatımızı ve çiftçilerimizi kalkındırmak için mühim paralar tahsis” edileceğini müjdeliyordu.21 1937 ilkbaharında gündeme gelen Anayasa değişiklikleri görüşmelerinde de bu konu merkezî bir yer işgal etti. Çiftçilerimizi “bu memleket için hayırlı ve aktif bir eleman yapmak” ve onlardan “büyük bir menfaat” elde etmek için “ötekinin, berikinin toprağında çalışmaktan kurtarmalı; kendisini kendi topraklarına hakim kılmalıyız” ilkesi gündeme alındı.22 Bu konudaki belki de en önemli sinyal 1937 Kasım’ında Atatürk’ün Meclisi açış konuşmasındaydı: “Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiç bir sebep ve suretle, bölünemez bir mahiyet almasıdır.”23 Onun bu konuşması bir dönüm noktası teşkil etti.24

Toprak meselesiyle ilgili tartışmalar hükümetin işleri yavaştan alması ve İkinci Dünya Savaşının başlamasıyla büyük ölçüde bir kenara bırakıldı. Savaşın hemen ertesinde hükümet Çiftçiye Toprak Dağıtılması ve Çiftçi Ocakları Kurulması Hakkındaki Kanun Tasarısı adıyla bir kanun tasarı gündeme getirdi. İlgili geçici komisyonun “Çiftçi Ocakları”yla ilgili bölümü çıkarmasından sonra kanun Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu (ÇTK) adıyla 1945 ilkbaharında kanunlaştı.

Bu noktada bir parantez açıp “Çiftçi Ocakları” konusu üzerinde biraz durmak gerekir. Çünkü bu konu toprak reformu düşüncesinin ana karakteristiklerini anlamak için iyi bir örnek. “Çiftçi Ocakları” köylerde oluşturulmak istenen yeni bir mülkiyet yapısı olarak ÇTK’yı öndeleyen ilk taslakta merkezî önemi haiz bir konuydu. Bu ad altında amaçlanan 30-500 dönüm arasında “müstakil çiftçi ailelerinin yaratılması, çoğaltılması, devam ettirilmesi ve toprağın parçalanmaması gayesiyle” kırlarda yeni bir kurumsallaşmaya gidilmesiydi.25 “Çiftçi Ocakları” adı altındaki topraklar için bölünememezlik ve yirmi beş yıldan önce satılamamazlık kaydı düşülüyordu. Bu topraklar yalnız bir kişinin malı olabilecek, aile reisi öldüğünde de miras olarak ailede yalnız bir kişiye bırakılabilecekti. Ailenin bakıma muhtaç olmayan diğer fertleri toprağın bırakıldığı kişiyi zor duruma düşürmeden bu kişi tarafından maddi olarak telafi edileceklerdi. Bu toprak hiçbir şekilde haczolunamayacak ve ipotek edilemeyecekti. İşlenmeyen topraklar derhal ocak reisinin elinden alınacak, ailedeki başka bir şahsa devredilecekti. Bu tür topraklarda her ne olursa olsun ortakçı kullanılmayacaktı.26

“Çiftçi Ocakları” üç amacı gerçekleştirmeye çalışıyordu: birincisi toprağın giderek bölünmesini önlemek, ikincisi bu statüdeki toprakları bir “meta” olmaktan çıkarmak, yani alınıp satılmasını, ipotek edilmesini, sık sık el değiştirmesini vs. önleyerek aslında pazar ilişkilerinin dışına çıkarmak, üçüncüsü “ziraatte köklü, emeği ve mülküyle rahatça geçinen çiftçi ailelerinin iktisadî bir varlık olarak sürüp gitmesini sağlamak gibi sosyal ve ulusal düşünceleri” gerçekleştirmek.27

“Çiftçi Ocakları” çıkarılarak kanunlaşan ÇTK’nın en genelde hedefi topraksız ve az topraklı köylülere toprak vermek, kredi ve tarımsal araçlar gibi köylünün üretim için gereksindiği bazı önemli vasıtaları sağlamak,28 toprakların belli bir büyüklüğün üstüne çıkmasını ve altına inmesini engellemek, ve son olarak toprağın sürekli kullanımını garanti altına almaktı.29 Dağıtılacak topraklar öncelikle devlet arazileri ve köylerde bulunan kamu arazileri ve göl, bataklık gibi yerlerin kurutulmasından elde edilecek topraklardı.30 Bunların yetmediği yerlerde özel toprakların da kamulaştırılıp dağıtılacağı öngörülmüştü. Genel olarak 5000, toprağın dar olduğu bölgelerde 2000 dönümden fazla topraklar kanuna göre özel kişilerin ellerinden alınabilecekti. Gerçi kanun verimli işletilen toprakların bunun dışında kalabileceğine dair bazı esnek kısımlar da ihtiva etmekteydi.31 Kanunun en çok tartışma yaratan kısmı son anda eklenen ünlü 17. madde oldu. Bu maddeye göre topraksız ya da az topraklı işçiler, ortakçılar ve kiracılar çok kolay bir şekilde işledikleri toprağın sahibi olabiliyorlardı. Toprakları dağıtılanlar kendi seçtikleri yerde dağıtılmaya esas tutulan miktarın üç katı kadarını alacaklar, gerisi onu işleyenlere dağıtılacaktı. Türkiye gibi ortakçılığın yoğun olarak yaşandığı bir ülkede bu maddeyle, tabiî istenirse, birçok büyük arazi sahibinin topraklarına el koymak mümkün olabilirdi.

Kanun TBMM’de yoğun tartışmalar yarattı. Özellikle Adnan Menderes, Emin Sazak, Cavit Oral gibi başını büyük toprak sahiplerinin çektiği bir grup kanun tasarısına sert muhalefet etti. Muhalefetin başını ise Menderes çekiyordu. Ona göre Türkiye’de toprak kıtlığı diye bir sorun yoktu, istenirse ekilebilinir topraklar Türkiye’de üç katına kadar çıkartılabilinirdi. Sorun “köylünün malının ucuza gitmesi ve ihtiyacını pahalıya alması”ydı.32 Menderes’e göre çiftçilerin en büyük ihtiyaçları gerekli araç gereçlerle donatılması, kredilerin arttırılması ve tarımda bilimsel yöntemlerin kullanılmasıydı.33 Menderes başka ilginç bir eleştiri daha getiriyordu ki, bu tasarının ilk biçimindeki “‘çiftçi ocağı’ ile ilgili hükümlerin, Hitler’in nasyonal sosyalist rejiminin toprak iskân kanunu olan Erbhof kanunundan hemen aynen iktibas olunmuş”34 olduğu iddiasıydı. Bu konuyu ileride ele alacağımız için şimdilik şunu söylemekle yetinelim ÇTK gerçi Millet Meclisinden çıktı çıkmasına ama 17. madde dahil “sorun” teşkil eden maddeler pratikte hiç uygulanmadı. Zaten kanunun çıkmasından kısa bir süre sonra, 1948’de, İnönü kanuna başından beri itiraz eden bir büyük toprak ağası Cavit Oral’ı Tarım Bakanlığına getirdi.35 İnönü aynı yıl kendisinin gündeme getirdiği ÇTK için bir “ekstremite” ve “Memleketin zirai ve sosyal hayatını zedeleyecek” birşey diyordu.36

NEDEN TOPRAK REFORMU?

I. Topraksız Köylü Sorunu?

Türkiye’de 1930’larda başlayıp 1945’te doruk noktasına ulaşan toprak reformu atılımıyla ilgili ilk ve en önemli saptama, konunun iktisadî değil, daha çok siyasî, sosyal ve ideolojik saiklerle ilgili olduğudur.37 Aslına bakılırsa sadece Türkiye’de değil, reformun gündeme geldiği birçok yerde de durum aşağı yukarı aynıdır.38 Bir de unutmamak gerekir ki, siyasal ve ideolojik düzeylerin iktisadî düzeyin önünde tutulması iki savaş arası dönemde birçok siyasal rejimin karakteristiğiydi. Yine de Türkiye’de iktisadi boyuta öncelik veren açıklamalar yapılagelmiştir. Toprak reformu tartışmaları bağlamında köylülerin toprak sahibi yapılmasının onların daha şevkle çalışacakları, dolayısıyla üretkenliğin artacağı, bunun da sanayi mallarına olan talebi arttırarak genel olarak ekonominin büyümesine yol açacağı gibi düşünceler ileri sürmek mümkündür ve öyle de olmuştur. Gerçi bu beklentilere karşın toprak reformuna sahne olmuş birçok ülkede emek hareketlerinin kısıtlanması ve köylülerin ilk elde kendi geçimlik ihtiyaçlarını pazarlara mal göndermenin önüne koyduğu da görülmüştür.39 Bütün bunlara benzer açıklamalara rağmen, dikkatle bakıldığında, bu tür argümanların Türkiye’de de konunun özüne ikincil kaldıkları görülür. Bunun bir nedeni bizzat dönemin elitlerinin bu konuda iktisadî hedeflerin daha az önemli olduğunu düşünmeleridir. Bir diğer neden ise bu elitlerin toprak reformunun büyük bir iktisadî gelişme getireceğine olan kuşkulu yaklaşımlarıdır.40 Dolayısıyla hem niyet hem de getirisi açısından iktisadî saikler toprak reformu düşüncesinde merkezî ve kritik bir önemi haiz değildir.

Toprak reformu düşüncesinin altında yatan en önemli nedenlerin başında 1930’lardan itibaren Türkiye’de topraksız ve az topraklı köylü sayısının artması ve bu gelişmenin getireceği düşünülen siyasî ve toplumsal sorunlar gelir. Peki gerçekten o dönemde Türkiye’de bu kadar kaygıya yol açacak bir toprak meselesi var mıydı? Belki daha uygun ve bizim için burada daha anlamlı bir soru şudur: Türkiye tarımının nesnel koşulları bir yana, ülkeyi yönetenler böyle bir sorun olduğunu düşünüyorlar mıydı?

