Anasayfa > Birikim Arşiv > 133 - Mayıs 2000 > Gerçeklerin Işığında Nükleer Enerji Sorunu

Gerçeklerin Işığında Nükleer Enerji Sorunu

Arif Künar | (Sayı : 133 - Mayıs 2000)

1950’lerde ‘Köleniz Atom’, ‘Ölçülemeyecek Kadar Ucuz’ olarak lanse edilen ve bütün dünyayı kaplayacağı varsayılan nükleer santrallerden, bugün hızlı bir kaçış vardır.

1974’te Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) hazırladığı bir rapora göre; 2000 yılında dünyada 4.500 adet nükleer santral olacaktı. Oysa 1998 yılı sonu itibariyle, 434 adet işletmede olan ve 31 adet de, birçoğu neredeyse 15-23 yıldır yapımı devam eden nükleer santralı toplarsak, en fazla 465 adet nükleer santral olacaktır. Bu sonuçtan da görülüyor ki, nükleer sektör için tam 10 misli bir yanılgı ve büyük bir hayal kırıklığı olmuştur.

Nükleer sektörde yaşanan bu büyük yanılgının temel nedenleri arasında; ekonomik olarak tam bir başarısızlık yaşanması, radyoaktif atıkların nasıl bertaraf edileceğinin hâlâ çözümsüz olması ve birçok ülkenin başına çok büyük belalar açması, normal işletme anında bile çevreye sızan ve işletmede çalışanlara da zarar veren radyasyon yayılımı, sıkça yaşanan ve milyonlarca kişiyi etkileyen nükleer kazalar, nükleer silahlanmayı ve uluslararası tehditleri artırması, uranyum yakıtı işletmeciliğinin sorunları, nükleer enerjiye karşı gelişen yurttaşlık bilinci ve kararlılığı, yenilenebilir, alternatif, temiz enerji kaynaklarının gelişmesi, enerji verimliliği, enerjinin etkin kullanımı ve tasarrufu yaklaşımlarının yaygınlaşması gibi birçok konuyu sayabiliriz. Nükleer santrallere sahip olan ve halen kullanan ülkeler, yukarıdaki nedenlerden dolayı artık nükleer enerjiden vazgeçmiş, hattâ bazılarını ekonomik ömrü tamamlanmadan kapatma yoluna gitmişlerdir.

Nükleer santraller iddia edildiği kadar çevreci, temiz, risksiz, ucuz, sorunsuz, tehlikesiz ise, niye bize bunları satmaya çalışan ABD’de 1978 yılından, Almanya’da 1982 yılından, Kanada’da 1978 yılından itibaren yeni bir nükleer santral siparişi yok? Ülkemizdeki nükleerci zevatın gözbebeği olan Fransa ise, 1997 yılından itibaren 2010 yılına kadar nükleer programını askıya aldı. Mart 1997 Monju’dan sonra, Eylül 1999’da Tokaimura’da yaşanan Japonya’nın en büyük nükleer kazası nedeniyle, Japonya halkı da nükleer santrallere karşı çıkmaya başladı. Kanada’da, 13 Ağustos 1997 yılında 21 adet CANDU nükleer santralından 7’si, ABD’li ve Kanadalı uzmanlarca yapılan denetimlerde yetersiz, tehlikeli ve yönetim hatası bulunduğu için kapatıldı. Eğer nükleer teknolojisini geliştiren bir ülke, kendi ülkesine artık nükleer santral yapamıyor ve var olanları sağlıklı olarak işletemiyorsa, nasıl olur da bizim gibi bir ülkeye nükleer santral satıp, garanti verebiliyor? Avusturya’da ve Filipinler’de bitirilen Nükleer Santral, işletmeye alınmadı. Brezilya ise, yapımı bitmekte olan 2. santralinden ve 1.1 milyar dolar harcadığı 3. nükleer santralinden vazgeçti. İsveç, 1980 yılında yapılan referandum sonucunda 2010 yılında, elektriğinin %46’sını elde ettiği tüm nükleer santrallerini kapatma kararı aldı ve Kasım 1999’da Barseback-1 santralini sökmeye başladı. İtalya, 1987’de yapılan referandum sonucu, nükleer enerjiden vazgeçti ve nükleer santrallerini kapattı. Belçika, santrallerden birisini kapatacağını açıkladı. Rusya, Çin, Endonezya, Tayland ve Vietnam gibi ülkeler, nükleer planlarını terk ettiler. Vazgeçen diğer ülkeler ise şunlar; Avusturalya, Belçika, Küba, Portekiz, İrlanda, Lüksemburg, Danimarka, Yunanistan, İspanya, Finlandiya, İsviçre, Hollanda, İngiltere, Danimarka, İskoçya, Yeni Zelanda.

