Anasayfa > Birikim Arşiv > 139 - Kasım 2000 > Sola Yeni Bir Anlam Vermek

Sola Yeni Bir Anlam Vermek

Perry Anderson , Çeviren : Havva Karakaş | (Sayı : 139 - Kasım 2000)

Norberto Bobbio’nun “sağ” ile “sol” üzerine yazdığı kitap, Bobbio’nun bir siyaset düşünürü olarak uzun ve başarılı meslek hayatında büyük önem taşır. 1994’te İtalya’daki seçim kampanyası sırasında yayımlanan Destra e Sinistra (Sağ ve Sol: Bir Politik Ayrımın Anlamı), Bobbio’nun düşüncelerini en iyi yansıtan, en güncel eserlerinden biridir; bu kitabın İtalya’da geniş bir okur kitlesi katında kazandığı başarının sebebini anlamak hiç de zor değil.[1] Söz konusu kitap, anlatımının açıklığı, sadeliği, bir de yarattığı etki bakımından övgüyü hak ediyor. Ne var ki, bu eser hem göründüğünden daha karmaşık, hem de göründüğü kadar inandırıcı değil. Peki bu eserde Bobbio’nun ileri sürdüğü tezler neler? Bobbio’nun tezlerinin çıkış noktası, günümüzün siyaset tartışmalarında sol ve sağ kavramlarına karşı çıkma eğiliminin gittikçe yaygınlaşmasıdır. Durum böyleyken, Bobbio bu kavramların, seçim kampanyalarında sürekli olarak, hattâ üstüne basa basa kullanıldığını söylüyor. Sol ile sağ arasında her zaman bulunan ayrılık günümüzde niçin yok sayılıyor, sorusunu soruyor Bobbio. Ona göre, sağ-sol ikiliğine karşı çıkmanın üç yolu var bugün. Bu yalanlama şekillerinden birincisi, sağ ile sol kavramlarını göreceleştirerek ikisini de içine alan bir üçüncü yol bulunduğu görüşünü ısrarla savunmaktır. Sözü edilen üçüncü yol, sol ile sağın ortasında bulunan ve günümüzün demokratik siyasî sistemlerinin büyük bir bölümünü içine alan ılımlı merkezcilik diye tanımlanabilir kısaca. İkincisi, solun da, sağın da siyasî mirasını sol ile sağı aşan bir sentezde birleştirip devralarak her ikisini de içine alan kapsamlı bir üçüncü yol olasılığı üzerine düşünmektir. Sonuncusu da, sol ve sağ siyasî kamplarının içine sızarak bu kampların rollerini değiştiren, Bobbio’ya göre, “Yeşiller”in siyasetine göre düzenlenen yatay geçişli bir üçüncü yolun yükselişine işaret etmektir. Bobbio’nun sözünü ettiğimiz bu üç teze cevabı, bunları tartışmaya bile değer bulmamasıdır. Siyasette ne kadar ağır basarsa bassın, bir orta yolun bulunması sol ve sağ kutuplar arasındaki karşıtlığı değiştirmez. Sağ-sol kutuplarının ötesinde, onları aşan bir sentez bulunduğu görüşü, bir kutbun ötekini içinde eritme ya da etkisizleştirme hırsını pekâlâ gizler. Son olarak şunu söyleyebiliriz: Sağ-sol kavramlarının ötesine sarkan fikir hareketleri, yeşillerde olduğu gibi, kendi içlerinde yeniden bölünme eğilimindedir. Bobbio’ya bakılırsa, sağ ve sol otoriter hareketler arasındaki gidip gelmeler ya da tek tek insanların sağ ile sol arasında gidip gelmeleri siyasî farklılığı etkilemiyor. Bu benzerlikler ve sağ ile sol arasında gidip gelmeler, “aşırılar” ile “ılımlılar”ı demokrasi konusundaki tutumları bakımından birbirinden ayıran bir karşıtlıkla ilgili. Bu, temel bir karşıtlıktır, ama sol ile sağ arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırmayan, sağ-sol iki kutupluluğun karşısında duran bir karşıtlıktır. Aslında, bunalım dönemlerinde, 1920’li ve ’40’lı yılların başında İtalya’da olduğu gibi iki kutupluluğa teslim olma eğilimindedir söz konusu karşıtlık.

