Anasayfa > Birikim Arşiv > 148 - Ağustos 2001 > Müşterek Olanı Yeniden Ele Geçirmek

Müşterek Olanı Yeniden Ele Geçirmek

Naomi Klein , Çeviren : Özgür Gökmen | (Sayı : 148 - Ağustos 2001)

“Küreselleşme karşıtı hareket” nedir? Deyimi tırnak içinde kullanıyorum çünkü buna ilişkin doğrudan iki şüphem var. Bu gerçekten bir hareket mi? Bir hareketse, küreselleşme karşıtı mı? İlk meseleyle başlayayım. Bunun gibi bir forumda -böyle forumlarda çok fazla vakit geçiriyorum- onu görebiliyor, ellerimizde tutabiliyor gibi davranarak varlığından bahsedip bunun bir hareket olduğu hususunda kendimizi kolayca ikna edebiliriz. Elbette gördük - ve Quebec’te ve Amerika Zirvesi boyunca Amerika-Meksika sınırında ve kuzey yarım küre için Serbest Ticaret Bölgesi tartışmalarında geri döndüğünü biliyoruz. Ancak daha sonra, şu an içinde bulunduğumuz gibi salonlardan çıkıyoruz, eve gidiyoruz, biraz TV izliyoruz, küçük bir alışveriş yapıyoruz ve bunun var olduğuna dair en ufak bir his dahi kayboluyor ve belki de çıldırıyormuş gibi hissediyoruz. Seattle - bir hareket miydi, kollektif bir halüsinasyon mu? Burada bulunan çoğumuz için, Seattle küresel bir direniş hareketinin ortaya çıkış partisi, ya da Porto Alegre’deki Dünya Sosyal Forumu’nda birisinin söylediği gibi, “umudun küreselleşmesi”ydi. Ama bizim dışımızda kalanlar için, Seattle hâlâ sınırsız köpüklü kahve, Asya mutfağı, e-ticaret milyarderleri ve sulu zırtlak Megy Ryan filmleri anlamına geliyor. Ya da belki ikisi birdendir. Bir Seattle öteki Seattle’ı doğurdu - ve şimdi beceriksizce birarada var oluyorlar.

Bazen bizim kendiliğinden var ettiğimiz bu hareketin birçok ayrı adı var: şirket karşıtı, anti-kapitalist, serbest ticaret karşıtı, anti-emperyalist. Birçokları bunun Seattle’da başladığını söylüyor. Diğerleri, beşyüz yıl önce başladığını iddia ediyor - sömürgeciler, yerli halklara “gelişecekler” ya da “ticaret”e uygun hale geleceklerse her şeyi daha farklı yapmaları gerekeceğini ilk söylediğinde. Gene başkaları 1 Ocak 1994’te, Zapatistalar’ın Ya Basta! [Artık Yeter!] sözleriyle ayaklanmalarını başlattıkları, NAFTA’nın Meksika’da yasalaştığı gece zuhur ettiğini söylüyor. Tamamen kime sorduğunuza göre değişir. Fakat ben birçok hareketi içinde barındıran bir hareket -koalisyonlar koalisyonu- resmetmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Bugün binlerce grubun hepsi, ortak tehdidi kabaca hayatın her alanının özelleştirilmesi, her etkinlik ve değerin metaya dönüştürülmesi olarak tanımlanabilecek olan kuvvetlere karşı çalışıyor. Sık sık eğitimin, sağlık hizmetlerinin, doğal kaynakların özelleştirilmesinden bahsediyoruz. Ancak süreç çok daha muazzam. Güçlü fikirlerin reklam sloganlarına ve halka açık sokakların alışveriş merkezlerine çevrilmesini; yeni kuşakların doğar doğmaz pazarın hedef kitlesi haline getirilmesini; okulların reklamlarla işgâl edilmesini; su gibi temel insan ihtiyaçlarının meta olarak satılmasını; temel işçi haklarının rafa kaldırılmasını; genlere patent alınmasını ve etiketli bebeklerin kabus gibi tehditkâr bir şekilde belirmesini; tohumların genetik olarak değiştirilmesini ve satın alınmasını; siyasetçilerin satın alınmasını ve değiştirilmesini içeriyor.