Ülkemizde uzunca bir süredir topraksız ya da az topraklı büyük bir köylü kitlesi olmadığı iddia edilegelmiştir.41 Örneğin ÇTK’ya Adnan Menderes’in muhalefetinin gerekçelerinden birisi bu yöndedir.42 Benzer bir iddiaya örnek olması açısından tarihçi Haim Gerber’in ileri sürdükleri ilginçtir. Ona göre Türkiye’de 20. yüzyılda bile toprak düzeni hiç değişmeden 16. yüzyılın “eşitlikçi” yapısını korumuş, bu yüzden ülkede topraksız köylü sorunu olmamıştır.43 Ayrıca Gerber Türkiye’de toprak ağalığının ve yarı-feodal kurumların da etkili olmadığını, ortakçılık, yarıcılık gibi emek biçimlerinin de önemsenmeyecek düzeyde bulunduğunu iddia etmiştir.44 Türkiye’de köylü başkası için çalışacağına ekime açılmamış topraklar bulup bunları işletmeyi tercih etmektedir.45 Gerber kırsal Türkiye’nin bu özelliklerinin “kapitalist bir sistemde küçük üretimin ve geleneksel köy cemaatının kapitalist şehirlere karşı yok olmasını zorunlu gören iddiayla açıkça çelişmesine” güzel bir örnek olarak düşünür.46

Maalesef dönemin tarımsal yapısını net olarak ortaya koyabilmek veri kıtlığı nedeniyle bir hayli güçtür. Veri kıtlığı sadece bu konuda değil, genel olarak ülkemizde iktisat tarihçilerinin elini kolunu bağlayan bir faktör. Toprak reformunun olası nedenlerini ve ulaşmak istediği hedefler açısından potansiyel etkilerini anlayabilmek için, örneğin, Türkiye’de o dönemdeki toprak dağılımının biçimini, bir başka deyişle, kırsal nüfusun ne kadarının topraksız olduğunu tespit edebilmek gerekir. Ayrıca çekim hayvanlarının ne şekilde dağıldığını bilmek de en az toprak dağılımı kadar önemlidir. Maalesef elimizde bu konularda somut veriler yoktur. Dönemin iktisat tarihçilerinden Barkan olsun, günümüz tarihçileri olsun, bu konularda güvenilir veri olmadığından şikayet etmişlerdir.47

Güvenilir istatistiki bilgilerin yokluğunda dönemin yönetici sınıfının Türkiye tarımı ve köylülüğü hakkında ne düşündüğü son derece önem kazanmaktadır. Çünkü muhtemelen onların elinde de konuya ilişkin gerçek veriler yoktu, ancak yine de belirli öngörüler, gözlemler ve sayılar mevcuttu, ki bunlar üzerinden projeler geliştirdiklerini biliyoruz. Dolayısıyla onların tahayyül ettikleri somut durumu bilmemiz, bu durum üzerinden geliştirdiklerini iddia ettikleri projelerini de anlamamızı sağlayacaktır. Hattâ, daha da ileri giderek belki şu da söylenebilir: Onların ne tür veri ve saiklerle ilerledikleri, toprak reformunu ve ÇTK’yı anlamamız için gerçek somut verilerden bizim için bu noktada daha önemlidir. O nedenle bu konunun üzerinde tartıştığımız dönemde nasıl algılandığını bilmemiz son derece önemlidir.

Yönetici sınıfın büyük bir bölümü için Türkiye’de büyük bir topraksız ve az topraklı köylü kitlesi mevcuttu ve onlara göre bu gerçek önemli bir sorun teşkil etmekteydi. Çarpıcı bir örnek olması açısından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1934 Haziran’ında söyledikleri ilginçtir:

“Bugün memleketin beş milyon nüfusu başkalarının toprağında çalışmaktadır. Bu suretle toprakla uğraşanlar ancak kara ekmek yiyebilecek haldedirler. Türk köylüsü Türk’ün efendisidir demek âdeta süsten ibaret kalıyor. Bazı vilayetlerin yarısından fazlasında köylü başkalarının elinde olan topraklarda çalışmaktadır... Memleketin içinde başkalarının toprağında çalışan binlerce halk vardır. Bunları topraklandırmak Türk’ün ve toprağın efendisi yapmak bizim en birinci borcumuzdur.”48

Benzer bir yaklaşım 1937 ilkbaharında Anayasa değişiklikleri bağlamında da vurgulanır:

“On sekiz milyon Türkün on beş milyonu çiftçidir. Bu on beş milyonun birçoğu kendi toprağında çalışmaz. Çiftçiyi, Türk çiftçisini, toprak sahibi yapmak demek, Türk çiftçisini yani Türkün ekseriyeti aimesini kendi ekonomik mukadderatına sahib kılarak bu memleket için hayırlı ve aktif bir eleman yapmak demektir.”49

Bu ve buna benzer sayısız beyanatlardan anlaşılıyor ki Türkiye yönetici sınıfı bir toprak sorunu olduğunu düşünmekteydi. 1920’-30’lardaki çeşitli yayınlarda da benzer yönde bulgular mevcuttu. 1933’te Türkiye tarımı hakkında bir kitap yazan Sovyet araştırmacı P.M. Zhukovsky 1920’ler sonunda ailelerin yüzde 5’inin toprakların yüzde 65’ine sahip olduğunu yazıyordu.50 İsmail Hüsrev Tökin 1934’te “yakın bir atide büyük toprak mülkiyetinin fevkalâde ittisa ve geniş bir mülkiyetsizler kitlesinin eskilere inzımam edeceğini” belirtiyordu.51 Barkan 1946’da ülkede bir toprak meselesinin olmadığı düşüncesinin büyük bir yanılsama olduğunu söylüyordu.52 1950 başlarında, yani bir miktar toprağın dağıtılmasının ardından bile, köylü ailelerin yüzde 37.9’u toplam işlenen toprakların yüzde 81.4’ünü elinde tutuyordu. Toplam çiftçi ailelerin binde 8’ini oluşturan 700 dekardan büyük arazi mülkü olanlar işlenebilir toprakların yüzde 19.6’sına sahip idiler.53 Yakın dönemde yapılan çalışmalar da bu gerçeğe parmak basmaktadırlar. Örneğin Yahya Tezel’in hesabına göre, 1950 başlarında Türkiye’de köylülerin en az yüzde 20’si topraksızdı.54 Batı Anadolu’da yüzde 21, Akdeniz bölgesinde ise yüzde 33 civarında topraksız köylü mevcuttu. Akdeniz bölgesindeki ortakçıların yüzde 20 olduğu düşünüldüğünde bu önemli tarım bölgesinde köylü nüfusun yaklaşık yüzde 55’i topraksız ya da az topraklı kategorisine giriyordu.55 Bütün bu bilgiler Türkiye’de ciddi bir topraksız ve az topraklı köylü olduğunu telkin etmesine rağmen, biz burada nesnel koşulların bu yönde olduğunda ısrarlı olmayacağız. Çünkü bizim için burada önemli olan, bütün bu bulgular yanlış ya da abartılı dahi olsa, ki mümkündür, en azından yönetici sınıfın kafasında memlekette önemli bir topraksızlık meselesi olduğudur.

Peki, topraksızlık neden büyük bir sorun olarak algılanıyordu? Yukarıda da belirtildiği üzere topraksızlık ekonomik rasyonellerden çok siyasî ve içtimaî bir sorun olarak görülüyordu. Öncelikle, Türk siyasal eliti için topraksız köylü demek potansiyel bir huzursuzluk kaynağı demekti. Bunda da oldukça haklı olduklarını düşünmek gerekir. Özellikle Birinci Dünya Savaşından sonra birçok yerde, örneğin Doğu Avrupa’da, topraksız köylüler büyük toprakları fiilen işgal etmişler; bu ülkeler, biraz da mecburiyetten, toprak reformları yapmak zorunda kalmışlardı.56 Aslına bakılırsa, Barkan’ın da işaret ettiği gibi, 20. yüzyılda ciddi ihtilâlci başkaldırılar sanayi toplumlarından çok, büyük toprak huzursuzlukları yaşayan memleketlerde tezahür et(miş)ti.57 Rusya’da 1917 Bolşevik Devrimi’nde toprağa susamış köylülerin rolü hâlâ taze bir anı olarak herkesin zihinlerindeydi.58 Dolayısıyla topraksız köylüler sosyal devrimlerin itici gücü olabiliyorlardı. Bu düşünce ve korku hiç kuşkusuz Türk yönetici elitinin de hafızasında önemli bir yer işgal ediyordu. “Yurtta içtimaî sulh ve sukûn” için topraksız ve az topraklı köylülere toprak dağıtmanın ne denli önemli olduğunun sürekli altı çiziliyordu.59

II. İdeolojik Formasyonun Etkisi

Topraksız köylülerin neden büyük bir sorun olarak algılandığı ve bir toprak reformunun bu bağlamda ne anlama geldiğini tam olarak yerli yerine oturtabilmemiz için Türkiye’de yönetici sınıfın 1930’lu yıllardaki ideolojik formasyonunu, ve bunun biçimlendirdiği düşünsel dünyayı anlayabilmemiz son derece önemli. Türkiye’de incelediğimiz dönemde aşağıdan bir köylü hareketi olmadığı için böyle bir gereksinim çok daha hayatî oluyor. Bunu yapabilmek için de köycülük ideolojisini bilmekte büyük fayda var.60 Cumhuriyet dönemi tarihçilerimiz, çok azı dışında, bu önemli ideolojiye eğilmemişlerdir.61 Genellikle Tek Parti dönemi söz konusu olduğu zaman sanayileşme herkesin tereddütsüz kabul ettiği bir olgu olarak algılanır.62 Tek Parti dönemi ideolojisi olan Kemalizm bir “modernleşme” hareketidir ve böyle olunca da sanayileşmenin bu genel hedefin en önemli bileşeni olduğu düşünülür. Oysa 1930’lu yıllarda yaşanılanlar ve döneminin elitlerinin düşünsel dünyası bu yaklaşıma da kuşkuyla bakmamızı gerektiriyor. İktisat Vekili Celal Bayar 1936 Mart’ında “Türkiye bir tarım ülkesi mi yoksa bir sanayi ülkesi mi olsun” gibi bir konuda birçok kişinin, ve bu arada devlet ileri gelenlerinin, tereddütleri olduğunu vurguluyordu.63 Bir yanda köycü ideolojinin savunucularından Nusret Kemal Köymen gibi devletin köycü politikalara daha fazla önem vermesi gerektiğini, öte yanda kontrollü bir devletçiliği savunanlar hükümetin devletçiliğe ve sanayileşmeye yeterli ilgi ve önemi göstermediğini yazıyorlardı.64 Yani ortada ne oturmuş, istikrârlı devlet politikaları mevcuttu ne de aydınlar arasında ülkenin bu çok önemli konusu etrafında bir uzlaşma vardı. Ortalığa bir belirsizlik ve eklektisizmin hakim olduğu söylenebilir daha çok.

Bu belirsiz ve eklektik tutumu daha 1920’li yıllardan itibaren gözlemleyebilmemiz mümkündür. İlginç bir şekilde Cumhuriyet hükümetlerinin ilk on dördünün programında sanayileşme üzerine kayda değer bir şeyler bulmak mümkün değildir.65 Sanayileşme karşıtı tutum açısından CHP genel sekreteri olan Esendal’ın 1946 yılı gibi geç bir dönemde bile “sanayiin ve sanayi medeniyetinin düşmanı” biri olarak tanınması anlamlıdır.66 Benzer şekilde Reşit Galip gibi 1920-30’larda CHP içinde ve hükümette çok önemli görevlerde bulunmuş bir kişi “köycülüğü” ile meşhurdu.67 Hal böyle iken Tek Parti döneminde sanayileşmeci bir perspektifin başatlığını sorgusuz sualsiz kabul etmek biraz zor görünüyor.68

Aslında belki de başat olan köycülük ideolojisinin beslediği bir muhafazakârlıktı Türkiye’de. Özellikle 1932 sonrasında birçok kitap ve dergide köycü perspektifler görmek mümkündür.69 Elbette herkes kendisini köycü diye nitelendirmiyordu, ama nitelemeyenlerin önemli bir bölümünün birçok konuda köycülere yakın düşündüğünü biliyoruz. CHP önde gelenlerinin hepsi kelimenin tam anlamıyla köycü olmasalar da onların muhafazakâr dünya tahayyülleri köycü ideolojiyle büyük ölçüde beslenmiş ve iç içe geçmişti. Bu gerçeği dönemin ileri gelenlerinin yazılarında, örneğin, CHP elitlerinin çıkardıkları Ülkü dergisinde gözlemlemek mümkündür.70

