Anasayfa > Birikim Arşiv > 119 - Mart 1999 > Yeniden, Leydi'nin Ayak Sesleri (II)

Yeniden, Leydi'nin Ayak Sesleri (II)

Kemal Can | (Sayı : 119 - Mart 1999)

Birikim’in 118. sayısında “Yeniden, Leydi’nin Ayak Sesleri” başlığıyla yayımlanan yazının ilk bölümünde; siyasetin rasyonel kuralları çerçevesinde ortaya çıkması muhtemel bir resmi, daha çok siyasî gerekçeleri ışığında çizmeye çalıştım.

Bazıları taktik, bazıları stratejik bir seri hamle ile Çiller’in edindiği pozisyon ve bu pozisyonun kalıcı bir “bela” olarak devamının da mümkün olduğunu ifade etmeye çalıştım. Yazının sonuç bölümünde de; “olağanüstü bir takım gelişmeler olmazsa, Çiller’in siyasette kalıcılaşma yönünde önemli bir adım atacağını düşünüyorum” diye yazdım. Geçtiğimiz ayın ortasından itibaren bir seri “olağanüstü gelişme” yaşanıyor. Hem de çok olağanüstü. Dolayısıyla, bütün bunlardan sonra tahminleri yeniden gözden geçirmek zorunlu.

Fakat, bu iki bölümlük yazının yazılma gerekçesi, bir seçim tahmini oluşturmak veya Çiller’in artık çocukların bile bildiği (ama anlaşılan bilenleri pek kazımayan) fenalıklarını anlatmak değildi. Bu yüzden son gelişmelerin yaratacağı sonuçları, yazının sonunda tartışmak üzere, şimdilik ilk planlandığı şekilde yazıyı sürdürelim.

Yukarıda da belirtildiği gibi, birinci bölüm siyasî konjonktür çerçevesindeki bir pozisyonun, biraz da kalın çizgilerle çizilmesiydi. Bu ikinci bölümde ise, meselenin toplumsal ve ideolojik cephesine biraz daha yakından bakmaya çalışalım.

Fakat, önce küçük bir parantez açarak; “mevcut resmi” biraz da vurgulu biçimde ortaya koymanın risklerine değinmek istiyorum. Aslında bu değinme, Birikim’in 79. sayısında yayımlanan “Solun Bilgilenmeme Biçimleri; ya da ‘Ekmeğe Yağ Sürmek’” başlıklı yazıyı hatırlatma.

“EKMEĞE YAĞ SÜRMEK”

“İnsanların temel korunma reflekslerinden biri yok sayma veya ötelemedir. Eğer kişi veya gruplar tehlike ile baş edemez ya da ondan kaçınamazsa, kullanılabilecek tek yol bu tehlikeyi yok saymak olur. Rahatsız olunan, istenmeyen veya iyice hafifletirsek tercih edilmeyen şeyleri yok saymak, varlığını reddetmek son derece rahatlatıcı bir duygudur.

Fakat, toplumsal ve siyasal olaylar, kolayca zap yapabileceğiniz bir ekranda cereyan etmiyor.

Bir başka korunma biçimi ise, olayı kriminalize edip, soluk soluğa bir casus romanı havasındaki vakalar yekününe indirgemek. Peşine birkaç küfür ve slogan eklemek. Ya da olayı son derece soğuk ve uzak bir teorik kuyuya yuvarlayarak realitenin tene değen kısmını gözden kaçırmak. Fakat, siyasal gelişmeler bir solukta tüketilecek fotoroman veya çizgi roman bantlarında akmıyor.

Sorunları bütün azameti ve çıplaklığı ile kabul etmenin, karşıya almanın ciddi bir bedeli var: Gereğini yapmak.” Gereği de, en başta “olmakta olanın” kendi dinamikleriyle kavranması ve ortaya konması. Bu da, az rahatsızlık vermez insana.