Aynı zamanda, birçok farklı kampanya ve hareket biçimini alan karşı tehditler de mevcut. Paylaştıkları ortak ruh, müşterek olanın radikal bir şekilde yeniden ele geçirilmesi. Umumun malı olan bizim ortak mekânlarımızın -şehir meydanlarının, sokakların, okulların, tarlaların, fabrikaların- yerini balon gibi şişen pazaryerleri aldı, dünyada bir direniş ruhu güçleniyor. İnsanlar bir parça doğa ve kültürü yeniden ele geçiriyor ve bunun “kamusal mekân olacağını” söylüyor. Amerikalı öğrenciler reklamları sınıflardan kapı dışarı ediyor. Avrupalı çevreciler ve ehlikeyifler işlek kavşaklarda partiler veriyor. Topraksız Tay köylüleri çok aşınmış golf sahalarına organik sebzeler dikiyor. Bolivyalı işçiler su kaynaklarının özelleştirilmesini tersine çeviriyor. Napster gibi uyumsuzlar internet üzerinde çocukların, çokuluslu plak şirketlerinden satın almaktansa, birbirleriyle müzik değiştokuşu yapabilecekleri bir tür ortak alan yaratıyor. Reklam panoları özgürleştiriliyor ve bağımsız medya ağları kuruluyor. Dünya Sosyal Forumu esnasında, Porto Alegre’de, çoğu kez yalnızca McDonalds’ın çekici olarak karikatürize edilen José Bové, Movimento Sem Terra’dan yerel eylemcilerle birlikte üç hektar genetik olarak değiştirilmiş soya fasülyesini tahrip ettikleri Monsanto deneme bölgesine gitti. Fakat protesto burada bitmedi. MST toprağı işgâl etti ve şimdi hareketin üyeleri tarlayı sürdürülebilir ziraat modeline dönüştürme vaadiyle bu toprağa kendi organik bitkilerini dikiyor. Kısaca eylemciler devrim için beklemiyorlar, yaşadıkları, okula devam ettikleri, çalıştıkları, ziraat yaptıkları yerlerde hemen harekete geçiyorlar.

Fakat aynı zamanda, amacı müşterek olanın bu tür radikal yeniden kazanımlarını yasalaştırmak olan resmî öneriler de ortaya çıkıyor. NAFTA ve benzerleri hazırlanırken, serbest ticaret gündemine çevre, emek ve insan haklarını kapsayacağı varsayılan, “yan anlaşmalar” eklemeye yönelik birçok konuşma geçti. Şimdi savaş bunları dışarıda bırakmak için. José Bové -küresel bir küçük çiftçiler örgütü olan Via Campesina ile birlikte -“Dünya Satılık Değildir” sloganı altında, gıda emniyeti ve zirai ürünleri tüm ticaret anlaşmalarından çıkarmak için bir kampanya başlattı. Müşterek olanın çevresine bir sınır çekmeye çalışıyorlar. Kanada’daki birçok siyasi partiden daha çok üyesi olan Kanadalılar Konseyi yöneticisi Maude Barlow, suyun özel bir mülk olmadığını ve herhangi bir ticaret anlaşmasında yer almaması gerektiğini öne sürdü. Bu fikir, bilhassa Avrupa’da son yaşanan gıda paniğinden beri, çok fazla destek görüyor. Genellikle bu özelleştirme karşıtı hareketler kendi başlarına harekete geçiyorlar. Fakat aynı zamanda dönem dönem bir noktaya yöneliyorlar - Seattle, Prag, Washington, Davos, Porto Alegre ve Quebec’te olan buydu.