Sağ-sol ikiliğinin geçerliliğinden şüphe edilmesi gerektiği yolundaki gerekçeler temelsizse, bu ikilik fikrinin günümüzde aydın çevrelerinde reddedilmesi nasıl açıklanabilir? Bobbio’ya göre bu konuda günümüzde ileri sürülen görüşün temeli başka bir yere dayanıyor. Sol ya da sağ kutuplarından herhangi biri ortadan kalkarsa, bunlar arasındaki fark da anlamsızlaşır. Bobbio açık açık söylemese de, tarihte böyle bir durumun hiçbir zaman gerçekleşmediğini açıkça olmasa da dolaylı bir şekilde dile getiriyor. Ne var ki, iki taraftan birinin çok ağır bir yenilgiye uğradığı durumlar olmuştur. Böyle yenilgilerden sonra ayakta kalabilenler, zayıflıklarını gizleyebilmek, kendilerini savunabilmek için, sağ ile sol arasındaki farkın anlamını tamamıyla kaybettiğini söyleyegelmişlerdir. Faşizmin bozguna uğratılması solu büyük bir zafer kazanmış gibi gösterdiğinde, savaş sonrasının İtalyan sağı bu tavrı takınmıştı. Ama günümüzde durum tam tersine dönmüştür. Komünizmin çöküşünden hemen sonra sol kanatta, bir başka deyişle, solun eski düşünürlerinde sol ile sağ arasındaki farkı yalanlama eğilimi gözlemlenebilir. Ortaya çıkan bu yeni şüpheciliğin gerçek sebebi ise, gene kendini savunma kaygısı, bir başka deyişle, uğradığı yenilgiyi sağ-sol karşıtlığının aşıldığı yolundaki sözlerle örtbas etme çabasıdır.

Bobbio sağ-sol ikiliğine karşı çıkmak amacıyla öznel ölçütlerle öne sürülmüş görüşleri dikkate almadan, daha nesnel temellere oturtulmuş görüşleri incelemiş olsa da, sağ ile sol arasındaki bu karşıtlığı günümüzde etkisinden hiçbir şey kaybetmemiş mantıklı bir siyaset çerçevesine dayandırmak zorunda. Bu durumda, Bobbio sağ ile solu gelenekçiliğe karşı özgürlükçü ya da kutsal olana karşı dindışı olan gibi karşıtlıklara dayanarak birbirinden ayırt eden ve tatmin edici olmaktan uzak tanımlamaları değerlendirdikten sonra bu konudaki kendi tanımını getiriyor. Ona göre, sağ ile sol arasındaki düşünce ayrılığı, insanların eşitlik konusundaki tavırlarıyla ilgili. İnsanların hem eşit olduğu, hem de farklı yönlerden aralarında apaçık eşitsizlikler bulunduğu kabul edilirse, bir yanda insanlar arasında eşitsizlikten çok eşitlik bulunduğunu düşünenler, öte yanda da, eşitlikten çok eşitsizlik bulunduğunu düşünenler olacaktır.[2] İşte sol ile sağ arasında her zaman bulunan karşıtlığın sebebi buradadır. Söz konusu karşıtlığın bir başka sebebi daha vardır. Sol görüştekiler eşitsizliklerin büyük çoğunluğunun toplumsal kaynaklı olduğuna, bu eşitsizliklerin de ortadan kaldırılabileceğine; sağ görüştekiler ise, eşitsizliklerin büyük çoğunluğunun yaradılıştan geldiğine ve ortadan kaldırılamayacağına inanırlar. Solcular için eşitlik bir idealdir, oysa sağcılar için bir ideal değildir.

Bobio’ya göre özgürlük, sol ile sağı birbirinden ayıran bir düşünce ayrılığı yaratmaz. Aynı şekilde, özgürlük bireyler arasındaki ilişkiyi değil, tek bir bireyin durumunu belirttiği için eşitlikle aynı kefeye konulamaz. Bu durumda, özgürlük sol ve sağ kamplardaki ılımlıları aşırılardan ayıran değer olarak çıkar karşımıza. Ne var ki, sol-sağ ayrılığı söz konusu olduğunda özgürlük, amaç olmaktan çok, araç rolü oynar. Bobbio gerçekle bağdaştırılamayacak görüşler öne süren bir düşünür değildir. Ona göre, özgürlük başka, eşitlik başka şeydir. Bu ikisinin her zaman uyumlu bir çift olduğunu düşünmek de anlamsızdır. Kimi eşitsizliklerin özgürlüğü etkilememesine karşılık, genel kamu eğitimi gibi belli kısıtlamalar gerektiren alanlardaki eşitsizlikler özgürlüğü etkiler. Sağ ile sol işte bu gibi konularda birbiriyle çatışma halindedir. Bobbio kitabını kendi görüşlerini yansıtan bir sözle bitiriyor. Eşitlik Bobbio’nun siyaset hayatında her zaman bir “yol gösterici ilke” olmuştur. Zengin Batı toplumlarındaki yoksul, dışlanmış insanlardan, daha yoksul ülkelerdeki insan yığınlarına kadar, dünyadaki eşitsizlikler hâlâ sürüp gidiyor. “Solun bırakın yolun sonuna gelmeyi, o yola daha yeni girdiğini anlamak için toplumdaki eşitsizlik sorununa uluslararası bir ölçekte bakmak yeterlidir,” diyor Bobbio. Çok büyük çaplı bir iştir bu. Ama insanlar arasındaki eşitliğin daha geniş bir tabana yayılması için duyulan şiddetli özlem de, Tocqueville’in bundan bir yüzyıl önce dile getirdiği gibi “karşı konulamaz” bir özlemdir. Kadın özgürlüğü hareketinin otaya çıkması da bu özlemin en açık göstergelerinden biridir. Bobbio gözlerimizi günümüzün tartışmalarından daha ilerisine, yani bugünü geleceğe taşıyacak olan “görkemli tarih hareketi”nin ileri atılımına çevirmemizi salık vererek bitiriyor kitabını.[3]