Birikim’in geçen sayısında yer alan “Yeniden, Leydi’nin Ayak Sesleri” başlıklı yazı, böyle bir “rahat bozma” girişimiydi. Bu anlamda da, fazlasıyla başarılı oldu. (Burada kastettiğim kendi rahatsızlığım. Bu mevzuya daha sonra değineceğim: Bakınız; “Hıyarım var diyene” bölümü.)

ENDİŞEYİ TANIMAYA KALKMAK

Birikim’in 118. sayısında yer alan bahse konu yazı, bir durum fotoğrafı çekmek kadar, bir endişeyi de dile getirme ihtiyacının karşılığıydı. Çünkü, çizilen resmin ve bu resimden çıkacak muhtemel sonuçların karşısında gerçekten endişeye kapılmak gerekiyor. Özellikle kalıcılaştıracağı ve derinleştireceği sosyo-politik süreçler açısından.

Söz konusu yazıda endişe şu satırlarla ifade edilmişti: “Çiller’in siyasî macerasının en önemli dönemeçlerinden biri, iki ay (şimdi beş hafta) sonra yapılacak seçimler olacak. Çiller’in siyasette kalıcılaşma yönünde önemli bir adım atacağını sanıyorum. Bu kalıcılaşmanın, ağırlık merkezi iyice sağa kayan siyaset terazisi ve yıllardır karabasan gibi üzerimizde bulunan ağır toplumsal atmosferi de kalıcılaştıracağını, en azından sürdüreceğini görmek gerekiyor. Bu, son sekiz yıla damgasını vuran her tür garabetin de tescili demek.”

Çizilen resmi, muhtemel sonuçlarla birlikte düşünmeyi biraz daha ilerletince, endişe de kaçınılmaz olarak büyüyor. Çünkü, bir seri belanın kalıcılaşması aynı zamanda bu belaların kök salması, daha da önemlisi derinleşmesi demek. Diğer yandan, bu kökleşmenin üzerinde inşâ edildiği toplumsal taban ve ideolojik örüntü de, hayli ürkütücü bir fon oluşturuyor.

“TABAN”IN ÖKÇESİ

DYP’nin yöneldiği ve önceki yazıda da belirtilen toplumsal taban şöyle çizilebilir: Bir süredir büyümesine paralel bir etkinlik oluşturamamanın kavurucu sancısı ile baş etmeye çalışan taşra sermayesi (küçük ve orta ölçekli işletme sahipleri); siyasal kültür açısından belirleyiciliğini kaybetmeden sürdüren orta köylülük ve esnaf; Ve en önemlisi bu kesimlerle sınıfsal bir kopma yaşamamış olan yoksul taşra insanı (iç-Ege, orta-doğu Anadolu ve Akdeniz bölgeleri ağırlıklı olmak üzere).

Bu tabloya, kentlerde bu kültürel coğrafya ile göbek bağını kesmemiş uzantıları da eklemek gerek. Bunu çok daha kısa olarak, taşra merkezli orta sınıfların omurgasını oluşturduğu bir “yığın” olarak tarif edebiliriz.

Bu taban profili, oy hesapları açısından son derece hayatî bir öneme sahip. Yine önceki yazıya referansla, bu toplumsal tabanın blok davranışa daha yakın duran, bu anlamda da “ne istediğini bilen” bir görüntü verdiğini söyleyebiliriz. Fakat, “istediğini bilmek” iyi şeyler istemek anlamına gelmiyor. Bir başka söyleyişle; “yoksul taşra” veya daha genel anlamda “halk” kendiliğinden olumlu özellikler taşımak durumunda değil.

Sadece dar bir popülizmi kastetmesek bile, böyle bir genel kabulün hiçbir sağlam dayanağı yok. Çünkü, kimse salt kendi konumunun (veya sınıfı diyelim) “gerekleri” ile davranmıyor. Zaten davranması da gerekmiyor. Mevcut ve güncel “gerekler” de çoğu zaman hayırlı neticeler üretmiyor. Eğer böyle otomatik bir ilişki olsaydı, birçok gelişmeyi açıklamakta zorlanırdık.