Nükleer lobilerin iddia ettiği gibi, bu ülkeler, artık enerjiye ihtiyaçları olmadığı, enerji talepleri az arttığı için değil, aksine yenilenebilir kaynaklara ve enerji verimliliğine yöneldikleri için, nükleer enerjiden vazgeçiyorlar. Örneğin son 10 yılda nükleer santral yerine; ABD’de 2650 MW, Almanya’da da 4400 MW rüzgar enerjisi kuruldu.

NÜKLEER UCUZ DEĞİLDİR!

İlk yatırım ve normal işletim maliyetleri zaten çok yüksek olan nükleer santraller, 30-40 yıllık ekonomik ömürleri boyunca sıkça karşılaşılan kazalar, devre dışı kalmalar, bakımlar ve onarımlar nedeniyle; çok pahalıya enerji üretirler. Dünyanın saygın ekonomi dergilerinden FORBES’in; ‘Nükleer Çılgınlık’ başlıklı kapak yazısında; ‘ABD nükleer güç programındaki başarısızlık, ABD iş dünyasındaki en büyük işletmecilik felaketidir ’ denilmektedir. Nükleer enerji maliyetleri konusunda önde gelen bir otorite olan ve ABD’de Enerji Bakanlığı’na danışmanlık yapan, Başkan Bill Clinton’ın en deneyimli nükleer enerji ekonomisti olarak adlandırdığı C. Komanoff; 1968-1990 yılları arasında ABD’deki nükleer enerji üretimi üzerine geniş bir araştırma yaptı. Ticari nükleer üretim hakkında yeterli verilerin olduğu bu yıllar arasında, nükleer enerjinin ortalama Kw/saat maliyeti: 7.2 sent çıktı. 1988 yılında ABD’de üretilen ve tüketicilere satılan en pahalı elektrik: 11.93 sent ile yüksek maliyetli nükleer enerjiden dolayı, New Hampshire eyaletinde gerçekleşmiştir. Akkuyu Nükleer Santralı tekliflerinde önerilen Kw/saat maliyet ise, hâlâ: 2.5-3.5 sent olarak gözükmektedir. Ayrıca bize teklif edilen santrallerin maliyetlerine, atıkların saklanması için harcanacak yüksek meblağlar ve söküm masrafları dahil değildir. Asla hesaplanamayacak olan bir başka bedel ise, herhangi bir nükleer kaza sonrası ortaya çıkan, çıkacak olan toplumsal, çevresel maliyettir.

ABD Nükleer Denetim Komisyonu (NRC) tarafından yayımlanan bir rapora göre (NUREG -0586, S.15 ); 1000 Mw’lık bir nükleer santralin sökülme maliyeti 200 milyon dolar olarak hesaplanmıştır. Buna, sökülme sonucu ortaya çıkan 18.000 metreküp radyoaktif yakıt ve malzemenin çevreden yalıtım gideri olan 500-700 milyon dolar eklenir ve reaktörde bir kaza olmadığı kabul edilirse, bir reaktörün 25-30 yıl sonra emekliye ayrılma bedeli; iddia edildiği gibi reaktör maliyetinin yüzde 10, yüzde 5’i değil, en az 1milyar dolar civarında olacağı ortaya çıkmıştır. 110 milyar dolar dış borcu olan Türkiye’ye, tanesi 5 milyar dolardan 10 adet nükleer santral satılması planlanmıştır. Dış borcumuzu en az yarı yarıya arttıracak olan ve Çernobil gibi olası bir Akkuyu Nükleer Santral kazasında, ülkenin altından asla kalkamayacağı çok bir ağır maddi yük getirecek olan bu maceradan acilen vazgeçilmelidir.