Köycü ideolojinin en karakteristik ögesi şehirlere, şehirleşmeye karşı oluşuydu. Şehirler ve şehir medeniyeti her türlü sorunun ana nedeniydi.71 Örneğin 1930’ların Büyük Buhran’ı şehirlerde başgöstermiş, ama faturasını köylülere kesmişti.72 Şehirler kozmopolitizmi, işçi isyanlarını, işsizliği, grevleri, köksüzlüğü ve buna benzer olumsuz nitelikleri simgelemekteydi köycüler için.73 Üstüne üstlük şehir medeniyeti köylerin sömürüsü üzerine yükseliyordu. Bir başka deyişle köylerin bugünkü geri kalmışlığının altında yatan neden şehirlerin ve şehirlilerin, özellikle de şehirli aydınların, eseriydi.74

Köycüler sanayileşmeye de kuşkuyla bakıyorlardı. Sanayileşmenin getirdiği toplumsal sorunlardan ve sınıflardan korkmuş, özellikle ülkede işçi sınıfının gelişiminin önlenmesini vurgulamışlardı. İşçi sınıfı, köylülerin tersine, dinamik ve enternasyonalist olması75 nedeniyle toplumsal isyanlara ve devrimlere daha meyyal bir sınıftı ve bu nitelikleriyle dönemin milliyetçi düşüncesinin de en az alıcısı gibi gözükmekteydi.76 Köylüler ise küçük mülkiyet demekti. Amerikan ve Sovyet tipi büyük üretim ise işçi sınıfı ve her türlü toplumsal sorunla eşanlamlıydı. Gerçi birçokları sanayi olmasın demiyordu ama sanayileşme yaşanmadan sanayi kurulmalıydı.77 Böyle bir sanayi “köycü” bir sanayi olmalı, devlet tarafından ve şehirlerin dışında kurulmalıydı. Bütün bunlardan çıkardıkları en önemli pratik sonuç ise köylülerin şehirlere göçmesinin önünün alınması, onların köylerine bağlanmasının gerekliliğiydi.78

Toprak reformu düşüncesinin arkasında köycü ideolojinin bu aslî iki ögesini, yani sehirleşme ve proleterleşmeye şüpheyle bakmayı, açık seçik görmek mümkündür. Köylüye toprak dağıtma düşüncesinin arkasında yatan topraksızlaşan köylülerin şehirlere göçmesinden ve proleterleşmesinden korkulmasıydı.79 Şehirleri Avrupa ve Amerika’daki gibi devasa siyasî ve toplumsal sorunların merkezî haline gelmemiş, sınıfsal farklılaşmaların olabildiğince artmamış olduğu bir Türkiye özleniyordu. Köylülere toprak dağıtılması şehirleşmeye ve proleterleşmeye, yani Batılı tipte bir sanayileşmeye karşı bir sigorta işlevi görebilecekti.

Proleterleşme korkusuyla bağlantılı bir diğer amaç da ortakçılık, yarıcılık gibi emek formlarının ortadan kaldırılmasıydı. Bu amaç çiftçilere toprak dağıtılmasının da en önde gelen gerekçelerinden birisi olarak gösterilmiştir. İsmail Hüsrev Tökin gibi bu konuya oldukça kafa yormuş, ancak köycülüğe ilgisi olmayan birisi için ortakçılık gerici bir üretim ilişkisiydi çünkü ortakçılık ucuz emek demekti, ucuz emek ise teknolojik gerilik. Çiftçiler tarımda makineleşmeye yatırım yapacaklarına bol ve ucuz olan ortakçılık müessesini kullanmayı tercih ediyorlardı.80 İkincisi ortakçılık üreticilerin haketmedikleri düzeyde sömürülmesini beraberinde getiriyordu.81 CHP önde gelenleri de bunlara benzer şeyler söylüyorlardı ortakçılık konusunda.82 Ama onlar için konunun can alıcı noktası ortakçılığın proleterliğe benzemesiydi. Ortakçılığın evrileceği biçim giderek kırlarda işçi sınıfı benzeri topraksız ve salt emeğiyle geçinen insanların oluşmasını gündeme getirebilecekti ki bu gelişim sakınılması gereken bir gerçeklikti. Köycülüğün genel özelliklerinden birisi olan proleterleşmeye karşı önlem almak ile ilgiliydi daha çok, onların ortakçılık konusundaki kaygıları.

Proleterleşme korkusuyla doğrudan bağlantılı bir diğer korku da komünizmdi elbette. Toprak reformu proleterleşmenin altyapısını önleyeceği oranda komünist düşüncenin de gelişiminin önünü alacaktı. Bir toprak reformuyla küçük ve orta büyüklükte mülk sahibi bir köylü sınıfı yaratmak muhafazakâr bir mülkiyet tutkunluğuyla hem proleterleşmeye hem de komünizme karşı bir panzehir olarak düşünülüyordu.83 Bu noktada toprak reformu düşüncesiyle köycü ideolojinin bir diğer ögesinin örtüştüğünü görürüz. Köycülere göre köylülerin en önemli meziyetlerinden birisi muhafazakâr olmalarıydı. “Köylerin muhafazakârlığı içtimaî salgınlara, yanlış yapılan büyük ölçüde işlerin felaketli neticelere varmasına karşı en büyük sigortayı teşkil etmektedir.”84 Bir yazarımızın “‘Türk inkılâbı’na içsel olan muhafazakâr damardır” tespiti doğruysa, köycülere göre bu damarın kanı köylülerden geliyordu.85

Proleterleşme ve komünizme karşı köycülükten esinlenen bu tür bir yaklaşımı CHP önde gelenlerinin çeşitli konuşma ve yazılarında, örneğin Genel Sekreter Recep Peker’de görmek mümkündür.86 Eski araştırmacı ve siyasetçi M. Goloğlu’nun Mecliste Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu tartışmalarında “konuyu gerçek yörüngesine oturtan” kişi olarak nitelediği Peker bu konuda şöyle diyordu:87

“Çiftçi yeter toprağa sahip edilmezse ... savaş sonunda azgın seller gibi her yana akacak olan ideolojilerin nereden geldiği belli olmayan zehirli etkileri, toplumu, ulusal yapıyı içinden kaynatır ve toplum hayatını kökünden rahatsız eder. Eğer.. Çiftçi ve Toprak işi.. düzenlenirse toplumu hiç bir rüzgâr sarsamaz.”88

Bu yaklaşımın toprak reformu bağlamında müspet bir nitelik olarak algılanması konunun yakın zamana kadar savunulagelmesinden bellidir. 1960’lar ve sonrasında yoğun olarak toprak reformu üzerine çalışmış Reşat Aktan “İktisadî hürriyetine sahip çiftçilerden müteşekkil topluluklar zararlı ve tehlikeli ideolojilere mukavim, köklü ve istikrârlı bir toplum yaratacaktır. Bu bakımdan toprak reformu komünizm tehlikesine karşı en müessir bir önleyici tedbir mahiyetine haizdir” demektedir.89 Benzer şekilde 1980 askerî darbesi sonrası bu konuda bir kitap hazırlayan dönemin Danışma Meclisi üyelerinden M. Pamak toprak dağılımındaki adaletsizliklerin “Kötü niyetli, yabancı ideoloji uşağı Marxist Komünistlerin istismar edeceği bol miktarda malzeme” sağlayacağını; böyle bir toplumun “her türlü sosyal ve siyasî patlamalara hazır” olacağını vurgulamaktadır.90 Toprak reformunun proleterleşmeye ve komünizme karşı bir panzehir olarak görülmesi bu konunun genel olarak sol ya da radikal politikalarla ilişkilendirilmesinin geçersizliğini de göstermektedir. Bu konuda Tek Parti elitlerinin kaygılarına paralellik arzetmesi açısından 1945 sonrası Amerikan hükümet politikaları ilginç bir örnektir. Amerikalı uzmanlarca Soğuk Savaş yıllarında “Üçüncü Dünya” daki gerilla hareketlerine ve sosyalist cereyanlara karşı toprak reformu en etkili önlem olarak önerilmiştir.91 Ancak hal ve niyet böyle olmasına rağmen, Amerika’da da, Türkiye’de de, toprak reformu savunanlar sık sık komünistlikle suçlanabilmişlerdir.92

III. Toprak Reformu ve Kitlelerin Kazanılması Sorunu

Toprak reformuyla hedeflenen bir diğer önemli amaç ise kitlelerin daha fazla rejime kazanılmasıydı. Hiçbir inkılâp kitleleri kendisine kazanmadan ayakta kalamazdı ve Türkiye’de kitleler demek köylüler demekti. Bu noktada da köycü ideolojinin etkisi hissediliyordu. Köycüler Türk milletinin en güzel karakterlerinin özünün köylerde olduğunu düşünüyorlardı.93 Ancak zaman içinde köylerin geri kalması ve diğer etkenler nedeniyle köylüler bugün yeterli ilgiyi göstermiyorlardı milliyetçi ideolojiye. Hattâ Türkiye’de öyle köyler vardı ki aslen Türk olmalarına rağmen Türkçe’yi bile zaman içinde unutmuşlardı.94 Bu yüzden köycülere düşen en önemli görevlerden birisi de köylüleri aslına döndürmek, yani köylüyü milliyetçi ideolojiye, bir başka deyişle dönemin siyasal rejimine kazandırmaktı. Gerçi bunun kolay bir iş olmadığı da biliniyordu çünkü Şevket Süreyya’nın deyimiyle “bütün inkılaplarda, yeni rejimin değişiklik emirlerine en geç ve en güç boyun eğen köydü.”95 Bir toprak reformuyla köylülere toprak vermek yoksul ve orta köylülüğün kaderini Kemalist rejimin kaderine bağlayabilecekti.96 Üstelik 1930 Serbest Fırka deneyinin de gösterdiği gibi Kemalist rejimin kitle desteğine ihtiyacı vardı. Köycülük ideolojisinin 1930’lar ortalarından itibaren gelişmesiyle toprak reformu düşüncesinin yaygınlaşması kuşkusuz kitleleri rejime kazanma atılımlarının çeşitli yönlerinden birisiydi.

Kitlelerin rejime kazanılması 1930’lar ve sonrasında hiçbir yerde ülkenin Doğu ve Güneydoğu’sunda olduğu kadar hayatî bir önem arzetmiyordu. Rejimin önde gelenlerinin kafasında toprak reformunun en büyük getirilerinden birisi kendilerini Kürt olarak gören önemlice bir nüfusun rejime kazanılmasıydı. Aslına bakılırsa toprak reformu düşüncesi 1930’lar başlarında büyük bir ihtimalle bu meselenin çözümü bağlamında gündeme geldi.97 Genel kanı bir toprak reformuyla Kürt meselesine kalıcı bir çözüm sağlamaktı. Toprak refomuyla Kürt meselesi arasındaki ilişkiyi en esaslı ve yetkin bir şekilde dönemin özgün dergisi Kadro’da bulmak mümkündür.98 Kadro’nun genel ideolojisi değilse bile bu konuda dile getirdiği görüşler rejimin önde gelenleri tarafından da paylaşılıyordu.99

Tek Parti dönemi hükümetlerinin “en çetin, fakat hiç de verimli bir sonuç alınamayan davası” kabul edilen “Doğu illeri” sorunu100 millî/etnik değil, sınıfsal bir sorun olarak algılanıyordu. Kaynağı da feodal ilişkilerdeydi.101 Toprak reformu ile Kürt derebeylerinden toprağın alınıp köylülere verilmesi o bölgedeki feodal ilişkileri çözecek; “Kürtçülük” gibi akımların böylece iktisadî ve sosyal altyapısı kurutulmuş olacaktı.