Fakat, toplumsal kesimlerin doğası, hamuru veya karakteri diye bir şeyden de bahsetmek mümkün. Sosyal atmosfer, siyasal kültür, iktisadî şartlar, dönemin rengi, konjonktürel gelişmeler ve daha bir sürü değişken bu doğayı biçimliyor.

Endişe verici bir süreci resmederken, çarpıcılık ve belki de biraz sarsıcılık adına, kalın bir fırça kullanmak, az bir şey vulgarizasyon belki affedilebilir. Bu yüzden, aşağıda belirli bir toplumsal tabanın hâkim karakterini ifade ederken yazacaklarım, tek ve esnek noktaları olmayan bir kestirmecilik değil de, bir alt çizme olarak algılanmalı.

“FAŞİZM” BENİM KARAKTERİMDİR

Yukarıda kabaca işaret ettiğimiz toplumsal kesimin, aldığı ışığa göre önemli ton farkları oluşsa da, hâkim siyasal rengini belirtmek gerek. Bu renk, son on yıldır hâkim iklimin eşliğinde hayli koyulaşmış bir “kahverengi”.

Bu toplumsal tabanın iktisadî pozisyonuna baktığımızda, 80’lerin “yeni sağ” rüzgârlarının eşliğinde gelen “daha iyi gelecek” fikrinin bir hayli uzağına düşmüş olduklarını görüyoruz. Bu rüzgârların başka yelkenleri doldurduktan sonra kesilmesi, şimdi de sertleşen ters akıntı ile karşı karşıya kalanları ciddi bir endişeye sürüklüyor. İktisadî statüko ile ilgili beklentiler ise, iddia edildiği gibi statükonun dağıtılması değil, aktörlerinin yenilenmesi şeklinde.

En çok Çiller olmak üzere, hâkim söylem tarafından “mit”leştirilmeye çalışılan KOBİ’ler, sigortasız işçi çalıştırmadan ücret politikalarına, rekabet biçimlerinden uluslararası pazara açılmaya kadar birçok konuda “sömürü düzeni”nin çok daha vahşi örneklerine ev sahipliği yapıyor.

Büyüme istidadının ve sınıfsal sıçrama yollarının daralmakta olduğunu, küçük birikimlerle büyük sıçramaların devrinin hızla tamamlanmakta olduğunu duyargaları ile hissedenler, siyasî etkinlik üzerinden geliştirilecek acil bir operasyona duydukları ihtiyacı gündeme getiriyorlar.

Yıllardır ertelenmekte olan, ekonomik istikrar programı, bu seçimden çıkacak her türlü siyasî tablonun önündeki birinci mesele olacak ve kaçınılmaz olarak belirli bir yönde start verilecek. İşte perondaki son treni “yakalamak” durumunda olanların tahammülsüz aceleciliğinin kaynağı. Bir de, rövanşist beklentiler.

SEÇİM RASTLANTISAL DEĞİL

Yukarıda çizilen toplumsal tabanın doğası ve bugün yaşamakta olduğumuz iklimle ilişkisi gözönüne alındığında, Çiller ve DYP’nin “kalıcılaşma” stratejisini bu zemine yüklemesinin raslantısal ya da konjonktürel olmadığı, ve açık ideolojik tercihlere dayandığı da ortaya çıkıyor. Ayrıca, yine bu kesimin sunduğu “kolaylık” da önemli bir gerekçe oluşturuyor.

Sondan başlarsak; bu çizilen tabanın siyasal tercih ve davranış açısından son derece “basit” formüllere açık olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, bu kesim siyasal tercihlerini çok daha “basit” süreçlerle oluşturuyor. Karmaşık bir karar sürecinin oldukça uzağında duruyor. Karar sürecinin basit bir düzenek üzerinde biçimlenmesi, asla bir zeka, eğitim ve derinlik meselesi değil. Dünyayla, hayatla, kendisiyle ve çevresiyle kurduğu ilişki ile ilgili.

Bütün bunlarla kurduğu ilişki çok daha direkt ve fonksiyonel. Bunu, “benim ne menfaatim var” özlü sözüyle açıklayabiliriz.