SINIRLARIN ÖTESİNDE

Bu söylemin yön değiştirmiş olduğu anlamına geliyor. NAFTA’ya karşı yürütülen mücadeleler esnasında, ilgili ülkelerde, örgütlü emek, çevreciler, çiftçiler ve tüketici grupları arasında bir koalisyonun ilk alemetleri ortaya çıktı. Kanada’da çoğumuz ulusumuza ait, “Amerikanlaşma”dan ayırt edici bir şeyi saklı tutmak için mücadele ettiğimizi hissettik. Amerika Birleşik Devletleri’nde, konuşmalar çok korumacıydı: işçiler Meksikalılar’ın “bizim” işlerimizi “çalacağından” ve “bizim” çevre standartlarımızı düşüreceğinden endişe ediyordu. Başından sonuna kadar, anlaşmaya karşı çıkan Meksikalılar’ın sesleri kamusal olarak neredeyse tamamen hiç yansımadı - yine de, bunlar çıkan sesler arasında en güçlü olanlardı. Fakat sadece birkaç yıl sonra, ticaret üzerine yapılan tartışma dönüştürülmüştü. Küreselleşmeye karşı savaş, şirketleşmeye ve bazıları için, kapitalizmin kendisine karşı bir mücadele halini almıştı. Aynı zamanda bir demokrasi savaşı olmuştu. Maude Barlow Kanada’da NAFTA karşıtı kampanyanın öncülüğünü 12 yıl önce yaptı. NAFTA yasalaştığından beri, diğer ülkelerden örgütçü ve eylemcilerle ve kendi ülkesinde devletten şüphe duyan anarşistlerle birlikte çalışıyor. Bir zamanlar Kanada milliyetçiliğinin simgesi olarak görülürdü. Şimdi bu söylemden uzaklaştı. “Değiştim,” diyor, “Bu mücadeleyi bir ulusu kurtarma mücadelesi olarak görürdüm. Şimdi demokrasiyi kurtarma mücadelesi olarak görüyorum.” Bu tâbiyeti ve devlet sınırlarını aşan bir dava. Seattle’dan gelen asıl haber, dünya çapında örgütçülerin -maddi olarak daha iyi desteklenen okullar için, sendika karşıtlığına ve ilgisizliğe karşı, aile çiftlikleri için ve zenginlerle yoksullar arasında derinleşen uçuruma karşı- yerel ve ulusal mücadelelerini küresel bir gözlükten görmeye başlıyor olmaları. Bu son yıllarda gördüğümüz en önemli kayma.

Bu nasıl gerçekleşti? İnsanların bu uluslararası hareketini kim ya da ne biraraya getirdi? Muhtıraları kim gönderdi? Bu karmaşık koalisyonları kim kurdu? Birisi hayalinde Seattle’da seferberlik için bir ana plan yaratmış gibi davranmak caziptir. Ama sanırım bu daha ziyade büyük ölçekli bir rastlantı meselesiydi. Birçok küçük grup oraya gitmek için örgütlendi ve ne geniş ve farklı bir koalisyonun parçası olduklarını hayretle gördü. Gene de bu cepheyi var eden, teşekkür edilebilecek tek bir güç varsa, o da çokuluslu şirketlerdir. Reclaim the Streets’in örgütçülerinden birinin kaydettiği gibi sorunları daha çabuk görmemize yardımcı oldukları için CEO’lara teşekkür etmeliyiz. Tarihin şu an içinde bulunduğu andaki şirket projesinin saf emperyalist tutkusuna -deregülasyonlarca serbest kılınmış kâr için sınırsız itkiye ve etkileri sınırlanmış anti-tröst kanunlarının serbest bıraktığı şirket birleşmeleri ve satın alımlarına- şükürler olsun, çokuluslular öyle kör edici bir şekilde zenginleşti, holdingleri öyle genişledi, ulaşabildikleri yerler öyle küreselleşti ki bizim için bizim koalisyonlarımızı yarattılar.

