Anasayfa > Birikim Arşiv > 132 - Nisan 2000 > Necmi Erdoğan'a Mektup: “Cinsiyet Körü, İşte Buna Denir...“

Necmi Erdoğan'a Mektup: “Cinsiyet Körü, İşte Buna Denir...“

Ayşe Peker, Aksu Bora | (Sayı : 132 - Nisan 2000)

Sevgili Necmi,

Yazının başlığı çok vaadkâr: “Aşağı” Sınıflar, “Yüksek” Tahayyüller: Gündelikçi Kadınlar, Emir Erleri ve Benzerlerine Dair. “Aşağıda” olanla yukarıdakinin bu çok özel karşılaşma biçimi, bu karşılaşmada cisimleşen sınıf ve cinsiyet ilişkileri karmaşası, emek sömürüsünün bu tikel biçimi üzerinde nedense pek az durulmuştur - genellikle de sadece emek sömürüsünün bir biçimi olarak (Helga Tılıç ve Sibel Kalaycıoğlu’nun araştırmaları önemli bir istisna). Feministler de bu konuyu daha çok “başka kadınların bedelini ödediği bir özgürleşme mümkün müdür” diye çok basitleştirerek ifade edilebilecek bir tartışma çerçevesinde ele alırlar. Oysa bu iki yaklaşım noktası da karşılaşmanın zengin çerçevesini kuşatmakta yetersizdir.

Ama yazının vaadini yerine getirmesini imkânsız kılan bir engel var: onu yazmanın nedeni böyle bir “kuşatma” çabası değil de sanki orta sınıftan solcu/feminist entellektüel kadınlara ilişkin bazı ahlâki yargılarını ifade etmekmiş gibi görünüyor. Öyle mi?

Biz o kadınlardan ikisi olarak yazına birkaç itirazımızı belirtmek ve çerçeveyi biraz daha genişletmek istiyoruz.

“İnsanî faaliyetlerin bütünleştirilmesi”, yani bir anlamda insanın “yeniden” potansiyellerini gerçekleştirebilecek bütünsel bir varlık haline gelmesi, eski bir düş - güzel bir düş. Hani sabah fabrikaya, öğleden sonra balığa, akşam tiyatroya... İnsanî faaliyetlerin yüksek olanlar ve alçak olanlar diye ayrılmasına, başka sebeplerin yanında, bu yüzden de karşı çıkarız. Emek sömürüsü sadece “alçak” olana ilişkin bir olgu değil, ama burada daha fazla yüzünü görebiliyoruz sanki - sınıf ve cinsiyet arasındaki ilişkileri (sömürülenin ve sömürenin kadın olmalarının ötesinde, faaliyet alanının cinsiyete bürünmüş doğasından yola çıkarak) didiklemek için çok verimli bir başlangıç noktası olarak karşımıza çıkıyor. Gel gör ki, “insanî faaliyetlerin bütünleştirilmesi” arzusunun, bu çok katmanlı arzunun kendini bir “ev özlemi” olarak ortaya koyması, sadece kadınlar için değil, “özgürlük” arayan herkes için tartışılmaya muhtaç - piyasada emek sömürüsü devam ederken evde sömürüsüz ve adil bir düzenin olması mümkün müdür? (“Ataerkil ideoloji” sadece halıyı kimin temizlediğinde değil, “yeniden üretim sorunları”nın ev ahalisinin kendi arasında halledebileceği bir şey olduğu yanılsamasında da varlık bulur.)

Senin yazın, insanî faaliyetin bir cephesini, -şimdilik ona “yeniden üretim” diyelim-, yeniden üretimi ele alarak buradaki sömürüyü inceliyor. Bunu yaparken feministlerin çok uzun bir zamandır biriktirdiği “yeniden üretim alanında sömürünün yüzleri” hakkındaki bilgiler yerine kendi gözlemlerine ve galiba öfkelerine başvurmayı tercih ediyorsun - bizce iyi bir tercih değil. Yoksa “kadınları ev dışında çalışmaları halinde bile ev işlerinin yükünü taşımakta sorumlu addeden ataerkil ideolojinin” bu meselede nasıl kilit bir yerde durduğunu, onun “varlığını ısrarla devam ettirmesinin” belki de sadece bir “ideoloji” olmamasıyla ilişkili olabileceğini görmen kolaylaşırdı.