SAĞ İLE SOL AYRIMININ MANTIĞI

Bu sağlam yargıdan etkilenmeyecek çok az kişi olabilir. Bobbio’nun her zaman gösterdiği düşünce saygısına, tarafsız eleştirel irdelemelerine borçluyuz bunu. Destra e Sinistra’da iki ayrı düşünce ortaya çıkıyor. Bunlardan birincisi, Bobbio’nun tezin iç mantığıyla, ikincisi ise, bu savın dış çerçevesiyle ilgili. Önce birincisini inceleyelim. Burada Bobbio’nun ileri sürdüğü temel sav şudur: Sağ ile sol arasındaki fark hâlâ belirgin bir şekilde varlığını sürdürüyor. Çünkü söz konusu fark sağ ile solu her zaman birbirinden ayıran ve temelde birbirinden çok farklı olan iki ayrı eşitlik görüşüne dayanır. Söz konusu farkı açıklamaya gelince, Bobbio mantık açısından birbirinden bağımsız birçok önermeyi birarada kullanıyor. Bu önermelerden dördünü (i) gerçeklik, (ii) değiştirilebilirlik, (iii) işlevsellik, (iv) insanlar arasındaki eşitsizliğin yönlendiriciliği önlemeleri olarak tanımlayabiliriz. Bobbio’nun tanımına göre, solcu düşünürler insanlar arasında eşitlikten çok yaradılıştan gelen eşitsizlik olduğuna, eşitsizliğin pek çok türünün toplumda ortadan kaldırılabileceğine, bu eşitsizlikler arasında olumlu bir işlevi bulunanlar varsa bile bunların pek az sayıda olduğuna ve çoğunun kısa ömürlü olduğunun tarih katında kanıtlanacağına inanırlar. Sağcı düşünürler ise, insanlar arasındaki yaradılıştan gelen eşitsizliğin eşitlikten daha çok sayıda olduğuna, eşitsizliklerin pek az türünün ortadan kaldırılabileceğine, çoğu eşitsizliğin toplumsal bir işlevi bulunduğuna, eşitsizliklerin evriminde de yönlendiricilik olmadığına inanırlar.

Gelgelelim, bu iki eşitsizlikler “paketi” birbirinden farklıdır. Her ikisindeki ilk öge bir çıkış noktası sorunu getiriyor. İnsanoğlunun yaradılıştan gelen özellikleri hem birbirine benzer, hem de birbirinden bu kadar farklı olduğuna göre (Bobbio’nun açıklaması, insanın ölümlü olduğu gerçeği ve farklı ölüm çeşitleri ile ilgilidir), bunlar tutarlı bir denklem içinde nasıl toplanabilir? Aslında, Bobbio’nun bu konuda önerdiği çözüm yolu şu sınırlamayı getiriyor: İnsanın yaradılışında bulunan özelliklerden yalnızca bireylerin birarada yaşamasını kolaylaştıranlar bu denkleme kabul edilebilir.[4] Muhafazakâr bir kişi bu durumda denklemin daha başından bir mantık hatası taşıdığını söyleyebilir. Çok daha önemli bir soruna dikkat çekmek için bu sorunu şimdilik görmezden gelebiliriz. Söz konusu çözüm paketlerinin birinci ve ikinci bölümleri arasında herhangi bir bağlantı bulunması gerekmiyor. İnsanlar arasındaki yaradılıştan gelen eşitliğin eşitsizlikten çok, olduğuna, ama eşitsizliklerin çoğunun ortadan kaldırılabileceğine inanabildiğimiz gibi, insanlar arasında yaradılıştan gelen eşitlikten çok, eşitsizlik olduğuna ama toplumsal nitelikteki eşitsizliklerden çoğunun ortadan kaldırılabileceğine ya da ortadan kaldırılması gerektiğine de pekâlâ inanabiliriz.