Dünyanın çevresinde eylemciler küresel şirketler tarafından sağlanan hazır altyapıları kullanıyorlar. Bu sınır aşırı sendikalaşma anlamına gelebilir, aynı zamanda, -tümü tek bir çokuluslu şirketle farklı ilişkilere sahip olabilecek işçiler, çevreciler, tüketiciler, hattâ mahkûmlar arasında- sektör aşırı örgütlenme anlamına da gelebilir. Böylece General Electric gibi bir marka çevresinde tek bir kampanya ya da koalisyon inşâ edebilirsiniz. Monsanto’ya şükürler olsun, Hindistan’da çiftçiler, tarlalarda ve süpermarketlerde genetik olarak oynanmış yiyeceklerin yolunu kesen doğrudan eylem stratejileri geliştirmek için çevrecilerle ve dünya çapında tüketicilerle birlikte çalışıyorlar. Shell Oil ve Chevron sayesinde, Nijerya’daki insan hakları savunucuları, Avrupa’da demokratlar, Kuzey Amerika’da çevreciler, petrol sanayinin sürdürülemezliğine karşı bir savaşta birleştiler. Hazır yemek devi Sodexho-Marriott’un Amerikan Corrections Şirketi’ne yatırım yapma kararı sayesinde, üniversite öğrencileri sadece kampüs kafeteryalarındaki yemeği boykot ederek Amerika’nın büyüyen kâra yönelik hapisane sanayini protesto etmeye muktedirler. Diğer hedefler, düşük maliyetli AİDS ilaçlarının üretimine ve dağıtımına mani olmaya çalışan farmakoloji şirketleri ve fast-food zincilerini içeriyor. Yakın zamanda Florida’da öğrenciler ve ziraat işçileri, Taco Bell çevresinde güçlerini birleştirdiler. St Petersburg bölgesinde, -birçoğu Meksika göçmeni olan- işçilere domates ve soğan toplamaları için yıllık ortalama 7500 Amerikan doları ödeniyor. Yasadaki bir boşluk sayesinde pazarlık güçleri yok: patronlar ücretler hususunda onlarla konuşmayı bile reddediyorlar. Topladıklarını kimin satın aldığına baktıklarında, yerel domateslerin en büyük alıcısının Taco Bell olduğunu gördüler. Böylece, Taco Bell’i üniversite kampüslerinde boykot etmek üzere öğrencilerle birlikte Yo No Quiero Taco Bell kampanyasını başlattılar.

Bu yeni tür eylemci sinerjisine öncülük etmede en çok yardımı dokunan elbette Nike oldu. Kampüslerinin Nike’ın alameti farikası tarafından işgâl edilmesiyle yüzyüze kalan öğrenciler, -tümü ortak küresel bir düşmana yönelik farklı ilişkileriyle biraraya gelen- markalı kampüs giysilerini yapan işçiler ve aynı şekilde, gençliğin ticarileşmesinden kaygı duyan ebeveynler ile çocuk emeğine karşı kampanya yürüten kilise gruplarıyla bağlantı kurdular. Parlak tüketici markalarının belaltlarını sergilemek bu hareketin erken dönem anlatılarını ortaya çıkardı - bu, şirketlerin hergün kendileri hakkında reklam ve halkla ilişkiler şirketleri dolayımıyla dillendirdikleri çok farklı anlatılara karşı bir etki-tepki meselesiydi. Citigroup, sayısız şirketleriyle, ortalıktaki en kötü şirket erkek unsurlarıyla ilgilenen, Kuzey Amerika’nın en büyük finansal kurumu olarak bir diğer başlıca hedefi teşkil ediyor. Buna yönelik kampanya, onlarca meseleyi elverişli bir şekilde birbirine bağlayıveriyor -California’da ormanların dümdüz edilmesinden, Çad ve Kamerun’da petrol boru hatları planlarına kadar. Bu projeler sadece bir başlangıç. Fakat yeni bir tür eylemci yaratıyor: Oregonlu öğrenci eylemci Sarah Jacobson’ın sözleriyle, “Nike bağımlılığa atılan ilk adımdır”.