Yazının verimli açılım noktalarından biri, aynı zamanda ataerkinin farklı yüzleri hakkında düşünmemize de zemin sağlıyor: emir erleri ile gündelikçi kadınlar arasındaki benzerlikler ve daha çok da benzemezlikler. Emir erleri ile ilgili tartışmayı aktardıktan sonra, emir erlerinin kapıdan içeriye sokulmazken artık evlerin gündelikçi kadınlara teslim edilmesinin zihniyet dünyamızda önemli bir değişime işaret ettiğini söylüyorsun. “Cinsiyet körü” diye işte buna deniyor, birinin erkek diğerinin kadın olmasının ikisinin de “aşağıda” olmasından kaynaklanan ortaklıktan çok daha büyük bir fark yarattığını görmeni engelleyen bir tür (umarız geçici ve kısmi!) körlük. Bize sorarsan tartışmanın ilginç yanı, aktardığın şu “bir subayın sokakta koltuğunun altında bir sürü paket ve sepet taşıması çok ağır bir hareket olur” sözünde. Askerlerin yerine getirdiği yüksek kamusal görevler ile gündelik sufli işler arasındaki ayrım ve bu ayrımın ortadan kalkmasını kendi varlıkları ve iktidarları için önemli gören DP’liler, ataerkinin sadece kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkilerle değil, bütün bir hayatın düzenlenmesiyle ilgili olduğunu bize hatırlatıyor. Vatan aşkıyla yanıp tutuşan subayları bulundukları ulvi aşk tepelerinden indirip “gerçek” hayatın içine sokma, böylece onların paçalarının da kirlenmesini izleme zevki... Dolayısıyla, buradaki tartışma salt bir “imtiyaz”a değil, iktidarın yapısına ilişkin bir tartışma (sonuç olarak kışla nöbetinin kereviz soymaktan daha şerefli bir iş olduğu iki tarafça da kabul ediliyor!).

Düşük gelirli kadınların gündelikçi çalıştırmalarının “herhangi bir ekonomik rasyonele sığmadığı” doğru, kadınların hayatı zaten öyle bir şey, ekonomik rasyonellere sığmıyor! (Bu konuda ev işi için ücret talep edilmesini politik olarak benimseyen feministler ve onlara karşı geliştirilen tezleri ilginç bulabilirsin, tam da bu “ekonomik rasyoneller” meselesi etrafında dönen bir tartışma.) Hayatlarını ekonomik rasyonellere (ve tabiî daha önemlisi, kocalarının, kayınvalidelerinin vs. beklentilerine) uygun biçimde düzenleyen kadınlar zaten çocuk olunca çalışmayı bırakıyorlar, “aldığım para hem benim hem çocuğumun çektiği eziyete değmez” düşüncesiyle. Ama gel bu duruma farklı bir açıdan bakmaya çalışalım: evet, yüksek işler/alçak işler ayrımının kendisi üzerine söylenecek çok şey var ama insanın özgürleşmesi biraz da bütün bu “yeniden üretim” işlerinden özgürleşmekle ilgili değil mi? Evin dışına çıkmak, gidip bir bankada tüketici bir iş bile yapacak olsa, bir kadın için ferahlama sağlayabilir - para kazanır orada, arkadaşlıklar kurar, bilgi/deneyim alışverişi yapar, ufku genişler, yaşamı zenginleşir... Dolayısıyla, rasyonel olmasa da evin dışına çıkmayı hayatî bir ihtiyaç olarak gören kadınları anlayabiliriz, değil mi? O halde problem, “alçak işler”den özgürleşirken bu özgürleşmenin başka kadınların emeğinin sömürüsü sayesinde mümkün olması - çok eski ve kadın kısmına özgü olmayan bir problem. Erkeklerin çok eskiden beri “doğal” hakları olarak gördükleri bir imtiyazı kadınlar kullanmaya kalktığında ortada bir sömürü olduğunun keşfedilmesine ne diyorsun? (Ya da bazı işleri parasız yaptırdığında onun adına sevgi deniyor, para verirsen sömürü!)