Bunlar yalnızca biçimsel çelişkiler değildir. Her şeyden önce, bu çelişkilerin yol açabileceği sorunlar konusunda hatırı sayılır derecede kaynak vardır. Sadece ikinci seçeneği ele aldığımızda bile toplumsal alandaki eşitlikçi programların sonuç olarak şöyle bir karşıt-hedef gösterebileceklerini düşünenlerin sayısı gittikçe artıyor. Bu eşitlikçi programlar iktidar ve kültür üzerine kurulan insan yapısı eşitsizlik biçimlerini ortadan kaldırarak bunların yerine, yaradılıştan gelen eşitsizlikleri, genetik koda dayalı yeni bir hiyerarşi düzeninde çok daha çarpıcı biçimde belirginleştirip açığa çıkarabilir. Bu görüş, ılımlı sosyal demokrat Michael Young’ın 1970’lerde Rise of the Meritocracy adlı eserinde öngördüğü bir olasılıktır.[5] Daha yakın geçmişe bakınca, Mickey Kaus, Charles Murrag gibi Amerikalı liberal ya da yeni-muhafazakâr yazarların da benzer tahminlerde bulunduklarını görüyoruz. Yelpazenin solundan sağına kadar her çizgideki bu yazarların ortak çıkış noktası, toplumsal sınıflar ortadan kalktığında, meslekleri bireyin doğuştan getirdiği zekâ gibi özelliklerin belirleyebileceği, buna bağlı olarak da endogami stratejileri gibi doğru genetik bilgileri öğrenmiş, benzer DNA’ları seçmiş, kalıtım ürünü bir zihin seçkinleri sınıfına yol açacak olan ve öncekilerden daha kesin, yeni çizgilerle ayrılmış toplumsal tabakaların ortaya çıkması gibi kaygı verici bir olasılığa inanmalarıdır.

Burada bu tahminlerin geçerli ya da geçersiz olması ilgilendirmiyor bizi. Bu tahminlerin asıl işaret ettikleri noktayı, ileri sürdüğü tezde göz ardı ediyor Bobbio. Çünkü eserlerinde insanın yaradılışı, dolayısıyla eşitlik ya da eşitsizlik ile ilgili görüşlerden yalnızca felsefi bir seçme meselesiymiş gibi söz etmekten öteye gitmiyor. Ama gerçekte, bu görüşler son yıllarda durmadan artan bilimsel kanıtlardan bağımsız olarak ele alınamaz. Yine de, bugüne kadar bu konuda çok az sayıda bulgu elde edildi, cevabını verebilir Bobbio. Ne var ki, bu konuda ilerleme sağlanmış olabileceği gerçeği Bobbio’nun getirdiği ayrılımlara gölge düşürüyor. Onun görüşleri çerçevesinde, yaradılıştan gelen ya da toplumsal nitelikteki eşitsizliklere bakış açıları arasında çok önemli bir fark bulunmasını gerektiren bir sebep yoktur. Kâğıt üzerinde, eşitliğin eşitsizlikten çok olabileceği ya da bunun tam tersi olabileceği uç durumlarda, insanlardaki doğal farklılaşmanın herhangi bir sistemli, siyasî farklılığa yol açamayacak kadar önemsiz olduğuna, hattâ her iki uçtaki ögeler arasında bir karşılıklı yaralanma sağlanabileceğine inanabilirdik. Çünkü, iki tarafın da her ögeyi karşı tarafın değerlendirmelerini kararlı bir biçimde tersine çevirerek tartıp değerlendirmesinin bir anlamı yoktur.

Sol-sağ farkını insanlar arasındaki eşitlik-eşitsizlik dengesinin varlık felsefesi (ontoloji) yargılarına dayandırmak, bu farkı zayıf bir tabana oturtmak demektir. Bilimdeki yeni gelişmeler bu zayıf temeli, uygulamada ortak bir ampirik bakış açısında kaçınılmaz bir birleşmeye zorlayarak çökertebilir.

EŞİTSİZLİĞİN YARARLARI

Peki Bobbio’nun fikir dağarcığındaki üçüncü öge nedir? Her ne kadar Bobbio bu öge üzerinde ötekilerden daha az durmuş ise de, acaba bu, sol ile sağı birbirinden ayıran daha kararlı bir çizgi çekebilir mi? İlke olarak, her iki taraf da yaradılıştan gelen eşitlikle eşitsizlik arasında gerçeğe dayalı bir denge bulunduğu ve toplumsal nitelikteki eşitsizliklerin ortadan kaldırılıp kaldırılamayacağı konusunda birleşmiş olabilirler; ama gittikçe gelişen bir toplumda, toplumsal nitelikteki eşitsizliklerin ortadan kaldırılıp kaldırılamayacağı sorusunun olumlu bir işlevi olup olamayacağı noktasında temelden farklı görüşte olabilirler. Bu noktada, bilimsel çözüm yöntemlerine karşı ayak direten kuralcı değerlendirme sorunları çıkar karşımıza. Bobbio’nun bunları bunları ele alması beklenebilirdi. Ama o, sağ ile solu tanımlarken üçüncü ögeye sadece değinip geçiyor; eşitsizliklerin sağda genellikle sadece kaçınılmaz bir durum olarak değil, olumlu bir sonuç olarak görüldüğüne dikkat çekiyor, ama bu konuda soldaki durumun bunun tam tersi olduğuna (belki de söz konusu durumun apaçık bir gerçek olduğunu dikkate alarak) pek değinmiyor.