Örgütçüler, şirketler üzerinde yoğunlaşarak, toplumsal, ekolojik ve iktisadî adalate dair birçok meseleninin birbiriyle bağlantılı olduğunu şekil üzerinde gösterebilirler. Karşılaştığım hiçbir eylemci, dünya iktisadının bir kerede bir şirket üzerinden değiştirileceğine inanmıyor, fakat kampanyalar uluslararası ticaret ve finansın herkes tarafından bilinmesi caiz olmayan dünyasına bir kapı araladılar. Yöneldikleri, küresel ticaretin kurallarını yazan merkezî kurumlar: WTO, IMF, FTAA ve bazıları için pazarın kendisi. Burada da biraraya getiren tehdit, özelleştirme - müşterek olanın yitirilmesi. DTÖ görüşmelerinin bir sonraki ayağı, ticarileşmenin sınırlarını daha da genişletmek üzere tasarlandı. GATS (Ticaret ve Hizmetlere Dair Genel Anlaşma) ve TRIPS (Entellektüel Mülkiyet Haklarının Ticaretle Âlâkalı Yönleri) dolayımıyla, hedeflenen tohumlar ve ilaç patentleri üzerindeki mülkiyet haklarının daha sıkı bir biçimde korunması ve hıfzısıhha, eğitim ve su kaynakları gibi hizmetleri pazara çıkarmak.

Karşı karşıya olduğumuz en büyük meydan okuma, tüm bunları yaygın olarak kavranabilir tek bir mesaj halinde damıtmak. Birçok kampanyacı, birbirinden farklı meseleleri birbirine bağlayan bağı sezgisel olarak kavrıyor - Subcomandante Marcos’un söylediği gibi, “Zapatism bir ideoloji değil, bir sezgidir.” Fakat dışarıda kalanlar için, modern protestoların safi kapsamı bir parça gizemli olabilir. Harekete dışarıdan kulak misafiri olursanız, ki birçok insanın yaptığı budur, birbirinden kopuk sloganlardan, belirli hedefleri olmayan, birbirinden tamamen farklı şikâyete sebep olan hallerin karmakarışık genel bir listesinden mürekkep bir kuru gürültü gibi görünen bir şeye marûz kalırsınız. Geçen sene Los Angeles’taki Demokratik Ulusal Kongre’de, Rage Against the Machine konseri esnasında, neredeyse vurulmamdan hemen önce, her şey için her yerde saçmalık düzeyine varan sloganlar olduğunu düşünerek Malzeme Ofisi’nin dışında durduğumu hatırlıyorum.