Nükleer enerji sektörünün ve yandaşlarının iddia ettikleri gibi dünyada yalnızca 3 adet nükleer santral kazası yaşanmadı. En büyükleri olan ve kamuoyuna açıklanmak zorunda kalınan 1957 Windscale (İngiltere), 1979 Three Mile Island (ABD) ve 1986 Çernobil (Rusya) felaketi dışında, her an Çernobil felaketine dönüşebilecek büyüklükte yüzlerce kaza yaşadı dünyamız. Nükleer Fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’a göre; ‘Sadece ABD’de bugüne kadar Nükleer Denetleme Komisyonu’nun (NRC) kayıtlarına göre, felakete yol açabilecek derecede 169 kaza olmuştur. Japonya’da 1992 yılında tam 20 tane önemli kaza rapor edilmiştir. 1992 yılında Rusya, uluslar arası kuruluşlara 205 kaza rapor etmek mecburiyetinde kalmıştır’. İngiltere’de ise gizlenen ve yeni ortaya çıkarılan 17 ciddi nükleer kaza yaşanmıştır.

30 Eylül 1999 günü Japonya’nın Tokaimura Nükleer Santrali’nde meydana gelen ve yine dünyanın yüreğini ağzına getiren kazada, 49 işçi yüksek radyasyon alarak tedavi altına alındı, bir teknisyen öldü. Santral civarında yaşayan 313 bin kişi evlerinden dışarı çıkarılmadı, 10 kilometrelik bölge yasak alan ilân edildi. Radyasyon oranı normalin 15 bin katına çıktı. Modern, güvenilir yüksek teknolojilere sahip, çalışkanlıkları ve sorumluluklarıyla ünlü Japonlar bile, baştan savma işletme anlayışına sahip olduklarını itiraf ettiler. Bu kazadan 5 gün sonra, Güney Kore’de Wolsung Nükleer Santrali’nde benzer bir kaza meydana geldi ve resmi açıklamaya göre, 22 kişi yüksek radyasyona maruz kaldı .

Çernobil felaketi ise hâlâ hafızalardan çıkmadı. Nükleercilerin iddialarının aksine, kaza anında doğrudan ölen 31 kişi dışında, binlerce kişi aldıkları yüksek dozdaki radyasyon sonucu geçmiş yıllar içinde öldü ve gelecek nesiller boyu ölmeye, sakat kalmaya devam edeceklerdir. 1992’de Rio de Janerio’daki Dünya Zirvesinde, Ukrayna Çevre Bakanı Dr. Yuri Scherbak, ülkesinde 1986 yılında meydana gelen Çernobil felaketi sonucunda 6000 kişinin öldüğü ve ölü sayısının 40.000’e varacağını, ayrıca yüz binlerce insanın da kansere yakalanacağını söylemiştir. Ukrayna ve Rusya dışında, başta Türkiye ve Kuzey Avrupa olmak üzere milyonlarca insan, hayvan ve toprak kirlendi, etkilendi. Dünyadaki ekonomi otoriteleri tarafından, hesaplanan mevcut zarar ve gelecek nesillere maliyeti; 350 milyar dolar olarak belirtilmiştir.

Peki bize satılmaya çalışılan bu ‘en gelişmiş ve güvenli’ nükleer santrallerin; ‘teknik bir arıza’ yapmayacağının veya TMI, Çernobil, Tokaimura Nükleer Santrallerinde yaşandığı gibi ‘insan hataları’ kaynaklı kaza yapmayacağının garantisini, güvencesini kim verebilir, hele de çöpü patlayıp 38 kişinin öldüğü bir ülkede?

Uluslararası Radyasyondan Korunma Komitesi (ICRP) tarafından, nükleer santrallerde çalışan görevliler için; kabul edilebilir (!) radyasyon eşik değeri, 1931 yılında 73 rem ve 1990 yılında da 2 rem olarak belirlenmiş, yani yaklaşık 36 misli düşürülmüştür. Halk için ise bu eşik değer, 1977 yılında kabul edilen 0.5 rem’den, 1990’da 0.1 rem’e düşürülmüştür. Daha önce zararsız olarak lanse edilen değerlerin, daha sonra zararlı olduğu anlaşılmış ve bu eşik değerler giderek daha da düşürülmektedir. Bir nükleer santralin normal çalışması esnasında çevreye yaydığı veya kaza sonucu ortaya çıkan radyasyon, canlılara besin ya da soluma yoluyla geçer. Bu radyasyonlar, canlı hücreleri meydana getiren atomları ve molekülleri iyonize ederek yapılarını bozar. Ayrıca, hücre bölünmelerini kontrol eden DNA’ların kimyasal yapısını bozarak, hücrelerin normal olarak ikiye bölüneceğini yerde, çılgınca milyonlarca birbirinin eşi bozulmuş, programsızlaşmış hücreye bölünerek üremesine ve giderek kansere neden olurlar. Kansere yol açmasının yanı sıra radyasyon, bir canlının kalıtımsal yapısında ani değişikler olan genetik mutasyonlara da neden olur.