Ne var ki bu, sağ ile solu birbirinden ayırt eden en güvenilir zeminmiş gibi görünüyor. Gene de başka bir zorlukla karşı karşıyayız. Avrupa’da günümüzde yaşayan solun, toplumsal nitelikteki eşitsizliklerin bir işlevi olduğunu kabul etmemesi gibi bir durum söz konusu mudur? Gerçekte durumun böyle olmadığını anlamak için piyasaya dünya çapında verilen öneme ve piyasanın teşvik edici yapılarına bakmak yeterlidir. Pek çok ülkede ekonomik eşitsizliğin gerçek göstergeleri, solcu hükümetler döneminde o hükümetin adını kötüye çıkaracak ölçüde, en az sağcı hükümetler döneminde olduğu kadar, belki de çok daha büyük oranda artmıştır. Son on yirmi yılın tecrübesi budur. Üretken eşitsizlik teorisi temelde sağ kanatta, özellikle de Hayek’in güçlü eserinin etkisiyle gelişti şüphesiz. Sol ise, yumuşatıcı bir tavırla ama ister istemez pek etkili olmayan bir uzlaşmacılıkla bu duruma ayak uydurdu. Bobbio’nun Hayek’le hiçbir zaman açıkça uzlaşmamış olması anlamlı sayılabilir. Buna karşılık, Bobbio yargı kavramını “adalet” sözüyle açıklayarak ekonomik alandaki eşitsizliklere ancak sefalet içindeki insan yığınlarının durumunu iyileştirdiği ölçüde göz yumulabileceğini söyleyen ılımlı solcu düşünür Rawls’un görüşlerine başvurmuş, onu adeta onaylamıştır. Ne var ki, farklılık ilkesinin sözde kalması bu ölçüyü büsbütün belirsizleştiriyor. Bu durumda farklılık ilkesi günümüzün kapitalist düzenindeki neredeyse her türlü eşitsizliği, o düzenin yarattığı, tarihte bir benzeri görülmemiş olan bir verimlilik ölçütüne dayandırarak her yoksul insanın eşitsizlikten yararlanacağı görüşüyle haklı çıkarabilir. Hayek’in A Theory of Justice adlı eseri yayımlandıktan hemen sonra Rawls ile temelde aynı fikirde olduklarını açıklayabilmiş olması o kadar şaşırtıcı değil.

Bobbio’nun fikir dağarcığındaki üçüncü öge işte bu yüzden göründüğü kadar sağlam bir temele dayanmıyor. Bobbio, Batı’daki solun ve sağın ekonomi politikalarının uygulamada durmadan azalan farklılıklar gösteriyormuş gibi göründüğünü fark ediyor. Bobbio el attığı konu olan ve solun kendi temsil ettiği “idealler” ile bağdaşmıyormuş gibi gösterdiği gerçekçi “uzlaşmalar”ı bir kenara atarak çözmeye çalışıyor bu zorluğu. Ama bu iki şeyi, yani “uzlaşma” ile “ideal”i birbirinden o kadar kolaylıkla ayıramayız. Oysa Bobbio sol ile sağ arasındaki ideal farklılığının günümüzde de pekâlâ geçerli olduğu tezini güçlendirmek için, İtalya’da parti politikasının sol ve sağ konusunda hiçbir zaman bugün olduğu kadar katı, dayatmacı bir programa bağlanmadığı yönündeki gözle görülür gerçeği dile getirmiş oluyor. Ama 1994’te İtalya’daki seçim kampanyasının daha çarpıcı bir özelliği vardı. Merkez partilerinin programları arasındaki farklılıklar daha önce hiçbir zaman o kadar azalmamıştı. Bu durum, eski Komünist Partisi’nin az çok yeni-liberal nitelikteki ekonomi öğretilerini benimsemesinin sonucuydu şüphesiz. İdeallerdeki bu değişikliğin en açık göstergesi de, eski Komünist Partisi liderinin, seçim kampanyası sırasında Londra borsasının desteğini kazanmak için borsayı ziyaret etmesiydi. 1996’da, iki blokun programları arasındaki farklılıkların ortadan kalkması, her iki tarafı da halkın önünde birbirlerini kendi parti platformlarını çalmakla suçlayacak kadar ileri götürmüştü. Bu gerçekler Bobbio’nun ideal diye gösterdiği örneklere gölge düşürüyor; Bobbio’nun da tutarlı bir biçimde açıklayamayacağı örnekler bunlar.