TEMEL BAŞARISIZLIKLAR

Bu tür bir intiba, geleneksel medyayı her zaman şaşırtan, hareketin merkezsiz kılınmış, hiyerarşik olmayan yapısı tarafından pekiştirilmektedir. İyi örgütlenmiş basın toplantıları nadirdir, karizmatik bir önderlik yoktur, protestolar birbirlerinin üstüne yığılmaya meyyaldir. Birçok hareketin yaptığı gibi, liderler en üstte, taraftarlar aşağıda bir piramid oluşturmaktansa, daha ziyade mükellef bir ağa benzer. Kısmen, bu ağ benzeri yapı, internet temelli örgütlenmenin bir sonucu. Ama aynı zamanda ilk anda protestolara neden olan siyasal gerçekliklerin tam da kendisine -geleneksel parti siyasetinin mutlak başarısızlığına- verilen bir tepki. Dünya çapında yurttaşlar, sadece pazar güçleri ve IMF buyrukları karşısında iktidarsızlıklarını bahane etmelerini seyretmek için sosyal demokrat ya da işçi partilerini seçmek için çalıştılar. Bu koşullarda, modern eylemciler değişimin seçim sürecinden çıkacağına inanacak kadar naif değiller. IMF’in yapısal uyum politikaları, WTO’nun ulusal egemenliği aşma kabiliyeti, rüşvetçi kampanya finansmanı ve benzerleri gibi demokrasinin dişlerini söken yapılara meydan okumakla o yüzden bu denli ilgililer. Bu ideolojik düzeyde küreselleşmenin aslında temsili demokrasinin krizi olduğu anlayışına tekabül ediyor. Bu krize sebeb olan neydi? Temel sebeplerden biri, iktidarın ve karar alma sürecinin yurttaşlardan gittikçe daha uzakta bir yerlere aktarılmasıdır: hiçbir saydamlık ya da sorumluluğa sahip olmayan, yerelden bölgesel, bölgeselden ulusal, ulusaldan uluslararası kurumlara. Çözüm nedir? Bir alternatif telaffuz etmek, katılımcı demokrasi.

Dünya Ticaret Örgütü’ne yöneltilen şikâyetlerin doğası hakkında düşünecek olursanız, dünya çevresinde hükümetlerin, sınırlarını mallara ve hizmetlere açmasından daha fazla bir şeyleri içeren bir iktisadî modeli benimsediğini görürsünüz. Küreselleşme karşıtlığı dilini kullanmak bu yüzden faydalı değildir. Birçok insan küreselleşmenin ne demek olduğunu gerçekten bilmiyor ve bu terim hareketi şu türden, envanterde hazır bulunan reddiyelere aşırı derecede marûz kılıyor: “Eğer ticarete ve küreselleşmeye karşıysanız, neden kahve içiyorsunuz?” [Hem de] gerçekte hareket, -dünyadaki her ülkeye, kendilerini yatırıma uygun hale getirmek için kabul etmeleri gerektiği söylenen dönüştürücü siyasal programlar kümesine karşı- ticaret ve sözümona küreselleşme çevresinde sarıp sarmalanan şey neyse, onun bir reddiyesiyken. Bu paketi “McHükümet” [McDonalds’a atfen, çn] olarak adlandırıyorum. Vergileri kısmak, hizmetleri özelleştirmek, düzenlemeleri serbest bırakmak, sendikaları kapatmak; bu neşeli yemek - bu diyet neyin yararına? Bırakın serbest pazar yuvarlansın ve diğer tüm sorunlar görünüşe göre azar azar kendiliğinden çözülür. Bunun ticaretle âlâkası yok. Bu McHükümet reçetesini güçlendirmek için ticareti istismar etmekle alakalı.

Öyleyse, FTAA’ya doğru yaklaştığımız bugün sorduğumuz soru, “ticarete taraf mısın, karşı mısın?” değil. Soru, yabancı sermaye ve yatırımla olan ilişkimiz açısından pazarlık etme hakkımız olup olmadığı. Deregüle edilmiş pazarlarda içkin olan tehlikelerden kendimizi nasıl korumak istediğimize karar verebiliyor muyuz? Ya da bu kararları sözleşme dışı mı bırakmalıyız? Bu sorunlar iktisadî durgunluk dönemine girdiğimizde çok daha şiddetli hale gelecek, çünkü iktisadî gelişme esnasında, toplumsal güvenlik ağımızdan arta kalan, çok büyük ölçüde tahrip edildi. İşsizlik oranının düşük olduğu bir dönem boyunca, insanlar bu hususta çok kaygılanmadılar. Yakın bir gelecekte çok daha fazla endişe duyacak olmaları muhtemeldir. DTÖ’nün karşı karşıya olduğu en ihtilaflı meseleler, kendi geleceğini tayin etme hakkına dair olan sorunlardır. Örneğin, Kanada yabancı bir kimya şirketi tarafından dava edilmeden, zararlı bir benzin katkı maddesini yasaklama hakkına sahip midir? DTÖ’nün Ethyl Corporation lehine aldığı bir karara göre hayır. Meksika, tehlikeli toksit atık imha bölgesine verilen bir izni reddetme hakkına sahip midir? NAFTA çatısı altında Meksika hükümetini 16.7 milyon dolarlık zarar için dava eden Metalclad’a göre hayır. Fransa hormonlu etin ülkeye girişini yasaklama hakkına sahip midir? Rokfor peyniri gibi Fransız ithal mallarını yasaklayarak misilleme yapan Amerika Birleşik Devletleri’ne göre hayır - bu, Bové adlı peynir imalatçısını McDonalds’ı parçalarına ayırmak için harekete geçirdi; Amerikalılar sadece hamburgerden hoşlanmadığını düşündüler. Arjantin yabancı borç alabilecek duruma gelmek için kamu sektörü harcamalarını -toplumsal sonuçları karşısında genel grevlere yol açacak bir şekilde- kesmek zorunda mıdır? Evet, IMF’e göre öyledir. Her yerde durum aynıdır: yabancı sermaye karşılığında demokrasiyi elden çıkarmak.