Bu beklenti toprak reformunun altında yatan en kritik meselelerden birisi olmasına rağmen ülkemizde maalesef hak ettiği bir şekilde tartışılmamıştır. Bunun nedenlerinden birisi Kürtlerle ilgili konuların en azından yakın zamana kadar bir tabu haline getirilmiş olması, bir diğeri ise toprak reformuna yönelik çalışmaların çoğunun konunun bu tür veçhelerinden çok iktisadî boyutuna gereğinden fazla ağırlık atfetmeleridir.

Oysa toprak reformu projesinde bu konu önemli bir yer tutar. Türkiye’de ne zaman “Doğu ve Güneydoğu” için bir şeyler yapılmak istense toprak reformu konusu gündeme gelmiştir. Bu durum ilginç bir şekilde 1937’de de, 1997’de de geçerli bir yaklaşım olabilmiştir.102 Toprak reformu meselesi 1997 Ağustos’unda dahi Türkiye’de tartışma gündemine gelmiş, Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit gibi önde gelen siyasetçi ve devlet adamları “olağanüstü bölgenin” sorunlarının toprak reformuyla çözülebileceğini iddia etmişlerdir.103

Gerek Kadro gerekse de CHP önde gelenlerinin konuyu ortaya koyuşları Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki sorunların temelinde oradaki feodal ilişkilerin yattığı yönündeydi. Kadro’nun toprak meseleleriyle ilgili yazılarını yazan İsmail H. Tökin konuyu 1933 yılında net bir şekilde şöyle koymaktaydı:

“Şark vilayetlerinde derebeyliğin kül halinde tasfiyesi ve toprağın bilâ bedel köylüye tevzii, milli bütünlüğün temini bakımından bilhassa zaruridir. Orada bilhassa kürtçe konuşan sahalarda için için kaynayan gayri milli hareketlerin, irticaî cereyanların gıda aldığı içtimaî zümreler, köylüsü ile beraber geniş topraklara tesahüp etmiş beylerdir. Toprağın köylüye doğrudan doğruya tevzii demek, Bey ismini taşıyan irtica kaynağı bir sınıfın ve bu sınıfla beraber kürt meselesinin kökünden tasfiyesi demektir.”104

Benzer bir şekilde Şevket Süreyya toprak meselesiyle Kürt meselesi arasında doğrudan bir ilişki görüyordu:

“Şarkın diğer bir temel davası olan Kürtleşmek, Türkleşmek mücadeleleri de gene öylece sürdü, gitti. Nerede küçük toprak mülkiyeti beliriyorsa, orada halk sırtını hükümete dayamak istiyor ve orada, idare mektep ve dolayısıyle Türkçe yerleşiyordu. Nerede Ağa ve Şeyh galip gelirse, orada köy ve toprak Ağanın kontrolüne geçiyor, oradan mektep ve idare çıkarılarak, beyin hükmü geçiyor ve Kürtçe, halkın dili oluyordu.”105

Toprak reformunun gerçekten bu meseleyi çözüp çözemeyeceği, ya da eğer başlı başına bir reform yapılabilseydi bölgedeki sorunların ne kadarının çözülebileceği oldukça tartışmalı bir konudur. Bizi burada ilgilendiren hem devlet politikalarının hem de Kadrocuların toprak reformu ile bu sorunu birbiriyle çok âlâkalı görmeleridir. Toprak reformunun bu boyutu, ne yazık ki şimdiye kadar, üzerinde yeterince durulmamış bir konudur.

GENEL BİR DEĞERLENDİRME DENEMESİ

Bu yazıda Tek Parti döneminin toprak reformu atılımlarının hangi siyasî ve ideolojik saiklerle gündeme geldiği ve yürütüldüğüne, bir başka deyişle, konunun düşünsel arka planına, merkezî bir yer verildi. Çünkü Türkiye’de toprak reformu söz konusu olduğunda dikkatler böylesi bir arka plandan çok ÇTK ve kanunun önerildiği 1945 yılındaki siyasal gelişmelere odaklanmıştır. Biz ise, öncelikle dönemin düşünsel dünyasını, yani köycülükten büyük ölçüde esinlenmiş bir muhafazakârlığı, anlamak gerektiğini vurguladık. Çünkü Türkiye’de toprak reformu düşüncesi 1930’lar ortalarından itibaren gündeme geldi, İkinci Dünya Savaşı sırasında sadece rafa kaldırıldi106 ve savaş bittiğinde yeniden ortaya atılıp, Meclis’in önüne kanunlaşması için getirildi. Dolayısıyla 1945 yılındaki politik manevralardan bir ölçüde yalıtarak konuya bakabilmek gerekiyor.

Ülkemizde toprak reformunun amaçları radikal değil, muhafazakârdı. Köylülerin köylerinde tutulması, mülkiyet duyguları beslenmiş bir kitlenin rejime kazandırılması, toprak dağıtılarak her türlü potansiyel sol ve radikal hareketin önünün alınması, devlet erkânının kentleşmemiş ve farklılaşmamış bir toplumsal doku içinde ayrıcalıklarının kolayca sürdürülmesi gibi kaygılar Türkiye’de hep ön planda tutuldu.

Türkiye yönetici elitinin bu konumlanışına en güzel örneği “Çiftçi Ocakları”yla ilgili maddede görmek mümkündü. Ocakların ayrıntıları yukarıda verildiğinden burada sadece şunu not etmek gerekir ki, bu kurumsallaşmayla hedeflenen toplumsal mobiliteyi dondurma ya da sınırlama, gelecekteki olası bir kentlere göç dalgasının önünün alınması gibi gayelerdi. Nitekim Adnan Menderes’in o günlerde yaptığı eleştiriler bu nokta üzerinde haklı olarak durur. Ona göre “köylüyü belli arazi birimlerine tesbit etmek, toplumsal hareketini sınırlamak, gerici bir istekti.”107 Ocaklar Türkiye tarımında muhafazakâr, durgun ve köycü bir toplumsal doku yaratmanın manivelaları olacaklardı. Bütün bu amaçlar göz önüne alındığında “Çiftçi Ocaklarının” yukarıda tartıştığımız köycü ideolojinin en temel özelliklerini yansıttığı aşikârdır. “Çiftçi Ocakları” son anda tasarıdan çıkarılmış bile olsa, Tek Parti rejiminin önde gelenlerinin zihniyet dünyasını ve toprak reformu bağlamındaki niyetlerini anlamak için hiç kuşkusuz önemlidir.

Toprak reformu düşüncesinin radikal değil, muhafazakâr nitelikli bir altyapısı olması bağlamında iki Dünya Savaşı arası dönemdeki diğer muhafazakâr köycü hareketlerle benzeşmesine de bu nedenle şaşmamak gerekir. Bu açıdan Nazi Almanya’sının muhafazakâr içerikli tarım politikası iyi bir örnektir. Nitekim Türkiye’de geçmişte ve bugün Nazilerin köylülüğe yönelik söylemleri ve pratikleriyle ülkemizdekiler arasında ciddi paralellikler olduğu vurgulanmıştır.108 1933 Eylül’ünde Nazi Almanya’sında gündeme gelen Erbhof adlı kanunla “Çiftçi Ocakları” arasında son derece büyük benzerlikler bulmak mümkündür. Bu kanuna göre çiftliklerin belirli büyükler içinde olması ve toprağın bölünememesi esas alınıyordu. Erbhof olacak topraklar alınıp, satılamayacak, ipotek edilemeyecekti. Amaç toprağın bölünememesiydi ve bu niyetle miras konularında ailedeki en büyük erkek çocuğa imtiyaz tanıyan hukuki bir düzenleme de yapıldı.109 Böylelikle en azından köylülüğün bir bölümüne sürekli ve yeterli bir zenginlik sağlamak amaçlanıyordu.110 Görüldüğü gibi “Çiftçi Ocakları” ile Erbhof topraklar arasında Menderes ve Berkes’in “Çiftçi Ocaklarının” Nazi Almanya’sından kopya edildiği şeklindeki eleştirilerini haklı çıkaracak ölçüde benzerlikler vardı.111 Kopya edilip edilmemesinden daha da ilginci, bizce iki ülke arasında köycü ideolojilerin çeşitli benzer noktalarının bulunmasıydı.112 Bunu söylemek arada önemli farklar olduğunu göz ardı etmek değildir. Örneğin, Almanya’da köycülük temel olarak Blut und Boden denilen ırkçı bir ideolojiyle ilişkilendirilmişti ki, bazı örnekler bulunmakla beraber,113 Türkiye örneğinde ırkçılık, köycülük düşüncesinde temel bir önemi haiz değildi. Ancak benzerlikler de oldukça fazlaydı. Naziler de, en azından söylemsel düzeyde, köylülüğe son derece önemli bir yer verdiler.114 Köylülük, örneğin Hitler’in tabiriyle, “başımızı ağrıtan toplumsal hastalıklara karşı en iyi sigortayı” sağlıyordu.115 Benzer şekilde, Nazi resmî belgelerinde köylüler “Alman devletinin köşetaşları,” ve Alman halkının en sağlıklı fiziksel ve ruhanî özelliklerinin en kuvvetli taşıyıcıları olarak karakterize ediliyordu.116 Köycülükleri anti-şehir ve anti-sanayi bir söylem ihtiva ediyordu. Nazilere göre çiftçilerin en büyük iki düşmanı Amerikan tarzı büyük işletmeleri gözeten liberal kapitalizm ile Rusya’nın köylünün geçimlik ekonomisini yıkan Marksist Bolşevizmiydi.117

Bugünden bakıldığında başka amaçlar için savunulabilecek Tek Parti dönemi toprak dağıtma atılımlarının solculuk, ilericilik ya da radikallik adına sahiplenilmesi biraz ironiktir. ÇTK’nın radikalliği son anda eklenen ve ortakçı ve tarım işçilerine dağıtılmak üzere büyük toprak sahiplerinin topraklarına el konulabilmesinin önünü açan 17. maddeye dayanır. Oysa biliyoruz ki yukarıda da alıntılandığı üzere rejimin önde gelenleri ne zaman toprak dağıtacaklarını söyleseler, bunu yaparken özel kişilerin mağdur olmayacaklarını eklemeyi unutmazlardı.118 Amaçları muhtemelen devlet toprakları gibi “kamusal” arazilerin dağıtımıyla sınırlıydı. Son anda 17. maddenin ilave edilmesi aslında o günün politik manevralarıyla ilgiliydi, yoksa reformun 1930’lar ortasından itibaren geliştirilen özgün düşüncesinde radikalizm yoktu. Nitekim bunun içindir ki kanun tasarısı ilk sunulduğunda “Çiftçiye Toprak Dağıtılması ve Çiftçi Ocakları Kurulması” adını taşıyordu. Yinelemek gerekirse, orijinal tasarı “Çiftçi Ocaklı” tasarıydı. Yani bu noktada ilk vurgulanması gereken aslında “Çiftçi Ocakları”nda somutlanan muhafazakâr kaygıların 1930’lardan 1945’e toprak reformu düşüncesinin özünü belirlediği, 1945 meydana gelen konjonktürel gelişmelerin konuyu gerçek yörüngesinden biraz saptırdığıdır. Örneğin Barkan gibi toprak dağıtımını hararetle savunan bir iktisatçı “Ocakların” tasarıdan çıkmasının ardından konunun bütün önemini ve özgünlüğünü yitirdiğini, ÇTK’nın “hakiki ve tam bir toprak kanunu olmak vasıflarını büsbütün kaybettiğini” düşünüyordu.119 Barkan gibiler için toprak reformunun öncelikli hedefleri devletin güçlendirilmesiydi. Barkan “Çiftçi Ocakları” sisteminin kendisinin hep idealize ettiği Osmanlı mirî toprak düzeninde bulunduğunu, bu sistem içinde “kendi vasıtalarıyla kendi tarlası üzerinde çalışan müstakil köylü işletmesi(nin) imparatorluk için çok verimli bir vergi mevzuu” olduğunu ileri sürüyordu.120 “Her tarafta hazır ve nazır ve her şeye kadir bir devlet”121 hem toprak reformunu ve onun gereksineceği her türlü hukuki ve iktisadî mevzuatı gerçekleştirecek, hem de bu toprak reformunundan içtimaî ve siyasî yarar sağlayacaktı.