Demokrasi, insan hakları, ekonomik değişim programı ya da globalleşme, mevzu ne olursa olsun ilişkinin doğrudanlığı değişmiyor. İşte bu yüzden de, “basitlik” bir zekâ sorunu değil, sadece bir “kurnazlık”. İsterseniz buna derin bir pragmatizm deyin.

Sanatçıların kullanmayı pek sevdikleri “yalın, basit çok zor yakalanır” lafını dikkate alsak bile, politikada uzun yılların da birikimi ile bunun pek de zor olmadığını söyleyebiliriz. Doğru kodları çözecek bir şifre anahtarı ve en az onlar kadar pragmatik bir düşünce sistematiği bu meseleyi halledebilir.

MUHAFAZAKÂRLIK,

MİLLİYETÇİLİK, DİNDARLIK

Sanıldığının aksine, bu kesimin muhafazakârlığı* da, hayat tarzı konusundaki hegemonik bir istek ve tasavvurdan çok, bir korunma refleksinden besleniyor. (Bu noktada kentli insanın hayat tarzı konusunda çok daha muhafazakâr ve hattâ dayatmacı muhafazakâr olduğunu söylemek mümkün.) Bu yüzden, bu kesimin, devletin kendi varlığı ile ilgili olarak yine halka dönük olarak sistemleştirdiği “beka davası” ile bağı çok daha güçlü. Dolayısıyla milliyetçi refleksleri de. Çünkü, bu genel dava, kendi küçük davasıyla çok benzer refleksleri uyarıyor. Bu yakın akrabalık, “milliyetçi-muhafazakâr” tamlamasını doğuran şey.

Dindarlıkla ilişkiyi de, biraz daha zorlayarak benzer bir zemine oturtabiliriz. Sınırlı ve tehlikede hissettiği “dünyalığı”, dar ama tehdit altındaki bir yaşama alanını, zayıf ya da etkili olamayan siyasî taleplerini içinde saklayan potanın güçlü kodlarından biri de dindarlık olarak zuhur ediyor.

Muhafazakârlık, milliyetçilik ve İslâmcılık olarak sıralayabileceğimiz, Tanıl Bora tarafından “Türk sağının üç hali” olarak formüle edilen ideolojik yönelimler, sözünü ettiğimiz toplumsal taban açısından kökleşmiş ve hayatla doğrudan bağ kurarak hayat bulmuş kodlar. Bu yüzden de, “derin sağ”ın hayat kaynağı hâlâ bu toplumsal tabandır.

Dünyada esen “Yeni sağ” rüzgârın Türkiye versiyonu tarafından, bu üçlüye eklemlendirilmeye çalışılan liberalizm ise, başka bir taban kanalıyla (kentli orta sınıflar) şırınga edildiği için, bu taban üzerinde geç ve başkalaşarak bir sonuç vücuda getirdi: “Büyükler bizi ezemesin”. Çok daha soluk bir biçimde oluşan siyasî liberalizm ve oportünist-pragmatik demokrasi söylemi de, “kazanırsak bize engel olmayın” dar aralığının ötesine geçmiyor.

POST-FAŞİZAN ARKA BAHÇE

Son on yılın giderek koyulaşan toplumsal atmosferinde filizlenen, boy atan “post-faşizm”in en mükemmel tezahürlerini, “sıradan faşizm”in en rafine örneklerini de, en elle tutulur biçimde bu kesimlerin rol aldığı gösterilerde izledik.

Hafızalarımızı çok gerilere kadar zorlamak gerekmiyor. “Apo İtalya’da” haberleri sonrasında geçici olarak çekildiği alanı bir anda yeniden dolduruveren hezeyan, bu potansiyelin ne kadar yerleşikleştiğini bir kez daha gösterdi. (Elbette post-faşizm taşra muhafakarlığı gibi dar bir alanda yaşamıyor. Bakınız: Magazin Gazetecileri Derneği ödül gecesinde yaşananlar) “Öteki”ne karşı gelişen bu kıyıcılık, yukarıda değinilen yapısal ve konjonktürel baskı ile kitleselleşme eğilimi güçlü başka bir ruh halini besliyor. Bu da, ötekilere, yönetenlere ve son gelişmeler çerçevesinde “iradelerini tanımayanlara”, “ekmekleriyle oynayan” büyük holdinglere, kendilerini görmeyen medyaya karşı parlayan öfkenin cilalanması ile ideolojik bir kıskacı doğuruyor.

