Ne İçin Sol?

Erdoğan Özmen | (Sayı : 165 - Ocak 2003)

Bir yarar sağlayacaksa eğer, kendimize yapacağımız herhangi bir haksızlığın ne önemi olabilir ki? Buna mı tahammül edemeyeceğiz?

Ya da şöyle soralım: Solun şimdiki dar zamanlarında, bir hevesle başka disiplinlerden -örneğin psikanalizden- medet ummak, onların imkânlarından yararlanmayı akla getirmek kendimize karşı adaletli olmadığımız anlamı mı taşır? Dahası, böylesi bir tutum manidar mıdır; örneğin, üstlenilmesi/üstlenmemiz gereken sorumluluklardan bir kaçış kapısı aralamaya çalışmak mıdır?

* * *

Bütün değerlendirmelerde aynı şey işte: Kendini yenileyemeyen soldan, çağın/dönemin gerçeklerine uygun tutumlar geliştiremiyor olmaktan; hepsinin ötesinde de temel yönsemesini yitirmiş olmaktan, artık yoksullarla bağ ve ilişki kuramaz, en esaslı idealini, eşitlik idealini artık hatırlayamaz hale düşmüş (hal böyleyse hakikaten, daha da nereye kadar düşülür ki?) bir soldan söz ediyorlar.

Kabul. Ama biz yine de şunu fark edelim: Başkalarının pratik/ampirik sebep ve gözlemlerini ileri sürdükleri yerde yaşadıklarımız, kendine özgü bir var olma halinin ‘kriz’ ve ‘gerilimlerine’ işaret ediyorsa, en hayırlısı o soruyla başlamak değil midir: Sol ne içindir? O varoluş halinin sürdürülmesi ve muhafazası için her seferinde iç dünyalarımızda yeni gerekçeler aramanın hiç olmazsa makûl ölçülerde kalmasını ve kontrolden çıkarak bir çırpınma niteliği edinmemesini, ama aynı zamanda o kadim ‘çilecilikten ilham alan sol’ suçlamaları karşısında durmamızı da sağlayacak dayanakların keşfi ve inşâsı için biraz dursak... Hattâ, hiç üşenmeden üstelik, en başa, en temel sorularımıza dönmeye cesaret etsek! En sakin üslûbumuz ve halimizle, paniğe kapılmadan. Doğru idare edilemeyen bir panik hali çünkü, benliğimizin bütün yapıcı ve ulaşılabilir enerjisini kendine çekerek heba edebilir. Kaldı ki o sükunet ve sabır, hiç ummadığımız içgörüler edinmemize ve yeni açılımlar kazanmamıza niye yaramasın ki? Mesela:

“Siyasal düş kırıklıkları siyasal sabırsızlıklardan kaynaklanıyordu. Biz, hepimiz bu sabırsızlığı yaşamak zorundaymışız gibi koşullandırılmışız. Çünkü sürekli olarak Gelişme adına pek çok konuda umutlandırılmış durumdayız.

İsterseniz, bu senaryoyu bir kerelik değiştirelim..., isterseniz, kendimizi gökteki cenneti yaratabileceğimiz bir dünyada değil de, tam tersine, cehenneme çok daha yakın bir dünyada yaşadığımızı düşünelim. Bu durum siyasal ya da ahlâksal seçimlerimizin tekini bile değiştirir mi? Gene aynı sorumlulukları yüklenmek zorunda kalacak, aynı savaşımı sürdürmekle yükümlü görecektik kendimizi. Belki de sömürülenler ve acı çekenlerle aramızda var olan dayanışma duygusu daha da yoğunlaşacaktı. Değişecek tek şey umutlarımızın aşırılığı ve düş kırıklıklarımızın acılığı olacaktı”. (John Berger, Leopardi-Şiirin Saati)

Dahası, en başa, kaynaklara dönmeyi göze aldığımızda, orada bulacaklarımız, gerideki eksiğinin telafisi ve ikamesi için onca zaman didinip durduğumuz temel kayıplarımızdır, kim bilir ki.