1945 sonrası Türkiye’deki ve dünyadaki gelişmeler Tek Parti önde gelenlerinin tahayyül ettikleri dünyadan farklılaşınca ÇTK’nın gelişimi de değişik bir biçim aldı. Bunun nedeni en azından 1940’lar ortalarına kadar Türk yönetici elitinin statik bir Türkiye beklentisi içinde olmasıydı. Şehirleşmenin Batı’daki gibi bir biçim almadığı, toplumsal sınıfların farklılaşmadığı, sanayinin devlet kontrollü geliştiği, ama sanayileşmenin getirdiği tarihî farklılaşma ve sorunlarından uzak, tarımda Amerikan tarzı kapitalist işletmelerden çok, küçük ve orta mülklerin yaygın olduğu, ve nihayet elitist devlet yönetimi geleneğinin böyle bir ortamda sürdürülebildiği bir Türkiye düşleniyordu. Oysa hem Türkiye hem de dünya farklı gelişmerin gündeme girdiği bir hal almıştı. Artık Türkiye’yi Tek Parti rejimiyle yönetmek hem içsel hem dışsal nedenlerle giderek zorlaşıyordu. Hükümetin bu statik dünya perspektifini somutlayan “Çiftçi Ocaklı” tasarısı değiştirilince İnönü ve çevresi gelecekteki muhalefetin yumuşak karnı olacağı düşüncesiyle 17. maddeyi eklediler. Amaç köylülere muhtemelen bu maddenin getireceği yarardan çok, Berkes’in de vurguladığı gibi, “mevcut toprak mülkiyetinin bu kanun vesilesi ile gözlem altına getirilmesi” idi.122 Bir başka deyişle, amaç yavaş yavaş doğmakta olan muhalefetin önde gelenlerinin büyük toprak ağaları olduğunu topluma gösterebilmekti. Son derece konjonktürel ve günün praktik siyasî çekişmelerinin belirlediği bir gündem. Öyle görünüyor ki, İnönü bu noktada bir taşla birkaç kuş vurmak istiyordu: Bir yandan yoksul ve orta köylülüğün biraz gönlünü almak hedefleniyordu. Şevket Pamuk’un çok açık bir şekilde gösterdiği gibi özellikle İkinci Dünya Savaşında orta ve yoksul köylülüğün iktisadî durumu uygulanan devlet politikalarından dolayı feci şekilde bozulmuştu;123 bir toprak dağıtma projesiyle onlarla barışmak mümkün olabilirdi. Diğer yandan, 17. madde ile orta ve yoksul köylülüğün kötüleşen sosyo-ekonomik durumunun sorumlusunun sadece büyük arazi sahipleri olduğu yanılsaması yayılmak isteniyordu.124 Bir başka deyişle, küçük ve orta köylüyü ezen devlet politikaları yerine büyük arazi sahipleri yegâne günah keçisi yapılmak isteniyordu. Bütün bunlara ilaveten, İnönü ve çevresi muhtemelen yeni yeşermekte olan muhalefetin gücünü de test etmek istemişti. Nitekim, bu test sonucu kendi beklentilerinden güçlü ve kararlı bir muhalefetle karşılaştılar. Bu noktadan sonra da İnönü’nün kendi silahı kendi elinde patladı: CHP’nin de içinde epeyce güçleri olan toprak ağaları sert muhalefet gösterdiler. Sıkışan onlar değil, İnönü’nün kendisi oldu. Bu yüzdendir ki inanılmaz bir hızla ÇTK’yı toprak ağalarının pek de itiraz etmeyecekleri bir çerçeveye çekti.

Türkiye’de toprak reformu düşünce ve pratiği tepeden ve devlet eliyle gündeme geldiği için kanunun köylülere sağlayabileceği küçük olanaklardan bile yeterince faydalanılamadı. Çünkü ülkemizde köylülerin aktif olarak katıldığı, örgütlü, aşağıdan bir kitle hareketi olmadı. Oysa, örneğin, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’nın çeşitli yerlerinde, özellikle Bulgaristan, Romanya, Polonya gibi ülkelerde toprak reformu örgütlü köylü partileri, daha da önemlisi, köylü kitlelerinin siyasal hareketlilikleri sayesinde gündeme geldi. Hal böyle olunca buralarda reform hareketleri kitleleri daha çok siyasal ve toplumsal yaşamın içine çekmesi, zorunlu olarak toprak ağalarıyla mücadeleye girişilmesi bağlamında bu ülkelerin tarihinde radikal ve demokratik dönüm noktaları teşkil ettiler. Ülkemizde ise sadece siyasî kaygılarla önemlice bir miktarda devlet toprağının dağıtılmasına rağmen, Türkiye tarımındaki gerici üretim ilişkilerinin özüne dokunabilen, gelir dağılımını düzelterek toplumsal barışı geliştirebilecek bir etki sağlanamadı.

1 Aydemir, Şevket Süreyya. İkinci Adam. Cilt II. (İstanbul: Remzi, 1968a), s. 323.

2 Berkes, Niyazi. Unutulan Yıllar. (İstanbul: İletişim, 1997), s. 245-246.

3 Konunun karmaşıklığının iyi bir tartışması için bkz. Keyder, Çağlar ve Pamuk, Şevket. “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu Üzerine Tezler,” Yapıt 8. Aralık, Ocak 1984-1985, s. 52-63.

4 Tezel, Yahya. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, (Ankara: Yurt, 1986), s. 330; Keyder ve Pamuk (1984), s. 54.

5  Avcıoğlu, Doğan. Türkiye’nin Düzeni. (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1968), s. 232.

6  Adnan Menderes’in 16 Mayıs 1945 günü yaptığı konuşma. Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, 7 (17), s. 111-117; Berkes (1997), s. 247; Sarç’tan aktaran Berkes (1997), s. 245-247.

7   Keyder ve Pamuk (1984), s. 62.

8  A.g.e., s. 61.

9  A.g.e. s. 55.

10 Bu hayli tartışma götürür yaklaşım için bkz. Birtek, Faruk ve Keyder, Çağlar. “Türkiye’de Devlet-Tarım İlişkileri, 1923-1950,” Birikim 22, 1976, s. 31-40.

11 Barkan, Ömer Lütfi. “Balkan Memleketlerinin Ziraî Reform Tecrübeleri,” Türkiye’de Toprak Meselesi, Toplu Eserler I. (İstanbul: Gözlem, 1980) içinde s. 377. Bu yazının orijinali İktisat Fakültesi Mecmuası 4, No. 4, 1943, s. 455-554. Bu kaynak bundan sonra Barkan (1943) olarak adlandırılacaktır.

12 Barkan, Ömer Lütfi. “`Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’ ve Türkiye’de Zirai Bir Reformun Ana Meseleleri,” Türkiye’de Toprak Meselesi, Toplu Eserler I. (İstanbul: Gözlem, 1980) içinde s. 453. Orijinali İktisat Fakültesi Mecmuası 6, no 1, ve 2, 1946, s. 54-145. Bu kaynak bundan sonra Barkan (1946) olarak adlandırılacaktır.

13 A.g.e., s. 454.

14  Milliyet, 2.11.1929’dan aktaran Kıvılcımlı, Dr. Hikmet. Yol. (İstanbul: Bibliotek Yayınları, 1992), s. 226.

15 A.g.e., s. 142; Aktan, Reşat. “Problems of Land Reform in Turkey,” The Middle East Journal 20, No. 3, Yaz 1966, s. 319.

16  Avcıoğlu (1968), s. 234.

17 Barkan (1946), s. 454, s. 478; Tezel (1986), s. 322-23.

18  Tezel (1986), s. 323.

19 Barkan 1936 Ekim’inde “Büyük mikyasda bir ziraı reformun hazırlanmakta olduğunu” yazmaktaydı. Barkan, Ömer (Lütfi). “Ziraat ve Sanayi Siyaseti,” Ülkü 8, No. 44, Ekim 1936, s. 97. Benzer bir sekilde Türkiye’deki yabancı diplomatlarında böyle bir gelişmeden haberleri olduğu görülüyor. (“Nevertheless a reform is being prepared which will fundamentally affect the whole country, and which has as its aim the allotment of the necessary land to the estate peasants (who still lack ground of their own), and to other suitable families, as their own free property. The Minister of the Interior, Şükri Kaya, has been commissioned with the legal preparation and partial application of this reform.”) Von Kral, August Ritter. Kamâl Atatürk’s Land. The Evolution of Modern Turkey. (Vienna: Wilhelm Braumüller, 1938), çeviren Kenneth Benton, s. 74.

20 “Atatürk’ün Nutukları,” Ülkü 8, No. 45, Kasım 1936, s. 172.

21 İnönü’den aktaran Avcıoğlu (1968), s. 232.

22  Başyazı. “Anayasamızdaki Değişiklik,” Ülkü 9, No. 49, Mart 1937, s. 57.

23 “Atatürk’ün Nutukları,” Ülkü 10, No. 57, Kasım 1937, s. 195.

24 Konuşma sonrası Ülkü dergisinin bir ay sonraki sayısında derginin yeni yazı işleri müdürü M. Fuad Köprülü bu durumu şu cümlelerle yansıtıyordu: “Halinin çok büyük bir ekseriyeti çiftçi olan Türkiye’nin kalkınması, herşeyden evvel, ziraatta kalkınmaya yani köylünün kalkınmasına bağlıdır. Bu, muhakkak. Fakat nasıl ve hangi yolla? İşte yıllardanberi önümüzde duran ve bir türlü halledilemiyen bu büyük davayı, Atatürk’ün son program nutku, en açık ve en kat’i bir şekilde hallediyor: Anlayoruz ki, köylünün kalkınması, herşeyden evvel, toprak meselesine bağlıdır.” M. Fuad Köprülü. “Toprak Meselesi,” Ülkü 10, No. 58, Aralık 37, s. 289.

25 Barkan (1946), s. 469.

26  Tezel (1986), s. 327; Barkan (1946), s. 468, s. 491.

27  Barkan (1946), s. 470.

28  Bu nokta Keyder ve Pamuk’un “Öküz reformu” önerileri için önemlidir. Keyder ve Pamuk’un gözden kaçırdıkları nokta ÇTK’nın sadece toprak dağıtmayı değil, aynı zamanda alet, edavat, kredi vb. çiftçinin gereksineceği diğer araçları da sağlamayı vaad etmesiydi. Eğer doğru dürüst uygulanabilseydi bu soruna bir miktar çözüm olabilirdi belki. Bkz. Keyder ve Pamuk (1984), s. 61.