İşte tam bu noktada, statükonun yeniden tarifi veya eşitsiziliği kaldıran bir yaklaşımın yerine, onlar adına gücü kullanan ve yumruğu vuran bir önderliğin peşine takılmanın çekiciliği zuhur ediyor.

Bu çekimle doğrudan ilişki kurmaya yatkın olan taban, hem organik ilişkileri ile hem de sürükleyiciliğiyle alt sınıfları da bu anafora dahil edebiliyor. Yıllarca Türk sağını taşıyan anti-komünizm, bu taban üzerinde inşâ olunarak, geniş kesimleri peşine takabildi.

ANA KITAYA DÖNÜŞ

DYP ve Çiller, daha önceki yazıda da ifade edildiği gibi bu toplumsal tabanı yeni keşfetmiş değil. Geç DP ve erken AP’nin sürükleyicisi olan aynı toplumsal tabandı. Ancak, bunun dengesi merkez sağda yer alan kitle partilerinin, “Türkiye’nin partisi olmak” konusundaki samimiyetsiz iddiaları, konvansiyonel “denge” politikaları ve “güçlü” bir “sol”un ya da muhalefetin varlığıydı.

Şimdi DYP’nin yaptığı, bu tabanı sürükleyicilikten belirleyiciliğe doğru taşıma gayreti. Daha doğrusu, kendini ve memleketi taşıyacağı yer için müracaat adresini tarif etmesi. Önceki yazıda çok sık kullandığım tırnak içindeki doğrulardan biri burada da geçerli. Çiller, geldiği ve gitmek istediği yer açısından “doğru” adresi bulmuş görünüyor.

Çiller’in geldiği yer, herkesin (bundan artık çok emin değilim. En azından herkesin kim olduğundan) malûmu. En azından, Birikim okurlarına bunu hatırlatmaktan Allaha sığınırım. SHP-CHP destekli hükümetleri sırasındaki icraatları; kurşun atanları kucaklayan, çetelere yol veren tavrı; yolsuzluklar falan. Üzerinde siyaset yaptığı olaylar ve daha önemlisi atmosfer.

Öbür tarafa dönüp bakınca görünen ne; “sapık” linçlerinden etnik “temizliğe” varan “öteki” düşmanlığı, “Türkiye seninle gurur duyuyor”lu karşılamalar, atölye duvarlarına ayet asıp sigorta yatırmamak gibi seçkin örnekler. Böyle bakınca, “tencere-kapak” ilişkisini çok daha kolay görebiliyoruz.

Çiller’in gitmeye çalıştığı veya kalkıştığı yer ise, “ayak sesleri”ni, koridorlarda yankılanan topuk seslerinden bozkırı tozutan çizme efektine taşıyor. Üstelik, dönem dönem bu tabana aday olmuş veya göz kırpmış başka siyasî organizasyonlardan çok daha istekli bir çağrıyla yapıyor bunu. Bu hararetli isteğe, yazının birinci bölümünde aktardığım “avantajları” da siz ekleyin.

ÇİLLER SÖYLEMİ

Yukarıda açıklamaya çalıştığım toplumsal taban üzerinden, daha önce sıraladığım taktik ve stratejik hamlelerle ve yine işaret ettiğim ideolojik beslenme sayesinde kalıcılık atağı yapan Çiller’in, bütün bunların eşliğinde gideceği yerin neresi olacağı hayli açık.

Pek çok özelliği ile bu yörüngenin doğal meteoru olmaktan hayli uzak görünen Çiller’in, bu rotayı sabitleyebilmesi için ciddi bir söylem revizyonuna ihtiyacı var. Bir süredir geliştirdiği ve son zamanlarda sık sık medya performansıyla vitrine çıkardığı “yeni” söylem de, bu ihtiyacı karşılıyor.