Hepsinden önce, Marx’ı yeniden okumaktan söz ediyorum:

“Toplumun bir kutbunda çalışma koşullarının sermaye şeklinde kütleleşip yoğunlaşması, öteki kutbunda ise, işgüçlerinden başka satacak şeyleri olmayan insanların toplaşmış olması yetmiyordu. Hattâ bunların işgüçlerini isteyerek satma durumunda bırakılmaları da yetmiyordu. Kapitalist üretimin ilerlemesi, eğitim, gelenek ve edinilen alışkanlıklarla, bu üretim biçiminin koşullarını doğa yasaları gibi apaçık (self-evident) görmeye yatkın bir işçi sınıfını da oluşturuyordu. Kapitalist üretim süreci bir defa örgütlenmesini tamamladı mı, bütün direnmeleri kırar. Devamlı bir nispi artı-nüfus yaratılması, işgücüne olan arz ve talebi ve dolayısıyla ücretleri daima sermayenin gereksinmelerine uygun bir düzeyde tutar. Ekonomik ilişkilerin sessiz baskısı, emekçinin, kapitalistin boyunduruğu altına girmesini tamamlar. Ekonomik koşulların dışında doğrudan doğruya kuvvet kuşkusuz hala kullanılır, ama ancak istisnai hallerde. İşlerin olağan gittiği sıralarda, emekçi, ‘doğal üretim yasalarına’ terk edilebilir; yani üretimin kendi koşullarının yarattığı, güvence altına aldığı ve sürdürdüğü bir bağımlılığa , sermayeye olan bağımlılığına bırakabilir” (abç) (Kapital, Birinci cilt, s. 776, çev: Alaattin Bilgi).

Merak etmemiz gereken şudur: Kılı kırk yararcasına sürdürülen devasa bir kapitalizm tahlilinin sonunda varılan o derin ümitsizlik haline rağmen, o ümitsizlik karşısında bile korunan inanç ve iyimserliği mümkün kılan nedir? Marx’ın yapıtının bütününe o eşsiz rengini veren ve deyim yerindeyse yapıtının temel motivasyonu o özgüveni besleyen kaynağı nerede aramalıyız?

Belki başka bir zaman uzun uzun ‘bilinçdışı’ tekrarlarımızdan söz etmeli. Bir tür büyüklenmecilik, kendinden menkûl bir üstünlük ve haklılık tavrı ve vehminin yol açtığı (oradaki her daim baki çocuksu tona dikkat!) hepimizin malûmu o mağduriyet duygusunun ve kahretme halinin, boşluk ve ümitsizlik duygularının tekrarı ölçüsünde ve o düzeyde karşı-tekrarların telaffuzuyla şimdilik yetinelim. Bizim insana, topluma, dünyaya ve hayata ilişkin görüş ve yorumlarımızdan öte nedir ki karşı-tekrarlar. Zira bilinçdışı bir tekrarsa söz konusu olan, elimizden başka ne gelir ki.

Ömer Laçiner’in 1977’de yazdıklarını tekrar edelim, ya da -öyle söylemek daha hoşumuza gidecekse- hatırlayalım:

“Çünkü gerek kapitalizm ve gerekse sosyalizm aynı asli üretici güç üzerine kurulurlar. Ama bu üretici gücün üreticilik işlevini yerine getirmesi ikisinde de tamamen farklı içeriktedir. O halde sosyalizmden kapitalizme geçiş için zorunlu olan üretici güçlerdeki nitel değişim, doğrudan doğruya üretici insan faktörünün kendisinde gerçekleştirilecek nitel bir dönüşümle mümkün hale gelir. Biraz edebi bulunacak ama şunu söyleyeceğiz ki kapitalizm ile sosyalizm arasındaki kavga insan üzerinde olacaktır. Ve bu kavgada sosyalizm, insanları dönüştürebildiği ölçüde zafer kazanacaktır. İnsanı dönüştürmek ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi insanın üretici işlevinde niteliksel bir dönüşüm sağlamak demektir. (abç) (“Ekonomizm Konusu ve Marksist Tarihi Gelişim Teorisine Bir Bakış -II-”, Birikim, Nisan 1977, 26: 10-19)