İngiliz Hükümet Yetkilileri, İngiltere’deki Sellafield Santrali’nde çalışanlara, çocuklarında görülen yüksek lösemi oranları ile ilgili araştırma sonuçları ışığında, çocuk yapmamalarını tavsiye etmiştir. 1991’de ABD’deki Oak Ridge Ulusal Laboratuvarları’nda çalışanlar üzerinde yapılan incelemelerden sonra, lösemiden ölüm oranlarının beklenenden %63 fazla olduğu saptanmıştır. ABD’de 1993 yılında yayımlanan Güneydoğu Massachusetts Sağlık Raporu’na göre, Pilgrim Nükleer Santrali’nin yaydığı radyasyona marûz kalanlar, bu emisyona daha az oranda marûz kalanlardan 4 kat daha fazla lösemi riski taşımaktadır.

FAY HATTINA NÜKLEER SANTRAL KURULAMAZ!

17 Ağustos 1999 gecesi yaşanan üzücü deprem sonrasında da, devletin, siyasi iktidarın, yetkililerin, sorumluların, resmi kuruluşların bu felaket karşısında yaşadığı paniğin, yetersizliğin, hazırlıksızlığın, koordinasyonsuzluğun, acizliğin, beceriksizliğin sonuçlarını ulusça yaşadık. Ama bu kez, belki de ülke tarihinde ilk kez, her büyük felakette olduğu gibi, felaket öncesi yapılan uyarıları dinlemeyen, kaale bile almayan, hattâ bu uyarıları yapmaya çalışan sivil toplum örgütlerine, meslek odalarına, gönüllü kuruluşlara ve çevrecilere, sağduyulu-bağımsız akademisyenlere saldıran, onları susturmaya çalışan resmi kurum ve kuruluşlar; yurttaşların gözünde inandırıcılıklarını, güvenilirliklerini yitirmiş durumdadırlar.

1976 yılında, Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santralin yer lisansına onay veren Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu Nükleer Güvenlik Komisyonu’nun üyesi ve halen Galatasaray Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Nükleer Mühendis Prof. Dr. Tolga Yarman çok önemli uyarılarda bulunuyor; ‘ Akkuyu mevkiinin sismolojik güvenliği itibariyle, uzmanlar gelişen koşullarda, aynı bir kanaate sahip görünmemektedirler. Her halükârda, evvelce belirli verilerin ışığında olarak varılan kanaat, bugün için ‘mutlak muteber’ sayılamayacaktır. O halde, her ne kadar ‘ karşı bir teknik kanaat‘ serdedilmiş ve Akkuyu’ya kurulması düşünülen nükleer santralın tasarımına ilişkin olarak, ‘ orta şiddetli hayli bir deprem‘ yeterli sayılmış ise de, ‘ nihai ve hayati karar’ için bununla yetinmek caiz değildir. Bu durumda, kamuoyu nezdinde ‘Akkuyu’nun sismolojik güvenliği’ hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlanmadan, burada bir nükleer santral kurulması yönünde adım atılmamalıdır. Bu çerçevede, Profesör Sungu ve arkadaşlarının Ecemiş Fay Hattına ilişkin sav ve kaygıları da, muhakkak dikkate alınmalı, buna dönük gerekli çalışmalar behemahal gerçekleştirilmelidir.’

Tanesi 5 milyar dolar civarında olan bu santrallerin, yerli işbirlikçilerine dağıtılacak komisyonu, promosyonu ve rüşveti de çok büyük olacağı için (bu oranın %5-10 civarında olacağı söyleniyor, yani 250-500 milyon dolar civarında), nükleer santral peşinde koşan, kraldan çok kralcı bazı kişilerin, lobilerin esas derdi, bu büyük pastadan pay kapmak. Bu tip ‘malûm’ grupları saymazsak, ülkemizde nükleer teknoloji isteyenleri, kabaca iki temel kategoriye ayırmak mümkün olabilmektedir.