Çiller’in son günlerde altını çizerek kullandığı kavramlara bakalım: “Dava, kararlılık, demokrasi, hamle, millet iradesi, statüko, kartel”. Bu kavramlar raslantısal bir dizi oluşturmuyor. Hamle edilen toplumsal taban, hâkim iklim, yedeklenen ideolojik donanım ve vaad edilen “gelecek” konusunda uyumlu bir bütünlük oluşturuyor.

Son derece soyut ve aslında bütün “basit” kodları içerecek kadar geniş ve gevşek bir “dava” kavramı her vesile ile zikrediliyor. Çiller, geçmişin özeleştirisini yaparken de, bu kavrama göndermeler yapıyor: “Ben daha önce sivil toplum temsilcilerini ve devleti Meclis’e taşıdım ama siyaset bunu kaldırmıyor. Dava adamları gerek.” (Bu cümleden olmak üzere, DYP’nin seçim sonrasında oluşacak Meclis grubunun çok daha itaatkar olacağını düşünebiliriz)

Belirsiz, öznesiz, tanımsız bir “dava”; meselesi olan herkese uydurulacak bir gömlek gibi görünmesine rağmen, asıl olarak “öteki” ile görülecek hesabı olanları çağıran ve çok tanıdık bir kod. “Ateşten gömleği giydim” türünden dramatizasyon da cilası...

Kararlılık ise, yine Çiller’in sözleriyle şöyle ifade ediliyor: “Ne yapılacağı belli. Artık bunu çocuklar bile biliyor. Ama birinin gelip yumruğunu masaya vurarak bunu yapması gerekiyor.” “Ya olacak, ya olacak” sözüyle hatırlanan ve kendini böyle hatırlatmayı çok seven Çiller, “herkesin bildiği”, ama galiba en çok kendisinin bildiğine inandığı bir “mutlak doğru”nun kararlı uygulayıcısı olarak kendini ilân ediyor. “Her şeyi yerli yerine koyacak ve kaybedilenleri geri getirecek güçlü lider”. Bu güçlü otorite, “eski gücü” tazeleyecek ve onlara “hamle” yaptırtacak.

“HERKESİN DEĞİL, BİZİM DEMOKRASİ”

Çiller, yöneldiği toplumsal tabanla son derece uyumlu bir demokrasi anlayışını dillendiriyor. 2. Demokrasi programı biçiminde formüle ettiği “hamle”sini, “1. demokrasi hamlesi” olarak işaret ettiği DP iktidarını yaratan “Yeter söz milletin” sloganı ile bayraklaştırıyor. Ancak, bu sloganın söz konusu tabandaki karşılığı; “Yeter söz bizim” ya da “millet” olarak sadece kendini görmek.

“Konuşamayan yok, aksine millet feryat ediyor” diyor Çiller. Feryat ettiğini söyledikleri arasında ise, bizim kulaklarımızı tırmalayan seslerin pek çoğu yok. Demokrasi, DEP’in Meclis’ten atılmasında, “Yağmur Eşberdereli (Orjinal hata Tansu hanıma ait) yasası” olarak bilinen fikir özgürlüğünde, memur sendikaları (kendisini destekleyenler hariç) için, telefonları dinlenenlere, YÖK’ü protesto edenlere dönük olarak ve Kürtler açısından yok. Yani demokrasi, “ötekiler” için yok.

Kendini “asıl” millet olarak görenler için “millî irade” çok lazım bir şey. Çiller’in mazlumu “arkalayan” ve hattâ Refahyol’u kurmasını bile “ben milletin emrini yaptım” dedirten tavrı, taban algısıyla son derece uyumlu.