Yeterince açık. Şimdi önümüzde duran ödevi, hata ve sapmalarımızın basitçe terk edilmesiyle sınırlı saymayıp, böyle hissedip davranmamıza yol açan özgül tarihsel-bilişsel anlamların tabiatını ve kökenlerini deşifre ve formüle etmeye kadar genişleteceksek... Ama hepsinden önemlisi eylemimize ve sözümüze yeniden sarılacak, güvenecek ve hak ettiği itibarını yeniden iade edeceksek, kendi insan/birey görüşümüzü/anlayışımızı mevcut bütün pozisyonlarımızı kuşatacak bir derinlikte inşâ edecek ve ileri süreceğiz. Yoksa, bilumum sosyologların, ‘siyaset bilimi’ tahsili görmüş topluluğun, köşe yazarlarının ayak üstü ‘keşiflerine’ hak ve gerekçe sağlayan bütün o seçim sonuçlarının, ataletimizin ve düşkünlüğümüzün üstüne ‘hadi kendimizi yenileyelim, çağın gereklerine uygun adımlar atalım, ideallerimize sahip çıkalım, temel iddialarımızı hatırlayalım, ya da -örneğin- şu üçüncü yolu daha ciddiye alalım’ filan çok hoş giderdi doğrusu. Ya da o kısacık gibi duran aralık/açık büyüdükçe büyümez ve kronikleşmez, biz görür, gereğini yapar, çoktan geçer giderdik.


Biz insan-bireyler tarihsel-toplumsal bir üretim süreci boyunca kendimizi inşâ ediyor ve biçimlendiriyoruz. Dolayısıyla, insan doğamıza ayırt edici karakteristiğini kazandıran şey öncelikle tümüyle tamamlanmış/biçimlenmiş bir donanımla hayata başlamadığımız. Şu kadarı bile yeterince önemli: Tek bir bireyin hayatına handiyse bir üst-belirleyen gibi katılan o bir tür eksiksizliğe/tamlığa/bütünlüğe erişme ideali ve çabasıyla, insanlık için bir ufuk çizgisinin tayini işlevi gören komünizm metni neden bir ve aynı şey olmasın ki. Aynı şeyin ‘İnsan türünün hayatının’ terimleriyle dile gelişi neden olmasın. Madem ki bizler hem bütün potansiyelleriyle kendini-gerçekleştirmenin sınırlarını içinde taşıyan ama aynı zamanda o sınırları devamlı aşmaya muktedir varlıklarız. Madem ki insan olmak, sabit ve önceden belirlenmiş bir plan uyarınca ‘kat kat açılmak’ değil de, kendi doğasını ‘toplumsal ilişkilerin toplamı’ içinde oluşturmaksa. Bu anlamda bireysel hayat ve varoluş toplumsal bütünün deneyiminin kipi ise. Toplumsal bütünün varoluşu dediğimiz şey, tek tek bireylerin somut hayatlarında tecrübe ediliyor olmanın üstünde ve ötesinde, ondan ayrı bir varlık alanı değilse. Ya da her somut birey somut bir toplumsal kuruluşu oluşturan ilişkiler bütününün deneyimleyen ve o deneyimlerinden öğrenerek değiştiren bağ noktalarıysa. Söylemek bile fazla; bütün bunlar, bireysel varoluş alanının inkarı ve silinmesi anlamını taşımıyor.

Zihin ve ruhsallık-içine (intrapsychic) ait fenomenlerle, toplumsal gerçekliğe ve insanlar-arası alana ait fenomenlerin karşılıklı etkileşimlerini tanımlayacak kavram ve anlayışlar bakımından bir hayli yoksul psikanalitik teori için daha zenginleştirici nasıl bir konum tasarlanabilir ki? Bir komplekse kapılmanın gereği yok.

Bunlar hayal mi? Ama bugün solcu olmak, yani hepimizin gözleri önünde ve insan topluluğunun tümüne karşı tek bir tiranın alçak hükmünü sürdürebildiği, çocukları öldürmeye hazırlandığı bu dünyada yine de ‘başka bir dünya mümkün’ demek de zaten, bir hayale kapılmak, bir yanılsamaya tutulmak değil midir? O hayale kendimizi kaptırmayacak, hayal kurmaktan vazgeçeceksek, olur mu ki?

Son: Sevgili Burak anlattıydı, hastane acil nöbetçisiyken evsiz bir şizofrenin bir kış günü geceyi orada geçirmesini sağlar. Psikiyatri acil servisinin o hengamesinde sabah uyanan hasta, “pamuk tarlasında uyumak gibiydi” der. Benim zihnimde oluşturduğum bağlantı ne kadar geçerli bilemiyorum. Bir bakıma hiçbir şey için de sol, ama işte insana ait ne varsa, tümü içindir de...