29  Barkan (1946), s. 459.

30 A.g.e., s. 460.

31 A.g.e., s. 462.

32  Tezel (1986), s. 329.

33  Goloğlu, Mahmut. Demokrasiye Geçiş, 1946-1950. (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1982), s. 31.

34 Tezel (1986), s. 329.

35 Keyder ve Pamuk (1984), s. 54. Cavit Oral büyük arazi sahiplerinin toprak reformu konusundaki Truva atıydı. 1960’larda da toprak reformu gündeme geldiğinde bu konularda Meclis komisyonlarına başkanlık etti. Toprak reformu konusundaki kendi konuşmalarında da ÇTK’nın uygulanamayan bir kanun olduğunu söylemiştir. Bkz. Oral, Cavit. Toprak Reformu Hakkında Cavit Oral’ın Konuşması. (Ankara: Ayyıldız Matbaası, 1965), s. 13-14.

36  Tezel (1986), s. 330.

37 İsmail Hüsrev (Tökin). “Türk Köylüsü Bir Toprak Reformu Bekliyor,” Kadro 21, Eylül 1933), s. 21-22; Ahmad, Feroz. “The Political Economy of Kemalism,” Kazancıgil, A. ve Özbudun, E. Atatürk: Founder of a Modern State. (Londra: C. Hurst ve Company, 1981), içinde s. 154.

38 Mitrany, David. Marx Against the Peasant, A Study in Social Dogmatism. (New York: Collier Books, 1961), s. 110; Barkan (1943), s. 428.

39  Mitrany (1961), s. 116-117.

40 “Bizde de bir ziraî reform yapılsa bunun vereceği netice, emtea iktisadî sisteminin insiyakı ve zarurî kanunlarından olan içtimaî farklılaşma ve dağılmanın tesiri altında yine bir içtiamî kutuplaşmadır. Köylüye tevzi edilen topraklar, yine zamanla borçlanma, fiat sukutları ilh.. gibi âmillerle bir kısım köylünün veya kasabalının elinde temerküze doğru gidecektir. Bunun için ziraî reformlar, haddi zatında toprak davasının hallinde kat’î tedbirler olmaktan uzaktır.” Tökin (1934), s. 201.

41 Örneğin Feroz Ahmad’a göre kırsal Türkiye’nin sorunu toprak değil, emek kıtlığıydı. Bu konuda bkz. Ahmad (1981), s. 153.

42  Goloğlu (1982), s. 30-31.

43  Haim Gerber. The Social Origins of the Modern Middle East. (Colorado: Lynne Rienner Publishers, 1987), s. 105. Gerber bu düşüncelerini çesitli köy monografileri üzerine bina etmiştir. Elde güvenilir veri kıtlığında bu tür monografiler kullanmak elbette yararlı olmasına rağmen her zaman doğru sonuçlar vermemektedir. Örneğin başka köy monografileri Gerber’in bulgularıyla çelişmektedir. Ülkü dergisinde ve dönemin çeşitli gazetelerindeki köylerle ilgili haber ve gözlemler köylülerin tüccarlara devasa borçları olduğunu, bu yüzden birçok köylünün tüccarların kontrolünde ve kapitalist ilişkiler içinde yaşadıklarını, birçoğunun en azından zaman zaman kasabalara ve şehirlere gidip çalıştıklarının örnekleriyle doludur. Bu konuda Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1930’lar başlarında gazetelerden aktardıkları bu yönde çeşitli bulgular içermektedir. Bkz. Kıvılcımlı (1992), s. 115-314. Öte yandan, Gerber’in iddialarının tersine, hiç kuşku yok ki incelediğimiz dönemde Türkiye kırlarında yoksulluk yaygındı. Eğer Türkiye’de bir “eşitlikçi” yapı söz konusu idiyse bu muhtemelen “yoksullukta eşitlikti.”

44 Gerber (1987), s. 104-105. Gerber’in bu düşüncesi tamamen yanlıştır. 1920’ler ve 30’larda kırsal Türkiye’nin sorunlarıyla yakından ilgilenmiş İsmail H. Tökin istatistiki olarak ortakçılığın Anadolu’da çok yaygın olduğunu saptamıştır. Bu konuda bkz. İsmail Hüsrev Tökin. “Köy İktisadiyatında Teknik İnkilap,” Kadro 2, Şubat 1932, s. 20; İsmail Hüsrev (Tökin). “Türk Köylüsü Bir Toprak Reformu Bekliyor,” Kadro 21, Eylül 1933, s. 24; İsmail Hüsrev. “Türk Köylüsünü Topraklandırmalı. Fakat Nasıl?” Kadro 23, Ekim 1933, s. 37.

45  Gerber (1987), s. 111.

46  A.g.e., s. 108.

47  Barkan, Ömer (Lütfi). “Ziraat ve Sanayi Siyaseti,” Ülkü 8, No. 44, Ekim 1936, s. 92-98; Barkan (1946), s. 456, s. 471-72, s. 509-510; Aktan (1966), s. 321 ve Tezel (1986), s. 308-309.

48 Hakimiyeti Milliye, 15 Haziran 1934, aktaran Muzaffer Erdost, “Toprak Reformunun Ülkemizin Toplumsal, Ekonomik ve Siyasal Yapısında Yeri,” TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası. Toprak Reformu Kongresi (1978). (Ankara: İlkyaz Basımevi, 1978) içinde s. 216-17. Bu beyanat hakkında Barkan’ın 1936’da yazdıkları da aynı paraleldedir. Barkan şöyle der: “İç İşleri Bakanı, Mecliste 14 Haziran 1934 tarihli beyanatında, memleketin beş milyon nüfusunun başkalarının toprağında çalıştığını bildirmiştir. Binaenaley bu topraksız zürranın topraklandırılması da ziraat siyasamızın mühim bir meselesini teşkil eder.” Beş milyon topraksız Türk köylüsü! Millet Meclisinde bir Bakan tarafından söylenmiş olmasına rağmen insanın inanmak istemediği kadar müthiş bir rakamdır... Çünkü, “memleketimizde 1927 tahririne göre, umumî nüfusun 67.7’si yani 9.216.918 kişi ziraatle meşguldur.” Ömer Barkan. “Ziraat ve Sanayi Siyaseti,” Ülkü 8, 1936, No. 44, s. 96.

49  Başyazı. “Anayasamızdaki Değişiklik,” Ülkü 9, No. 49, Mart 37, s. 57.

50  Zhukovsky’den aktaran Tezel (1986), s. 308. Türkçeye de Türkiye’nin Zirai Bünyesi adıyla çevrilen eserin orijinali için bkz. Zhukovskii, P. M. Zemledelcheskaia Turtsiia. Aziatskaia Chast-Anatoliia. (Moskova: Gos. Izd-vo Kolkhoznoi i Sovkhoznoi Literatury, 1933).

51  Tökin, İsmail Hüsrev. Türkiye Köy İktisadiyatı. Bir Millî İktisat Tetkiki. (İstanbul: İletişim, 1990; ilk baskı 1934, Ankara, Kadro Mecmuası Neşriyatı), s. 151.

52  Barkan (1946), s. 480.

53 İstatistik Umum Müdürlüğü: 1950 Ziraat Sayımı Neticeleri, (Ankara, 1965), Yayın No: 371, s. 124.

54  Tezel (1986), s. 311.

55  A.g.e., s. 293-95.

56  Bu konuda bkz. Mitrany (1961), s. 106. Barkan (1943), s. 442, s. 446.

57  Barkan, Ömer Lütfi. “Harp Sonu Tarımsal Reform Hareketleri,” Türkiye’de Toprak Meselesi, Toplu Eserler I. (İstanbul: Gözlem, 1980) içinde s. 24. Bu yazının orijinali Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, No. 55, 1935, s. 1-8’de yayımlanmıştır.

58  Barkan 1917 Devriminin özellikle doğu ve orta Avrupa’da büyük bir korku saldığını, bu yüzden de hükümetlerin mecburen bir toprak reformunu gündemelerine aldıklarını vurgular. Barkan (1943), s. 428

59  Barkan (1946), s. 452.

60  Köycü ideolojinin Köy Enstitüsü bağlamında daha etraflı bir incelemesi için bkz. Karaömerlioğlu, M. Asım. “Köy Enstitüleri Üzerine Düşünceler, Toplum ve Bilim, Mart 1998.

61 Bu konuda istisnaî bazı örnekler için bkz. Toprak, Zafer. “Popülizm ve Türkiye’deki Boyutları,” Tarih ve Demokrasi --Tarık Zafer Tunaya’ya Armağan-, içinde. İstanbul Öğretim Üyeleri Derneği (İstanbul: 1992); Küçük, Yalçın, Aydın Üzerine Tezler III (1830-1980). (Ankara: Tekin, 1985), ve Üstel, Füsun. “Tek Parti Döneminde Köycülük İdeolojisi ya da Nusret Kemal Köymen,” Tarih ve Toplum 74, Şubat 1990, s. 47-51.

62  Muhtemelen bunun nedeni 1960’lı yıllarda sol-Kemalist kuşağın kendi tahayyüllerini gerçeklik gibi göstermeleridir.

63  “C. Bayar’ın Endüstri Planımız Üzerinde Söylevi,” Ülkü 7, No. 37, Mart 1936, s. 9.

64  Nusret Köymen. “Büyük Kurultaydan Dilekler ve Kanadada Köycülük,” Ülkü 5, Mayıs 1935, No. 27, s. 226; Kadroculardan iki örnek için bkz. Vedat Nedim. “Niçin ve Nasıl Sanayileşmemiz Lazım,” Kadro 6, Haziran 1932, s. 16, s. 18; Aydemir (1968a), s. 411, s. 424.

65  Kurmuş, Orhan. “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Sanayiin Korunması Sorunu ve Ticaret Sermayesinin Tavrı,” Tarihsel Gelişimi İçinde Türkiye Sanayii (Ankara: TMMOB Makine Mühendisleri Odası, 1977), içinde s. 13. Genellikle bu durumun nedeni olarak 1929 yılına kadar Türkiye’nin elini kolunu bağladığı iddia edilen Lozan Antlaşması’nın ilgili hükümleri gösterilmiştir. Ancak bu tür sınırlamalar bir takım yaratıcı politik manevralarla pratikte üstesinden gelinebilinirdi. Böyle bir iddia için bkz. Gülalp, Haldun. Gelişme Stratejileri ve Gelişme Ideolojileri, (Ankara: Yurt, 1983), s. 23. Öte yandan Orhan Kurmuş Lozan sonrası kabul edilen gümrük koruma oranlarının bile yeterince koruyucu olmadığını iddia etmiştir. Bkz. bu dipnottaki eser, s. 6.

66 “Esendal, ... Sanayiin ve sanayi medeniyetinin düşmanı geçiniyordu... Sanayiin dünyaya felâket getirdiğine ve bizim kendimizi bu afetten mümkün olduğu kadar korumamıza taraftardı.” Bkz. Aydemir, Şevket Süreyya. Suyu Arayan Adam. (İstanbul: Remzi, 1995, birinci basım 1959), s. 464 (bu eser bundan sonra Aydemir (1959) olarak adlandırılacaktır).

67  Reşit Galip’in köycülüğü hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Elman, Ahmet Şevket. Dr. Reşit Galip. (Ankara: Yeni Matbaa, 1953), s. 47-63.