Bu durumda Bobbio, sağ ile sol arasındaki farkın ortadan kalkması zengin ülkelerde söz konusu olsa bile, büyük işlerin gene soldan beklendiğine hep inandığı yoksul ülkelerde bu farkın hâlâ geçerli olduğunu söyleyebilir. Ama gerçekte, Latin Amerika, Kara Afrika, Güney Asya gibi bölgelerde, piyasanın zaferi olarak kabul edilen özelleştirme, devlet müdahalesinin kalkması gibi uygulamalar bir zamanlar solcu partiler ile solcu politikacıların en az sağcı hükümetlerle aynı sıklıkta uyguladığı öğretilerdir. Peki bu gerçek bize Bobbio’nun dördüncü önermesi, bir başka deyişle, yerküresel eşitsizliğin yönlendiriciliği konusunda ne anlatıyor? Burada görüyoruz ki, Bobbio’nun söylediği şeylerin iki yakası biraraya gelmiyor. Sol ile sağ arasındaki karşıtlığın sonuncu ögesinden söz ederken, insanlık tarihinde eşitliğin daha geniş bir tabana yayılması için daha geniş görüşlü bir hareketin destekleyeceği soldan söz ediyor Bobbio yalnızca. Ama sağın bu olasılığı nasıl değerlendireceği konusundan hiç söz etmiyor. Sağın bu durumdan hiç hoşlanmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Geniş anlamda yönlendiriciliğin hiçbir biçiminin geleneksel sağcı bakış açısıyla bağdaşmadığı düşünülebilir.

Gelgelelim, Bobbio’nun savıyla doğrudan doğruya bağlantılı, yönlendirici yanı çok güçlü olan yeni bir ılımlı sol öğretisi var. En başta Fukuyama teşvik edici yapıları günümüzde gelişmiş ülkelerde görülen eşitsizlik düzeyini gerektiren, dinamiği ise, daha yoksul ülkeleri sol görüşle aynı yola, rekabetçi olmayı gerektiren, ama eşitlikçi olmaması gereken bir yöne, yaygın bir refaha doğru açıkça götürmeyen liberal kapitalizme sunulabilecek hiçbir seçenek bulunmadığı için dünya tarihinin zaman açısından olmasa bile gelişme yönü bakımından kesin bir sona ulaştığı görüşünü ortaya atıyor.[6] Tarihin daha geniş tabana yayılmış bir eşitliğe doğru yürüdüğü konusunda Bobbio ile rahatlıkla aynı fikirde olabilir Fukuyama, çünkü onun da inandığı görülen, tarihin onaylanmasını öngören Hegelci mücadele teorisinin söylediği şey budur. Fukuyama da olsa olsa bu hareketin bir noktada kesilmesi gerektiğini, ufak tefek reformlar ithal ya da ihraç edebildiğimiz, bildiğimiz türden toplumlarda bu kesinti noktasını zaten görebileceğimizi söylerdi. Bu durumla kıyaslayabileceği herhangi bir tarih teorisi bulunmadığı için, Bobbio’nun buna ne diyeceği pek belli değildir. Bobbio eserinin son satırlarında çok güçlü bir ahlâki önerme getiriyor. Bu satırların can alıcı bir konudan üstü kapalı bir dille söz etmesi bir rastlantı eseri mi? Daha geniş tabana yayılmış bir insan eşitliği getirme doğrultusundaki uzun süreli eğilimin “karşı konulamaz” bir eğilim olduğunu bir defa daha belirtiyor Bobbio. Bunu söyleyen Bobbio, söz konusu uygarlaştırma hareketinin “zorunlu” olmadığını, yalnızca “gerçekleşebilir” olduğunu da söyleyebiliyor.[7] Bu iki görüş arasındaki çelişkinin üzerinde durmaya bile gerek yok.

SOLSUZ SİYASET

Bobbio’nun sol-sağ arasındaki farkı teori düzeyinde savunması, söylediği parlak sözlere rağmen, göründüğü kadar güçlü bir savunma değil. Bunun sebebi, ampirik toplumsal dünya ile tutarlı bir bağlantı kurmaksızın siyasî değerlere ilişkin üzerinde herkesin birleşebileceği bir kural oluşturmanın zorluğunda yatıyor. Bobbio eserlerini genellikle, ideal gördüğü sınıflandırmasını çağdaş tarihten ayırabiliyormuş gibi yazıyor, ama tabiî ayıramıyor. O, savını ortaya atarken öncelikle günümüzün siyaset sahnesini dikkate alıyor, ama bu çıkışın sınırları ve daha derin sebepleri de günümüzün siyaset sahnesinde yatıyor.