Daha küçük ölçeklerde, kendi kaderini tayin hakkı ve sürdürülebilirlik mücadeleleri, Dünya Bankası barajlarına, orman kesimlerine, peşin parayla satılan mahsül ziraatine ve buna karşı koyan yerli toprakları üzerinde kaynak elde edilmesine karşı sürdürülmektedir. Bu hareketlerdeki birçok insan, ticarete ya da sınai gelişmeye karşı değildir. Uğruna savaştıkları, bu topraklar üzerinde yaşayan insanların gelişimden dolaysız olarak yararlanmasını teminat altına almak için, yerel cemaatlerin kaynaklarının nasıl kullanıldığı konusunda söz hakkına sahip olmasıdır. Bu kampanyalar ticarete karşı değil, şimdi beşyüz yaşında olan tavizlere karşıdır: demokratik denetimin ve kendi kaderini tayin hakkının yabancı yatırıma ve her derde deva iktisadî büyümeye kurban edilmesi. Yüzyüze kaldıkları meydan okuma, belirsiz bir küreselleşme fikri çevresinde dönen söylemi, belirli bir demokrasi tartışmasına kaydırmaktır. “Benzeri görülmemiş bir refah” döneminde, insanlara kamu harcamalarını kesmek, iş kanunlarını feshetmek, -illegal ticaret bariyerleri oldukları farz edilen- çevreyi korumaya yönelik uygulamaları iptal etmek, okullara ayrılan fonları geri çekmek, malî olarak karşılanabilir konut inşâ etmemek dışında bir çareleri olmadığı söylenir. Bunların hepsi bizi ticarete hazır, yatırıma uygun, dünya çapında rekabet şansı bulunan bir hale getirmek için gerekliydi. İktisadî durgunluk döneminde bizi ne tür bir eğlencenin beklediğini bir hayal edin.

Küreselleşmenin -küreselleşmenin bu biçiminin- yerel insan refahının sırtından yükseldiğini göstermeye muktedir olmamız gerekiyor. Çok sıklıkla, küresel ve yerel arasındaki bu ilişkiler kurulmuyor. Bunun yerine bazen iki eylemci yalnızlığa sahipmişiz gibi görünüyoruz. Bir yandan, muzaffer bir ruh haline sahip olabilecek, ancak insanların günlük mücadeleleriyle bağı olmayan uzun vadeli meseleler için savaşır gibi görünen uluslararası küreselleşme karşıtı eylemciler var. Genellikle elistist olarak görülüyorlar: dreadlock saçlı beyaz orta sınıf çocuklar. Diğer taraftan, hayatta kalmak ya da en temel kamu hizmetlerinin korunması için günlük mücadelelerinin savaşını veren, çoğu kez kendilerini tükenmiş ve demoralize olmuş hisseden, cemaat eylemcileri var. Sizi bu denli heyacanlandıran nedir, diye soruyorlar.