68 “Ama o sıralarda bizde sanayileşmek sözü, ara sıra söylense bile, pek inanılmayan, şüpheli bir söz gibiydi. ‘Yerli malı kullanmak’ bir parça da alay konusu olmuştu.” Aydemir (1959), s. 453.

69  Örneğin Halkevleri’nin yayın organı Ülkü dergisinde dönemin birçok ileri geleninin şu ya da bu ölçüde köycü bir söylem geliştirdiklerini biliyoruz. Bunların arasında derginin yazı işleri müdürü olan Köymen’in özel bir yeri vardır. Köymen, adından da anlaşılacağı üzere, dergideki hemen her yazısını köycülüğe adamıştır. Halkevlerinin en çok önem verilen Köycülük Şubeleri de köylere geziler düzenleyerek köylünün kalkınması için çalışmışlar, ancak ne var ki bu geziler anlamsız “turistik” gezilerin ötesine geçememiştir. Köycülüğün asıl en önemli ete kemiğe bürünüşü Köy Enstitüleriyle olmus, ancak Enstitüler kısa bir süre içinde köycü ideolojiyle çelişik nitelikler de kazanmışlar, belki de bu yüzden, elbette başka nedenlerle birlikte, kapatılmışlardır. Bu konuda ayrıntılı bir çalışma için bkz. Karaömerlioğlu, M. Asım. “Köy Enstitüleri Üzerine Düşünceler”, Toplum ve Bilim, Mart 1998.

70  İdeolojilerinin köycü sıfatı taşıması ve “köye gitmek” gibi söylemlerle karşımıza çıkmaları bizi dönemin ileri gelenlerinin elitist olmadıkları gibi bir düşünce ve izlenime sevketmemeli. Türkiye’deki köycülerin ya da Halkçıların Rus Narodnikleri gibi gerçek anlamda bir köye gitme niyetleri ve pratikleri olmadı. Şu kadarını söylemek gerekirse onlar köylünün “milletin efendisi” olduğu ama Ankara’nın bazı sokaklarına çeşitli nedenlerle köylülerin belirli saatlerde girmesine müsaade edilmeyen bir rejimin üst düzey bürokrat ve elitleriydiler. Köylülerin maruz kaldığı bu duruma bir örnek için bkz. Berkes (1997), s. 88.

71 Bu tip bir köycü tavır alış için bkz. Sait Aydoslu. “Ökonomik Devridaim III,” Ülkü 4, No. 23, Ocak 35, s. 356 ve Köymen, Nusret. “Sanayide Yayıcılık,” Ülkü 7, No. 39, Mayıs 1936, s. 175-177.

72  Köymen, Nusret. “Halk Seferberliğine Doğru,” Ülkü 1, Haziran 1933, No. 5, s. 355.

73  Köymen, Nusret K. “Köycülük Esasları,” Ülkü 4, Ekim 1934, No. 20, s. 149.

74   A.g.e. s. 147.

75  “O zaman, uluslararası vasıflı her şey karşı Ankara’da, büyük bir ürküntü vardı. Hatta din bile, “gayri milli” olduğu, ‘uluslararası’ bir nizam ifade ettiği için yadırganıyordu.” Aydemir (1959), s. 421-22.

76  Recep Peker gibi bir önemli CHP ileri geleni bu konuda köycüler gibi düşünüyordu: Peker’e göre “Köylü uluşçudur, kendi faydasını, kendi ulusunun menfaatleri ile bir görür. Ve işte bu yüzden çiftçi veya köylü, proletarya damgası altında kendisini çağıran işçinin davetine koşmamıştır.” Peker, Recep. “İnkılap Dersleri,” Toplum ve Bilim 18-22. İnkılap Ders Notları Özel Sayısı, Yaz 1983, s. 37.

77  “... yurdumuzda sanayi kurmak ülküsüne bütün duygumuz, bütün anlayışımız ve bütün gücümüzle sarılmış yürürken, tehlikeli bir birtaraflılıktan ve gerçeği dumanlatmaktan başka bir şey olmıyan “sanayileşme” gibi sözlerin gizlediği ötopya ve hülyadan bütün özenimizle çekinmek isteriz. Sanayi kurmak başka, sanayileşmek başka şeylerdir... Sanayileşmeliyiz demek ise, varlığımızı bir yandan ve bir noktasından görmek, köyü ve köylüyü ortadan silmek demektir, ki bu, bir ötopyaya götürebilir.” Aydoslu Sait. “Köycülük Esasları,” Ülkü 4, Aralık 1934, No. 22, s. 300.

78  “Hülasa köylüyü köyüne bağlıyacak herşeyi köyünde olmalıdır, aksi takdirde köylü kendisine verilmiyen bu hakları aramak için şehirlere hücum edecektir... Hülasa milletlerin yükselebilmeleri için köylülerin köylerinde bağlandırılmasına, nurlandırılmasına kani olan bir köycüyüm.” Aptullah Ziya, “Köy Mimarisi,” Ülkü 2, Agustos 1933, No. 7, s. 38. Benzer bir şekilde Ülkü dergisi Köycülük Şubelerinden “Köylerden şehirlere doğru akmanın, münevver ve zeki nüfusun büyük şehirlerde merkezleşmenin, yarın için zararlarını göz önüne seren yazılar.” göndermelerini istiyordu. Bkz. “Ülkü’nün Yazı Bölümleri,” imzasız. Ülkü 3, Mart 1934, No. 13, s. 79.

79  Barkan (1943), s. 427, Peker’in 1931 beyanatından aktaran Kıvılcımlı (1992), s. 235; Pamak (1982), s. 20.

80  Tökin (1934), s. 191, s. 195; Barkan (1943), s. 380.

81  Bu konuda İnönü’den aktaran Avcıoğlu (1968), s. 234.

82 Bu konuda 1945’de Tarım Bakanı Hatiboğlu ve Başbakan Saraçoğlu’nun düşünceleri için bkz. Erdost (1978), s. 218-220.

83  Aslında ilginç bir şekilde küçük ve orta üretim tutkusu sadece tarımda değil şehir atölye ve fabrikaları için de arzu edilen bir şey gibiydi. Bu konuda çarpıcı olması açısından Şevket Süreyya’nın söylediklerine kulak verelim: “Bir taraftan sanayii teşvik ve sur-prodüksiyon kayıtları sanayiin kurulmasını ve işletmeleri engellerken, diğer taraftan küçük ve iptidaî tesisleri büyük tesisler aleyhine koruyan bir Muamele Vergisi Kanunu, çeşit çeşit muvazaalara yol açıyordu. Bütün bunların mucip sebepleri ise kâğıt üzerinde gayet parlaktı: Milli Sermaye israf edilmeyecek, küçük müteşebbisler korunacaktı... Bu iptidaî Muamele Vergisi Kanunu, dükkanların atölye ve atölyelerin fabrika haline gelmesini önlüyordu. Küçük sanayii himaye şiarı altında gerilik, dağınıklık ve iptidaîlik kıskançlıkla müdafaa ediliyordu. Böylelikle de makineli sanayi, hanlarda, kervansaraylarda, Haliç kıyısındaki çamurlu bodrumlarda âdeta bir kaçak iş halinde kendi kendine gelişme yolları arayıp duruyordu. 3 beygirlik derme çatma bir motor ve 3 kişilik bir acemi işçi kadrosu ile çalışan bir han odası, 400 beygir rakatinde bir muharrik kuvvet ve 300 amele kadrosu ile çalışan bir fabrikadan üstün tutuluyordu.” Aydemir (1959), s. 454.

84   Köymen, Nusret, Köycülük Esasları. (Ankara: Tarık Edip Kütüphanesi, 1934), s.30.

85  Bora, Tanıl. “Muhafazakârlığın Değişimi ve Türk Muhafazakârlığında Bazı Yol İzleri,” Toplum ve Bilim 74, Sonbahar 1997, s. 16.

86  Peker (1983), s. 37-38.

87  Goloğlu (1982), s. 31.

88   Peker’den aktaran Tezel (1986), s. 339 ve Goloğlu (1982), s. 31.

89 Aktan, Reşat. “Toprak Reformu,” Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi 20, No. 2, Haziran 1965, s. 7.

90  Pamak, Mehmet. Türkiye’de Toprak Tarım Reformu ve Köy Kalkınması. (Ankara: Emel Yayınları, 1982), s. 31.

91  Bu konuda Amerika’da en tanınmış araştırmacı Roy L. Prosterman’dır. Prosterman 20. yüzyılın büyük devrimlerinin toprak sorunu olan bölgelerde meydana geldiğini iddia etmiş, Filipinler, El Salvador, Güney Vietnam gibi ülkelerde komünizmi önlemenin en temel yolunun toprak reformundan geçtiğini savunmuş, ve bu konuda gerek bu ülke, gerekse de Birleşik Devletler hükümetlerine somut programlar hazırlamıştır. Prosterman toprak reformu konusundaki çalışmaları nedeniyle 1993 yılında Nobel Barış Ödülüne aday gösterilmiştir. Bu konudaki önemli eserlerinden bazıları için bkz. Prosterman, Roy L. ve Riedinger, Jeffrey. Land Reform and Democratic Development. (Baltimore: The John Hopkins University Press, 1987) ve Prosterman, Roy L., Temple, Mary N. ve Hanstad, Timothy. M. Agrarian Reform and Grassroots Development, Ten Case Studies. (Boulder: Lynne Rinner Publishers, 1990).

92  Böyle bir nitelendirmeyi Amerika’nın ünlü muhafazkâr dergilerinden National Review’de görmek mümkündür. Bu konuda bir örnek için bkz. Bethell, Tom. “Land Grab in El Salvador; Socialistic Aspects of the Land-Reform Program,” National Review 36, Şubat 24, 1984, s. 24.

93   Bu konuda örnekler için bkz. Mehmet Saffet. “Kültür İnkilabımız,” Ülkü 1, Haziran 1933, No. 5, s. 352; Hıfzırrahman Raşid Öymen, “Köy İçin Yüksek Halk Okulları,” Ülkü 5, Mart 1935, No. 25, s. 18.

94  Korok, Danis R. 1951. Cumhuriyette Köye ve Köycülüğe Doğru, Millî ve İçtimaî Tetkikler, İstanbul, Türk Neşriyat Yurdu (İlk baskı 1943), s. 23.

95  Aydemir, Şevket Süreyya. İkinci Adam. Cilt II. (İstanbul: Remzi, 1968), s. 320.

96  İsmail Hüsrev (Tökin). “Türk Köylüsü Bir Toprak Reformu Bekliyor,” Kadro 21, Eylül 1933, s. 24.

97  Toprak dağıtımı meselesi denilence hep ilk akla gelen “Şark” bölgesi olmaktadır. İnönü 1929 yılında “İşledikleri arazi kendi malları olmayan vatandaşları toprak sahibi yapmak için bu sene bazı şark vilâyetlerimizde işe başladık” demektedir. Bkz. Kuruç, Bilsay. İktisat Politikasının Resmi Belgeleri. (Ankara: Maliye Enstitüsü Yayını, 1963), s. 3.