Son haftalarda televizyon konuşmalarında (şimdiye kadar televizyona en çok çıkan lider) “demokrasi” kadar ağırlık verdiği diğer konu da ekonomik tercihler meselesi. “Benim ne menfaatim var” diyen seçmene gönderdiği mesajlar da buralara gömülü. “Kaynaklar kartele akıtılıyor. Hükümetleri kurduranlar kaynakları da alıyor. Benim milletimin kaynaklarını” diyen Çiller, özenle vurguyu bölgesel ve sektörel eşitsizlik noktasında tutuyor. Asla sınıfsal eşitsizlik ve gerçek gelir adaletinin kara sularına girmiyor. Statükoya ilişkin göndermeleri de, daha dikkatli bakıldığında sadece aktörlerin yerinin değişmesiyle ilgili. Bu manada da, yöneldiği tabanla son derece uyumlu.

Statüko ve kartel göndermelerinin kişisel rövanşist dozu da hayli yüksek.

GERİLİMİ ÇEKEREK BÜYÜMEK

Söylem revizyonunun stratejik hedeflerle uyumu kadar taktik hamlelerle ilişkisi de son derece önemli. Gerilimli bir tabanı yine gerilimle canlı tutabilirsiniz. Bu maharet elbette ki, sadece Çiller’e has değil. Uzunca bir süredir gerilim üzerinden sonuç üretme oyununda pek çok kişi rol aldı.

Gerilimi kontrollü biçimde kendi üzerinde yoğunlaştırmanın önemini iyi biliyor Çiller. Mevcut konjonktürde gerilim ihtiyacının pozitif ve negatif gerekçeleri var. Birincisi, özellikle FP üzerinde oluşacak gerilimin bu partinin tabanında bir kilitlenmeye, kemikleşmeye yol açmasını engelleyerek gevşetmek olarak özetlenebilir. İkincisi ise, “sağlam öteki”ler yaratıp güçlü bir hat oluşturarak, önemli bir siyasî destek arkalanabilir.

Çiller bu yüzden, herkesin şaşkın bakışları arasında gerilimi kendi üzerine çekecek hamleleri yapmaya devam ediyor. Kartel, “millet iradesine direnenler” ve Demirel de karşıya konuluyor. Demirel’in de buna çanak tutan tavrı not edilmeli.

Beklenenin aksine, gerilimi partiler üzerinden üretmemek “uyanıkça” bir tutum. Çünkü, oyunu diğer oyuncular olmadan oynayamazsınız. Onun için gerilimin karşı alanını “siyaset dışı” odaklarla kurmak daha makûl. Zira, yönelinen taban, siyaset dışı odaklarca yürürlüğe konacak operasyonların “aslî” sahibi olamayacaklarını çok iyi biliyor. O zaman söylemi, “siyasete” yeniden itibar kazandıran bir eksene oturtmak gerekiyor.

Bu yüzden, Çiller söyleminde, kartel, “millet iradesi”, demokrasi kavramları ve açık biçimde Demirel, üstü kapalı ordu göndermeleri sık sık yer alıyor.

“HIYARIM VAR DİYENE”

DYP, bu seçim sürecinde yöneldiği taban, uzandığı hedef ve ideolojik yörüngesi bakımından ’70’lerin MC’sini tek bir parti çatısı altında hatırlatan, “derin sağ” bir merkezin patronluğuna aday olurken, bu görüntüsü ile çekim alanına aldığı ve çevresine toplamaya başladığı “yeni” unsurlarla da vitrini tamamlıyor.

Ankara’da Halil Şıvgın’ın aday gösterilmesi, başta Akit gazetesi yazarı Yaşar Kaplan olmak üzere “sağ İslâmcıları” hızla etrafına toplaması birkaç örnek olarak sıralanabilir.

Diğer yandan açık veya mahçup destek derlediği sermaye çevreleri ve medya kuruluşları da ibret örnekleri olarak not edilmeli.

Bir yandan internette sayfa açarak teknolojik şov yaparken, yazılı ve görsel yayın organlarında (BTV ve Öncü) geleneksel “çirkin politikanın” en anıtsal örneklerini vermeyi de unutmamak gerek. Fakat, yukarıda uzun uzun anlatmaya çalıştığım taban prototipleri açısından, bu yayınlar gevrek yüz hatları yaratmakta oldukça mahir. En yakası açılmadık hakaretlerle zevklenenlerin, nasıl katı ahlakçı kesildiklerini de unutmayalım.