İlk grupta, ülkemize nükleer teknoloji transferi yapılacağını sanan ve daha çok nükleerci akademisyenlerin, mühendislerin, teknokrat ve bürokratların oluşturduğu; nükleer teknolojiyi ileri ve yüksek bir teknoloji olarak görüp, ülkemizde de bu teknolojinin öyle ya da böyle muhakkak olması gerektiğini, bu teknolojinin bizatihi ülkenin teknolojik gelişmesini hızlandıracağını ve ayrıca enerji elde etmek için çeşitlilik sağlayacağını, bir alternatif oluşturacağını düşünen, yalnızca teknokratik bakış açısına sahip bir kesim yer almaktadır.

İkinci grup ise; nükleer teknolojiyi ilk gruptakilerin gerekçeleriyle savunuyor gibi gözüken, ama esas olarak, bağlı oldukları ideolojilerinin dayatması sonucu yalnızca ‘nükleer güç’, ’nükleer silah’, ‘ atom bombası’na sahip olmak isteyen milliyetçi ve siyasal İslâmcı gruplardan, partilerden oluşmaktadır. Gerçekte ülkenin enerji ihtiyacını karşılamak, yüksek teknolojiyi ülkeye taşımak gibi amaçlarla değil, sadece ideolojilerinin tahakkümü, iktidar hırslarının bir aracı olarak; ya ‘İslam Dünyası’ ya da ‘Türk Dünyası’ liderliğine soyunanlar bu gruba dahildir. Şimdi nükleer santralleri öyle veya böyle savunan bütün siyasiler, bürokrat ve teknokratlar, uzmanlar, mühendisler, sağduyulu her yurttaş oturup tekrar düşünmek ve bir değerlendirme yapmak zorundadır. Amaç; ülkenin ve doğanın, gelecek nesillerin iyiliği ve enerji kullanımı mı, yoksa yeni güç dengeleri oluşturma peşinde koşmak mı? Yükselen bu yeni milliyetçilik dalgasına kapılarak, sonu hüsranla bitebilecek, ülkenin geleceğini ve kaderini doğrudan ipotek altına alacak niyetlere yardımcı olacak bir nükleer maceraya girmeli miyiz?

‘ ENERJİ KRİZİ ’ YOK, ‘YÖNETİMİ KRİZİ’ VAR!

Bu konudaki en çarpıcı eleştiri ise, yine devletin en yetkili planlama kuruluşundan; Devlet Planlama Teşkilatı’ndan geliyor. DPT hazırladığı ‘zehir zemberek’ enerji raporuyla, Enerji Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarını eleştiri yağmuruna tuttu. ‘Enerji Bakanlığı’nı ‘planlama anlayışından uzak’ olmakla eleştiren DPT, 2007 yılına kadar yeni proje çalışması yapılmamasını istedi. Botaş’ın yaptığı doğal gaz planlamasının ‘ sağlıksız ve yetersiz’ olduğunu öne süren DPT’ye göre, Enerji Bakanlığı ile bağlı kuruluşu Botaş birbirlerinden habersiz santral planlamaları yaptılar. Enerji sektöründe şu ana kadar oluşan yapı ve müsteşarlığımız tarafından bakanlıkla yapılan muhtelif yazışmalarda gündeme getirilmesine rağmen, enerji planlaması anlayışından uzak uygulamalar sonucunda, çok sayıda santral projesiyle ileri aşamalara getirilmiş olan görüşmeler, bu tür bir planlama anlayışının sektörde uygulanmasının bugün için imkansız kılmaktadır’. Benzer şekilde Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ajay Chhibber, Enerji Bakanlığı Müsteşarı Yurdakul Yiğitgüden’e gönderdiği 9 Kasım 1999 tarihli mektupta, şu uyarıları yapıyor; ‘Yeni üretim kapasitesi için önerilen büyük yatırımların gerekli olup olmadıklarından emin olmak için, talep projeksiyonları gözden geçirilmelidir. Hali hazırda Türkiye’nin oldukça büyük yedek marjının olması nedeniyle, henüz hukuki anlaşmaları sonuçlandırılmayan YİD’ler ertelenmelidir ’.