Bobbio 1950’lerden 1980’lere kadar İtalyan Marksizminin önce resmî, sonra da gayri resmî geleneklerine karşı çıktı. Başlangıçta liberal sosyalizmin kendince nasıl olması gerektiği görüşünden yola çıkarak hem kendi ülkesinde, hem dış dünyada komünizmin önde gelen cesur, tutarlı ve sivil bir muhalifi oldu. Ne var ki, Sovyet blokunda komünizmin çökmesi Bobbio’yu sevindirmedi. Onun Sovyet komünizminin çöküşü karşısında gösterdiği tepki, bu çöküşü bir zafer gibi görenlerin takındığı tavrın tam tersiydi. Bobbio Varşova Antlaşması’yla doğan rejimlerin sona ermesini, insanlığın kurtuluşu yolunda çok önemli bir olayı, yani başaşağı edilmiş bir ütopyanın sonunu alkışlarken, onu asıl kaygılandıran şey, insanlığın büyük bir bölümünün, yeryüzünün Batılı olabilme ayrıcalığı bulunmayan laneli halkı olarak kaldığı bir dünyada Sovyet tehdidinin temsil ettiği türden, Batı kapitalizminin kendini daha insancıl bir yolda yenilemesi için gerekli dış baskının artık ortadan kalkmış bulunmasıydı.[8]

Solun, daha doğrusu eski solun sesi gittikçe daha çok kısan kesimi, sağ ile sol arasındaki farkın “çağın bir yanılgısı” olduğunu ilân edince Bobbio’nun korktuğu şey kısa bir süre sonra İtalya’da gerçekleşir gibi oldu. Bu, Bobbio’nun 1989-1991 olaylarına gösterilen tepki konusundaki uyarısının bir benzeriydi. Destra e Sinitra’da kusursuz bir şekilde anlattığı bu tepkinin psikolojik kaynaklarını herkesten daha iyi görebiliyordu Bobbio. O, ahlâki ve siyasî gerginliğin yumuşamasına karşı, solun kalıcı kimliğini pekiştirmek için var gücüyle çalıştı. Gerçi bu çabası görüşlerini güçlendirdi güçlendirmesine, ama görüşlerinin sınırlarını da çizdi. Olaylara fazlasıyla Doğu cephesinden bakıyordu diyebiliriz Bobbio için. Özgürlük hareketinin ortaya çıkmasından bu yana, Bobbio’nun fikir gücünü sonuna kadar kullanmasını gerektiren, Batı’daki en güçlü komünist hareketinin yönlendirdiği bir sol vardı karşısında. Partito d’Azione’nin (Hareket Partisi) ve onun Bobbio için ifade ettiği bir “liberal sosyalizm” umudunun tükenişinden sonra Bobbio’nun sola yönelttiği eleştiri, ona sunduğu seçenekten çok daha güçlüydü. Bobbio, Atlee döneminde işçi hareketi ile ilk tanışmasından sonra İngiltere’de gördüğü hareketten çok etkilenmişti. Ne var ki, bu hareketin bir benzeri yoktu İtalya’da. 1970’li yıllara kadar sosyal demokrasinin bulunmadığı bir ülkede az çok sosyal demokrat gibi gördü kendini Bobbio. Ama Doğu’nun soluna gösterdiği ilgiyi Avrupa solunun Batı’daki baskın yorumuna hiçbir zaman göstermedi. Sosyal demokrasi kendi kendine bir güç odağı haline gelen kurumsal bir olgudan çok, puslu ama zararsız bir belirsizlik olarak kaldı.

Bobbio, Wilson’un ya da Callaghan’ın İngiltere’sinde, Mitterrand’ın Fransa’sında ve Gonzalez’in İspanya’sında nelerin şekillendiğini görmek için arkasına dönüp bakmaktan belki de farkında olmaksızın kaçınmıştı. Ne olursa olsun, onun Destra e Sinitra’daki çıkışının sınırlarını bu tecrübenin bastırılması belirlemişti. 1994’e kadar sağ ve sol kampların hâlâ geçerli olduğunu ileri sürenlere karşı çıkanları yalnızca Doğu’daki komünizmin çökmesi değil, şüphesiz sosyal demokrasinin Batı’da iyice silinmesi de umutlandırmıştı. Tam istihdamın uygulanmasına son verilmesi, sosyal güvenlik tedbirlerinin azaltılması ve yeni-liberal ekonomik büyüme öğretilerinin evrenselliği ile, geleneksel sağ-sol karşıtlığı, Bobbio’nun incelemesiyle ortaya koyduğundan çok daha keskin, iğneleyici bir dille tartışma konusu haline getirildi. Sol ve sağ terimleri, Bobbio’nun kabul ettiği gibi, tamamıyla görecelidir elbette. Şimdi merkezde bulunan her şeyin sağında yer alan, bütünüyle kapitalist bir düzende solun varlığını sürdürebilmesi, solun piyasaya karşı hiçbir direncinin kalmamasıyla mümkündür. Yeni Zelanda’daki İşçi Partisi yönetimiyle İsveç’teki ılımlıların yönetimini karşılaştırdığımızda söz konusu durumun günümüzde de geçerliliğini koruduğunu görürüz.