İleri doğru en pürüzsüz yol bu iki gücün birleşmesidir. Şu an küreselleşme karşıtı hareket olan, neo-liberal politikaların oynadığı piyesle - evsizlik, ücret durgunluğu, kira artışı, polis şiddeti, hapisane sömürüsü, göçmen işçilerin suçlu hale getirilmesi ve daha niceleriyle- mücadele ederek binlerce yerel harekete dönüşmelidir. Bunlar aynı zamanda her türden alelade meseleyle ilgili mücadelelerdir: yerel çöplerin nereye gideceğine karar verme hakkı, iyi kamu okullarına sahip olma, temiz su ihtiyacının karşılanması. Aynı zamanda, kendi bölgelerinde özelleştirme ve deregülasyonla savaşan yerel hareketler kampanyalarının, kendi özel meselelerinin dünya çapında uygulanan uluslararası iktisadî gündeme nasıl oturduğunu gösterebilecek şekilde, tek bir büyük küresel hareketle birleştirmelidirler. Eğer bu bağ kurulmazsa, insanlar demoralize olmaya devam edecekler. İhtiyacımız olan, hem ortak gücü ve denetimi ele alacak, hem de yerel örgütlenme ve kendi kaderini tayin hakkını güçlendirecek siyasal bir çerçeve oluşturmaktır. Bu farklılık hakkını teşvik eden, kutlayan ve şiddetle savunan bir çerçeve olmalıdır - kültürel farklılığı, ekolojik farklılığı, zirai farklılığı ve evet, aynı şekilde, siyasal farklılığı; siyaset yapmanın farklı yollarını. Cemaatler okullarını, hizmetlerini, doğal ortamlarını, kendi anlayışları uyarınca planlama ve yönetme hakkına sahip olmalıdır. Elbette, bu ancak -kamu eğitimi, fosil yakıt emisyonu ve benzerlerine dair- ulusal ve uluslararası bir standartlar çerçevesi içinde mümkündür. Ancak hedef, birbirine uzak idare ve idare edilenler değil, daha iyi bir şekilde yerel düzeyde yakın plan demokrasi olmalıdır.

Zapatistalar’ın bunun için bir deyişi var. “İçinde birçok dünyayı barındıran tek bir dünya” diyorlar. Bazıları bunu bir New Age cevapsızlığı olarak eleştirdi. Bir plan istiyorlar. “Pazarın bu mekânlarda ne yapmak istediğini biliyoruz, siz ne yapmak istiyorsunuz?” Planınız nerede? “Bu bize bağlı değil,” cevabını vermekten korkmamamız gerektiğini düşünüyorum. İnsanların kendilerini yönetme, kendileri için en iyi kararı alma kabiliyetine biraz güvenmemiz gerekiyor. Bu kadar çok kibir ve pederşahiliğin olduğu bir yerde biraz tevazu göstermeliyiz. İnsanî farklılığa ve yerel demokrasiye inanmak güçsüz bir şey değildir. McHükümetteki her şey onlara karşı komplo kuruyor. Neo-liberal politikalar, merkezileşmeye, konsolidasyona, bağdaşıklığa karşı her düzeyde önyargılıdır. Buna karşı, içinde birçok dünya barındıran tek bir dünyaya söz vererek bağlanmış, “tek bir hayır ve birçok evet”in savunucusu olan bir radikal değişiklik hareketine ihtiyacımız var.

Bu makale, Nisan 2001’de UCLA, Centre for Social Theory and Comparative History’de [Los Angeles California Üniversitesi, Sosyal Teori ve Mukayeseli Tarih Merkezi] yapılan bir konuşmanın metnidir.

New Left Review (II) 9, (Mayıs/Haziran 2001), s. 81-89.