Birbirinden habersiz olarak enerji planlamalarını yapan Başbakanlık DPT, Enerji Bakanlığı, Botaş, TEAŞ, TAEK, DSİ gibi kuruluşların, aslında ne kadar ‘plansız’, ‘koordinasyonsuz’ oldukları ve yaşadığımız krizin aslında bir ‘enerji yönetimi krizi’ olduğu açıktır.

İTÜ Nükleer Enerji Anabilim Bölümü Profesörlerinden Osman Kemal Kadiroğlu’nun; ‘ Nükleer santral ihalesi bu kadro ile olmaz!’ , ‘Yıllar boyu yapılan siyasi atamalar sonucunda TAEK artık İşlemez ve ülkeye yarar sağlayamaz bir duruma gelmek üzeredir.’, ‘TEAŞ’ta nükleer konularla ilgilenmekle görevli grup mesleki ve nükleer konulardaki bilgileri göz önüne alındığında fevkalade yetersiz oldukları görülür. Bu kadro ile nükleer santral ihalesi yapılması zor ve tehlikelidir ’ gibi çok ağır iddiaları var. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na da benzer eleştiriler var. İTÜ Nükleer Enerji Anabilim Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şarman Gencay, ‘Kurulduğundan bugüne kadar Atom Enerjisi Kurumu’na 40 başkan gelmiştir. Sürekli yönetimin değiştiği bir kurumda nasıl proje üretilir ve istikrarı sağlayabilirsiniz? Adam kayırma politikaları sürer ve teknolojiyi kurmak için gerekli takım kurulamazsa, reaktörler hiçbir işe yaramaz. Reaktörleri satın alırsanız ama, eğer teknolojiyi transfer edemezseniz ve iyi bir kadro kuramazsanız, hiçbir işe yaramaz. O zaman dışarıdan elektrik alın daha iyi ’ görüşünü ileri sürmektedir.

TEK eski Nükleer Santraller Dairesi Başkanı Güngör Bozkurt’un 24 yıllık nükleer santraller konusundaki birikimiyle sunduğu, sağduyulu ve samimi açıklamaları var; ‘Önemli konulardan birisi de, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Bakanlık ve TEAŞ’ın birbirine girmiş olmasıdır, kimse ne yaptığını bilmiyor ’ , ‘ Bu gerçekler ortada iken, bir enerji darboğazı olduğunda hemen kurtuluş çaresi olarak ‘nükleer santraller kuralım’ diye ortaya çıkmak bu gerçeklerle bağdaşmıyor, çünkü bir nükleer santralın kurulması, işletilmesi en az 10 yıl Türkiye şartlarında, belki daha fazla. Bir ülke düşünün ki, Devlet Su İşleri’nin elinde bu gün tamamlanamayan aşağı-yukarı 10 Milyar Kw/saat bir üretim kapasitesine sahip santraller var, biz bunlara yeterli parayı vermiyoruz ve yıllarca bunlar atıl kalıyor. Ve ülke nükleer santral ihalesine çıkıyor’, ‘Nükleer santral yapımı hiç bitmez. Anahtar teslimi yapılıyor, firmalara veriliyor. Doğru, yerli firmalarda 5-10 kuruş kazanacak ama Türkiye milyarlarca kaybedecek. Türkiye’de sözleşmeyi kim yapacak? Nükleer santral sözleşmesi yapmak gerçekten çok zor, yaptınız mı o sizi bağlar... Türkiye kapitülasyonları imzalar, çünkü deprem bölgesi. Eğer o firmaya yaklaşırlarsa yazık olur Türkiye’ye... Aslında çok söylenecek şey var, yani nükleer kurulmalı belki ama bu kafalarla işletilmez.’

Ayrıca hem nükleer enerji mevzuatı ve hukuksal alt yapı, hem de bu santralin yapımına ilişkin hedeflenen yerli yan sanayi katkısı, alt yapıları, kapasiteleri, standartları açısından; ülkemizde henüz nükleer santral yapımına hazır olmadığımızı, nükleer enerjiyle ilgilenen bütün teknik insanlar, akademisyenler, bürokratlar, teknokratlar ve nükleer mühendisler bile kabul etmektedir.

NÜKLEER ENERJİYE İHTİYACIMIZ YOK!