Ne var ki, sağın da, solun da kullandığı dilin bu şartlar altında geçerliliklerini uygulamada ne kadar zaman koruyabileceği şüphelidir. Sağ-sol farkını yaratan Avrupa bugün bu farkın evrenselliğini düşünme eğiliminde. Ama bu eğilim gerçeği yansıtmıyor. Tam kapitalist bir düzene her zaman daha yatkın olan ABD’de sağ ve sol terimlerinin akademik yayınlarda geçerliliğini sınırlı bir şekilde de olsa koruyabilmesine rağmen, bu terimlerin halk söyleminde hiçbir albenisi yok. Söz konusu durum Amerikan kültür geleneğinin bir zaafı değil, ülkenin iki partisi arasında çok küçük bir farklılık bulunmasının ve bu iki partinin zaman zaman birbirlerinin yerini alabiliyor olmalarının sonucudur. Clinton başkanlığındaki Demokrat Parti yönetiminin kamu sağlığı konusundaki önerilerini de içine alan iç siyasetinin, Nixon başkanlığındaki Cumhuriyetçilerin yönetimi dönemindeki iç siyasetten çok daha muhafazakâr olduğunu söylememiz gerekir. Bu iki “çifte tekelci” yönetimi tam olarak birbirinden ayıran kesin bir ilkeden söz edemeyiz. Buna çok benzeyen, belki daha da belirgin bir durum, eski Sosyal Demokrat Parti’nin tasfiye edilmesi ve LDP’nin bölünmesinden sonra Japonya’da oluşan siyaset sahnesidir. Bugün Tokyo’daki, aynı hamurdan yoğrulmuş olan muhalefet ile iktidarı sağ ya da sol diye açıkça sınıflandırmanın hiçbir anlamı yoktur. Birleşik Devletler ile Japonya gelişmiş kapitalist dünyanın daha geniş ve daha dinamik tarafını oluşturdukları için, Avrupa’nın da aynı hedefe yönelip yönelmeyeceğini merak etmenin de bir anlamı yoktur.

Söz konusu durum, sol ve sağ kavramlarının iki ayrı terim olarak kullanılmaması gerektiği anlamına gelmez. Bobbio’nun bu kavramların geçerliliğini hararete savunmasını anlayışla karşılıyoruz. Ama günümüzün yerleşik siyaset geleneğinin bu kavramların içini boşalttığını bilmiyormuş gibi davranarak sağ-sol kavramlarının geçerliliğini koruyamayız. Günümüzde kurulu siyaset düzenini sarsabilecek herhangi bir tarih teorisinden ya da kurumsal bir çabadan yoksun olarak, sol fikrinin tamamıyla yerleşik düşünceler çerçevesinde savunulması yeterli olmaz. Bobbio bir zamanlar böyle bir karşı çıkışla liberal sosyalizme bel bağlamıştı. Bugün ise beklentilerini gözle görülür bir biçimde azaltıp, sosyal demokrasiyi liberal sosyalizm olarak yeniden tanımlıyor, ama liberal sosyalizmi “üçüncü yol”un temsil edici bir örneği olarak kabul ediyor. Üçüncü yolun sağ-sol ikiliğinden kurtulma yolundaki aldatıcı çabalarını da başka yazılarında eleştiriyor Bobbio. Bu kitaptan çıkarılacak ders, sol-sağ karşıtlığının herkesin üzerinde birleşebileceği apaçık bir gerekçesi olmadığıdır. Sol, sağın ezici bir şekilde hüküm sürdüğü bir dünyada anlamlı bir güç olarak ayakta kalacaksa, sağa karşı gerçek bir seçenek sunabilmek için mücadele etmek zorunda kalacaktır.

New Left Review, Eylül-Ekim 1998, sayı 231

[1] Norberto Bobbio, Destra e Sinistra, Ragioni e significati di una distinzione politica, Roma 1994, 1995 yılında çıkan gözden geçirilip genişletilmiş baskı. İngilizce’ye Left and Right adıyla çevrilmiştir (Cambridge, 1996). [Türkçesi Sağ ve Sol: Bir Politik Ayrımın Anlamı, Dost Kitabevi Yay., 1998.]

[2] Destra e Sinistra, s.105.

[3] Destra e Sinistra, s.128-132; Left and Right, s.82-86.

[4] Destra e Sinistra, s.105; Left and Right, s.66.

[5] Michael Young, Rise of the Meritocracy (Meritokrasinin Yükselişi), Londra, 1972.

[6] Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan, çev. Zülfü Dicleli, İstanbul 1999.

[7] Destra e Sinistra, s.132; Left and Right, s.85-86.

[8] ‘L’utopia Capovolta’, La Stampa, 9 Haziran 1989, Eylül-Ekim 1989 tarihli 177 sayılı New Left Review dergisinde Ütopyada Düzelme (L’Utopia Capovolta) başlığıyla çevrilmiş ve Bobbio’nun aynı adı taşıyan kitabında tekrar yayımlanmıştır (Torino, 1990).