“Evin temiz olmasının kategorik bir buyrukmuş gibi” algılanmasına ilişkin söylenecek çok şey var ama bu konuyu basitçe şöyle düşünebiliriz: “Burjuva hijyen anlayışı”na prim vermesek bile, bir evde normal olarak üç öğün yemek hazırlanır, sofra kurulup kaldırılır, bulaşık yıkanır, çamaşır yıkanır, ütü yapılır, camlar (peki her hafta olmasın ama iki ayda bir hiç değilse!) silinir, perdeler yıkanır, tuvalet ve lavabo (peki her gün değil ama haftada iki de mi değil?!) ovulur, yerler süpürülür ve silinir, vs... Özellikle çocuklar varsa, bütün bunların nasıl bir emek/zaman/enerji karadeliği olduğunu tahmin edemezsin (edemediğini yazından anladık!). Dolayısıyla, kadınlar statü merakından değil ama çoğunlukla bu karadeliğe daha az enerji/emek/zaman kaptırmak istedikleri için gündelikçi kadınlara ihtiyaç duyuyorlar. Yani, “yüksek tahayyüller” o kadar da yüksek olmayabiliyor her zaman! Gündelikçi çalıştırmak pek öyle “bilinçdışı bir şekilde oturmuş olan bir sınıf habitusu” sayılmaz, daha ziyade bilinç dahilinde bulunmaya çalışılan pratik bir çözüm yolu! (Biliyoruz, başka çözüm yolları da öneriyorlar; mesela bu işlerin “toplumsallaştırılması”. Herhangi bir başarılı uygulama bilmiyoruz bu konuda ama, daha da önemlisi, bunun istenir bir şey olup olmadığı... Hani şu “hayatın bir bütün olması” meselesi ile ilgili yine. İnsan eğer sadece “üreten hayvan” değilse, fabrikanın yemekhanesinde yemek yemek en iyisi olmayabilir -neyse, fazla dağıtmayalım- zaten şimdi bizim sorunumuzun çözümü olmaya çok uzak bir şey bu.) Senin habitus lafının gündelikçiye yapılan muamele/aşağıdakinin kirli addedilmesi, alçak işlerin aşağıdakilere yaptırılması gibi uzantıları var, ama bunları yazabilmek için katetmen gereken mesafeyi çok küçümsemişsin bize sorarsan!

Gelelim çocuklar meselesine... “Yeniden üretim” kavramını kullanmaktaki gönülsüzlüğümüzün en önemli sebebine. Bu kavram, hayatı üretim odaklı tasarladığımızda -belki- anlamlı olabilecek bir kavram. Bu tasarımın politik ve ahlâki olarak yanlış olduğunu düşünüyoruz - ufkumuzu ve imkânlarımızı daralttığını. Bulaşık yıkamakla çocuk yetiştirmek aynı cinsten işler midir?

Çocuklara kim bakacak? Buna şöyle cevaplar verilebilir: “kır dizini otur evinde”, “annen baksın”, “kreşe ver”, “bakıcı tut”... Bildiğin gibi, genellikle (b) şıkkı seçiliyor - ona ne kadar seçmek denebilirse. Çünkü bakıcı tutmak çok pahalı, üç yaşından küçüklerin kreşe gitmesi uygun gelmeyebiliyor, zaten gelse de gidebilecekleri güvenilir kreşler çok yok, işyerleri bu konuyla ilgili değiller tabiî ki, biraz daha büyüyen çocukların okul sonrasında gidebilecekleri yerler yok ve bir yaşa kadar evde yalnız bırakılmaları sakıncalı olabiliyor... Bu durumda anneanneler imdada yetişiyorlar. Anladığımız kadarıyla senin de buna bir itirazın yok - yazında hiç bahsetmiyorsun ama gündelikçilerden, bakıcılardan bahsedince bu konuya gelmemek mümkün değil aslında. İtirazının olmayışını burada bir “ücretli çalıştırma” olmamasına bağlayabilir miyiz?

Belki tartışmanın odağını biraz kaydırmakta fayda var: çocuklarımızı yetiştirmek neden bizim için bazı “ek” fedakârlıklar anlamına gelsin? Neden onları nereye bırakacağımızı düşünmek zorunda kalalım? Ya da biraz daha genişletip şöyle sorabiliriz: bütün bu koşuşturma, çalışma, “sosyal hayat” içinde bir yeri olmayanları, çocukları, yaşlıları, özürlüleri, hastaları, bir biçimde bu temponun dışında kalanları dışarıda tutmaya devam etmek üzere geliştirilen çözümler çözüm müdür? Çocukları kreşe, yaşlıları huzurevine, hastaları bakımevine, özürlüleri özel kurumlara, şiddete uğrayanları rehabilitasyon merkezlerine, uyumsuzları tımarhanelere... Onlar olmadan “biz” kimiz peki? Bu sorular uzun bir zamandır feministlerin sorduğu, ütopyalarında yanıtlamaya çalıştıkları sorular. Ve bunlara sırtını dönerek kimin nerede çalıştığı, alçak işleri kimlerin, yüksekleri kimlerin yaptığı gibi meseleleri ele almak bana pek mümkün görünmüyor.

Son bir şey: yazında bizi en çok düşündüren, fenerdeki kadın ve özgürleşmenin hayaleti ile ilgili metafordu. Bu ikisini birlikte düşünmen, birinin ötekini çağırması. Belki de şu “ev özlemi” sandığımızdan daha derin bir şey!