98  Kadro 1932 ile 1934 yılları arasında çıkan ve Türk inkılâbının teorisini yapmak isteyen ve bu yolla yönetici sınıf için alternatif bir ideolojik çekim merkezi olma hülyasındaki beş kişinin ürünüydü: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Burhan Belge ve İsmail Hüsrev Tökin. Karaosmanoğlu dışındakilerin hepsi Marksist bir siyasî ve teorik gelenek içinde yetişmişler, ancak sonra Kemalizme dönmüşlerdi. Kadrocular hızlı ve yoğun, ama devlet kontrollü bir sanayileşmenin taraftarıydılar. Onlara göre çağımızın en büyük sömürüsü gelişmiş sanayi ülkeleri ile “gerikalmış” tarım ülkeleri arasındaydı. Böyle olunca Türkiye gibi gerikalmış ülkelerin sanayileşmesi bu kutuplaşmadaki süregiden işbölümünü tehdit edeceğinden devrimci bir karaktere haizdi. (Kadro bu anlamda 1960’lar sonrası meşhur olan Latin Amerika’dan çıkmış Dependencia ekolünü öndelemiştir aslında). Bu anlamda iktisadî açıdan toprak reformuna bakışları devletçı sanayileşmenin gereksinimleri tarafından belirleniyordu. Ancak onlara göre de toprak reformunun ana gayesi iktisadî değil, siyasî ve toplumsaldı. Kadro üzerine aydınlatıcı bir çalışma için bkz. Tekeli, İlhan ve İlkin, Selim. “Türkiye’de Bir Aydın Hareketi: Kadro,” Toplum ve Bilim 24, Kış 1984, s. 35-67.

99  Ancak benzer görüşleri öne sürmelerine rağmen bazı konulardaki gerekçeleri ve hedefleri Kadrocularınkınden farklıydı. Ayrıca Kadro’da bir bütün olarak toprak reformu “ilerlemeci” bir toplumsal perspektiften savunuluyordu, CHP önde gelenleri için ise bu konu köycü ideolojinin şekillediği bir muhafazakârlığın teminatı olarak algılanıyordu daha çok.

100  “Sanıyorum ki, 1923-1938 devresinin, yani aslında İsmet Paşa Hükümetinin en çetin, fakat hiç te verimli bir sonuç alınamayan davası, Doğu İlleri davasıdır.” s. 311.

101 Tökin 1934’te bu konuda şöyle diyor: “Bunun için kürt isyanının hakikî içtimaî manasını, bir sınıf nizamının idamesi cehdinde aramak lâzımdır. Bu bakıma göre kürt meselesi bir milliyet hareketi değil, bir sınıf mücadelesi meselesidir. Çünkü: Millî bir hareket ancak ve her şeyden evvel iktisadî ve millî bir menfaat iştirakinden doğabilir.” Tökin (1934), s. 180.

102  1930’lu yıllarda Türkiye’de yaşayan, bir ara Amerika Birleşik Devletleri Ankara Büyük Elçiliği Kültür Ateşeliği de yapan ve ülkemiz hakkında güçlü ve ilginç gözlemleri olan Donald Everett Webster 1939’da yazdığı kitabında 1937 Dersim isyanından sonra hükümetin bölgeye yönelik tarımsal reformlar yapacağını ilân ettiğini yazar. ("In the spring of 1937 it was necessary to subdue another rebellion in the Kurdish region, this time in Tunceli, south of Elaziz. When the first news of it was published (June 15, 1937), it appears that the revolt had been in progress for two months or more but was then under control. The Government announced that it would increase its application of reform measures, including modernization of agriculture and promotion of education, in the recalcitrant region.”) Bkz. Webster, Donald Everett. The Turkey of Ataturk; Social Process in the Turkish Reformation. (Philadelphia: American Academy of Political and Social Science, 1939), s. 111-112.

103 Ecevit’in bu düşüncelerine bölgeli bir bakan “Ecevit Harran’ı halen 30 yıl öncesi gibi görüyor” diye sert tepki göstermektedir. Bkz. “Ecevit’e, Harranlı Bakandan Toprak Reformu Tepkisi,” Sabah. 28 Ağustos 1997.

104 Tökin, İsmail Hüsrev. “Türk Köylüsünü Topraklandırmalı. Fakat Nasıl?”, Kadro 23, İkinci Teşrin, 1933, s. 35.

105  Aydemir (1968a), s. 316-317.

106  Barkan (1946), s. 458; Avcıoglu (1968), s. 233; Tezel (1986), s. 326.

107 Tezel (1986), s. 329. Menderes ve diğerlerinin muhalefetiyle “Çiftçi Ocakları” tasarıdan çıkarıldı. Bu olgunun Türkiye’nin toplumsal bünyesine uymayacağı iddia edilmekteydi. Ayrıca böyle bir kurumsallaşmanın gerektireceği “teşkilat ve tedbirler” ortada yoktu. Örneğin köylülerin alternatif kredi kaynaklarıyla desteklenmesi, bu müesseseleri hayata geçirmeye uygun bir kadastronun yapılmış olması gerektiği söyleniyordu. Üstelik aile reisi kabul edilenlerin dışındakilerin toprakla alakalarının kesilmesi, yani “bir kimseyi rızası olmaksızın toprağından alakasını kesmeye icbar etmesi hayat şartlarımıza ve memleket menfaatlerine uygun telâkki edilmediğinden ocak müessesinin tasarıdan çıkarılması hükümetin de muvafakatıyla kabul edilmişti.” Barkan (1946), s. 469.

108 Bkz. 6. nolu dipnot.

109 Corni, Gustavo. Hitler and the Peasants : Agrarian Policy of the Third Reich, 1930-1939, çeviren David Kerr. (New York: St. Martin’s Press, 1990), s. 144.

110 Poulantzas, Nicos. Fascism and Dictatorship, -The Third International and the Problem of Fascism. (Londra: New Left Books, 1974), s. 289. [Faşizm ve Diktatörlük, çev. Ahmet İnsel, Birikim Yay., 1980.]

111 Barkan’a göre “Çiftçi Ocakları” Nazi Almanya’sından taklit değildi çünkü böylesi bir yapılanma Osmanlı döneminde zaten mevcuttu. Bkz. Barkan (1946), s. 507.

112 Kemal Atatürk’ün ölümü münasebetiyle Nazilerin yayın organı Völkischer Beobachter gazetesi şöyle yazıyordu: “Türkiye’de ve Almanya’da kuvvetli bir köycülük milli kuvvetin tükenmez bir kudretidir. İki milletin aynı politik gayeleri mevcuttur.” Aktaran “Atatürk Hakkında Dünya Neşriyatı,” Ülkü 12, No. 79, Aralık 1938, s. 354. Benzer bir alıntıyı Kadro dergisinde görmek mümkündür: “Alman Başvekili Hitler, Siirt meb’usu Mahmut Beye şöyle diyor: ”Nasıl ki, Türkiye’de hayat ve teceddüt hareketi köylüye istinat ettirildi; biz de aynı fikirlerden mülhem olarak, aynı yolu takip ediyoruz. Yeni rejimde köylü sınıfının kalkınmasını temin edecek politika, en canlı bir mevzuumuzdur." Bkz. Tahir Hayrettin. “İnkılâp ve Köy,” Kadro 20, Ağustos 1933, s. 29.

113 Bu dönemde Nihal Atsız ve Fethi Tevetoğlu gibi ırkçıların köycülükleri için bkz. Toprak, Zafer. “Popülizm ve Türkiye’deki Boyutları,” Tarih ve Demokrasi --Tarık Zafer Tunaya’ya Armağan-, içinde. İstanbul Öğretim Üyeleri Derneği (İstanbul: 1992).

114 Nazilerin köylülüğe ilişkin söylemlerinin ipuçlarını vermesi açısından aşağıdaki üç belge son derece önemlidir. Bunlar için bkz. Darré, R. W. Das Bauerntum als Lebensquell der Nordischen Rasse. (Munich: Lehmann Verlag, 1929); Hitler, Adolf. “Parteiamtliche Kundgebung über die Stellung der NSDAP zum Landvolk und zur Landwirtschaft,” Völkischer Beobachter, 6 Mart 1930 ve Darré, R. W." Landstand und Staat," Völkischer Beobachter, 19-21 Nisan 1931. Nazilerin köycülüğü için temel bir yapıt için bkz. Bramwell, Anna. Blood and Soil: Walter Darré and Hitler’s Green Party. (Buckinghamshire: Kensal, 1985).

115 Hitler’den aktaran Corni (1990), s. 19.

116 Hitler’den aktaran a.g.e., s. 28. Dönemin üniversite iktisat profesörlerinden Ömer Celâl Sarç’in gözlemeleri de bu yoldadır. “Nasyonal sosyalist toprak inkılâbının siyasî-içtimaî bir gayesi vardır: kökleşmiş bir çiftçi sınıfı meydana getirmek, köylünün toprağa bağlılık, vatan sevgisi, milliyetçilik, muhafazakârlik gibi vasıflarını muhafaza etmek ve kuvvetlendirmek. Nasyonal sosyalist doktrinine göre böyle bir sınıf ideolojisi itibarıyle devletin en sağlam temelini ve cemiyetin istikrar unsurunu teşkil etmektedir. Üstelik memlekete asker verdiği gibi nüfus artışını da beslemektedir. Nasyonal sosyalist eserlerde köylünün Alman milletinin kan kaynağı olarak vasıflandırılması bununla ilgilidir. İşte Erbhoff müessesesi bu sınıfın genişlemesi ve bekası şartlarını yaratacaktır.” Aktaran Berkes (1997), s. 247.

117 Aktaran Zimmerman , Michael E. Heidegger’s Confrontation with Modernity, Technology, Politics, and Art. (Bloomington: Indiana University Press, 1990), s. 42. Almanya’daki bu köycü yaklaşım iki savaş arası dönemde hem Nazizm’e hem de İtalyan faşizmine özgü liberalizm/kapitalizm ve sosyalizm dışında bir “üçüncü yolcu” anlayışın bileşenlerinden birisini teşkil etmekteydi.

118 Toprak dağıtmanın ateşli savunucularından Barkan bile benzer düşünmektedir: “Esasen mevzuubahs mes’ele, ihtilafı bir toprak reformu olmaktan ziyade kimsenin mesur mülkiyet hukukuna dokunmadan, köylüyü fakrü zaruret içinde bırakan geri toprak münasebetlerini kaldırmağa çalışmaktan ibarettir.” Ömer Barkan. “Kitaplar ve Mecmualar,” Ülkü 11, No. 61, Mart 1938, s. 84.

119 Barkan (1946), s. 489.

120  Barkan (1943), s. 405

121 Barkan (1946), s. 508. Barkan’ın köylüyü devlet için vergi deposu olarak algılaması için ayrıca bkz. Berktay, Halil, “The Search for the Peasant in Western and Turkish History/Historiography,” New Approaches to State and Peasant in Ottoman History içinde, derleyen H. Berktay and S. Faroqhi. (Londra: Frank Cass, 1992), s. 158.

122 Berkes (1997), s. 247. Benzer bir yaklaşım için ayrıca bkz. Keyder ve Pamuk (1984), s. 62.

123 Bu konuda bkz. Pamuk, Şevket. “War, State Economic Policies, and Resistance by Agricultural Producers in Turkey, 1939-1945,” Peasants and Politics in the Modern Middle East. içinde s. 125-142, derleyen Kazemi, Farhad ve Waterbury, John, (Miami: Florida International University Press, 1991), 125-142.

124 Bu politikaların küçük ve orta köylülüğün hem tüketim normlarını hem de reel gelirlerini düşürürken, bir yandan da pazar için üretim yapan büyük toprak sahiplerine yaradığını da burada not etmek gerekir. Bu konuda bkz. Pamuk (1991), s. 136.