Bu yayınlardan özellikle bahsediyorum. Çünkü, yazının başlarında söylediğim “kişisel rahatsızlığım” meselesine artık girmek istiyorum:

“Yeniden, Leydi’nin ayak sesleri” yazısının ilk bölümü yayımlandıktan sonra, Çiller’in “müstesna” yayın organı Öncü gazetesi, yazıyı “özetleyerek” iktibas edip, önüne “solun itibarlı dergisi Birikim, Çiller’i övdü” tespitini dayayıvermiş.

Tırnak içindeki bütün “doğru”ları, tırnaksız okuyup, “iyi bir özetleme” yaparak, “Çiller, bitmez aksine kalıcılaşabilir” görüşümü, “bak gördünüz mü?” seviyesine düşürmüşler. Birikim okurlarının yazımı nasıl okuduğunu bildiğim için, bunun üzerine bir şey deme gereği duymuyorum. Ama, Öncü yöneticilerinin, “önemli bir analiz” olarak sundukları ilk yazının “bazı bölümlerine” gösterdikleri ilgiyi, yazının tamamına ve ikinci bölümüne de göstermelerini bekliyorum (Allah esirgesin).

Bu tür çift taraflı demogojinin mucitleri elbette onlar değil. Bundan altmış yıl önce bir Alman “propaganda dahisi” çok daha iyi örnekler vermişti.

ŞİMDİ NE OLACAK?

Yazının başında olağanüstü gelişmelerin bu tabloyu nasıl etkileyeceğine son bölümde değineceğimi belirtmiştim. Gerçekten de son haftalarda çok olağanüstü gelişmeler yaşandı. Bunların en başında da Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi geliyor.

Nereden bakarsak bakalım, bu operasyon sırasında başbakan olan Ecevit, bütün siyasî rakipleri karşısında önemli puan toplamış görünüyor. Bu gelişmeden DYP’nin her biri olumsuz üç açıdan etkileneceği açık: Birincisi taban yakınlığı ve taban geçişkenliği olan DSP ve DYP arasında, özellikle kararsızlar olmak üzere DYP aleyhine bir kayma olması çok kuvvetli bir ihtimal. İkincisi yazının birinci bölümünde de değindiğim üzere DSP ile seçim sonrası da süreceği açık biçimde deklare edilmiş bir yakınlığı olan ANAP’ın da, bu sonuçtan küçük de olsa bir pay kapması pekâlâ mümkün. Üçüncüsü, bu gelişme ile başlayabilecek bir “yeni” gerilim dalgasında da DYP için zorlu bir rakip var; MHP.

Bütün bunlar dikkate alındığında DYP’nin bir ay öncesine göre avantajlarını önemli ölçüde kaybettiğine hükmedilebilir. Seçime, seçmen tercihlerinin oluşumu açısından önemli bir süre daha olması ve bu süreçteki olası yeni gelişmeler de dikkate alınmalı. Fakat, DYP’nin en azından kârdan zarar ettiği çok açık.

Bu gelişmenin seçim sonuçlarına yansıması ve önceki yazı sonrasında bazı arkadaşların uyarıları çerçevesinde yeterince dikkate almadığımı fark ettiğim “geleneksel AP-DYP seçmeni”nin bu yeni tabloya reaksiyonları, Çiller’in hamlesinin akibetini etkileyecek. Ancak, bu yazı ile aktarılmaya çalışılan potonsiyelin sahiciliği önümüzde durmaya devam ediyor. Yani, bu kadar sayfayı boşuna işgâl etmedik. Belki, geçen yazının sonundaki spekülatif senaryomdan vazgeçebilirim ama diğerlerinden vazgeçmem için henüz bir neden yok.

(*) “Aslî ve değişmez olana dair ısrarı ile, her tarihsel-toplumsal değişim karşısında başka, ‘yeni’ bir sabiteyi araçsallaştırabilmesindeki pratik-pragmatik tutum”un altını Ahmet Çiğdem çiziyor. (“Muhafazakârlık üzerine”, Toplum Bilim, sayı 74)