Bugün herkes nükleer enerjiden kaçıyor. 35 yıl önceki dünya konjonktürüne göre, yalnızca hidrolik, kömür ve nükleer santraller biliniyordu ve henüz nükleer enerjinin sorunları o zamanlar bilinmediği ve yaşanmadığı için, tercih edilen ve bütün ülkelerin peşinde koştukları bir enerji kaynağı idi.

1970’lerde ve 1980’lerde resmî kurumlarca yapılan bütün enerji arz/talep senaryoları, en az 2-3 katı hatalı ve abartılı çıkmıştır. Örneğin, TEK’in 1985 yılında yayınladığı bir çalışmaya göre; ‘ Türkiye’deki hidroelektrik kaynakların kapasitesi 100 milyar kWh, bilinen düşük ısıl değerli linyit kaynakların kapasitesi de 60-70 milyar kWh tahmin edilmektedir. Oysa 2000 yıllarında toplam elektrik enerjisi tüketiminin 200 milyar kWh dolaylarında olacağı beklenmektedir. Buna göre, hidroelektrik ve linyit kaynaklarının tümü değerlendirilse bile 2000 yıllarındaki tüketimi karşılayamayacaktır. 30-40 yıldan önce füzyon, güneş ve jeotermal kaynaklardan önemli ölçüde elektrik üretilme olasılığı çok küçüktür. Bu durumda, aradaki açığın nükleer santrallerle kapatılması en geçerli çözüm olmaktadır.’ Bu planlamalara göre yapılan, enerjimiz kalmayacak ve karanlıkta kalacağız iddiaları tutmamış (2000 yılında, yapılan bu tahminin ancak yarısı gerçekleşmiş olacaktır, üstelik hidroelektrik-linyit kaynaklarımızın %30’unu bile henüz kullanmamışken), ‘resmi yanlışlar’ ortaya çıkmıştır. Bunlara dayandırılarak ileri sürülen, nükleer santrallerin ‘tek ve zorunlu’ tercih olması, teknik veya ekonomik olarak değil, sadece birilerinin niyetlerine göre ‘siyasi bir karar ’ olduğu ortaya çıkmıştır.

1970’lerde mevcut doğal kaynaklarımızın yetmediği tezi üstüne kurulan, nükleerden başka şansımız yok yanıltmacasının, bugün artık geçerli olmadığı ve doğal kaynaklarımızın yeni hesaplamalarla söylenenden çok daha fazla ve yeterli olduğu hesaplanmıştır. Ekonomik olarak 125 milyar Kw/saat olarak hesaplanmış olan su kaynaklarımızın bile, ancak % 30’unu kullandık henüz. Oysa nükleerci lobilerin, çok nükleer santralleri var diye örnek gösterdikleri ABD, Japonya ve Fransa, tüm su kaynaklarını tamamen değerlendirmiş ve sonra nükleer santralleri devreye sokmuştur. Ayrıca tüm dünyada ciddi olarak kullanılmaya başlanan rüzgar, güneş, jeotermal, küçük su potansiyelleri, biomas, gel-git gibi kaynaklar, enerji tasarrufu ve verimliliği konuları, ülkemizde hiç değerlendirilmemiştir henüz.

Yıllardır hiç dikkate alınmayan, önemli bir konu da; elektrik üretim, dağıtım ve iletim sistemimizde yaşanılan kayıp ve kaçaklardır. ETKB-APK Kurulu Başkanı Emine Aybar’a göre; ‘Ülkemizdeki şebeke kayıpları oranları, dünya ülkeleri ile karşılaştırıldığında çok yüksek bulunmaktadır. Şebeke kaybı ile iç tüketim oranları 1970 yılında yüzde 16 seviyesinden 1996 yılında yüzde 21.7 seviyesine çıkmıştır. Üretilen elektriğin beşte birinden fazlası kaybedilmektedir.’ Bu kayıplar, dünya ortalamasının en az 2-3 katı kadardır. İletim ve dağıtım hatlarında yapılacak ciddi iyileştirmelerle, trafo ve enerji üretim santrallerimizdeki birtakım teknolojik yeniliklerle yapılabilen kapasite artırımlarıyla, en az ülke toplam üretim kapasitemizin 1/5’ini, yani 3-4 adet Akkuyu Nükleer Santrali’nin üreteceği elektriği sağlamış olacağız. Bu da bize 12-20 milyar dolar yerine, en fazla 1 santral maliyetine mal olacaktır.

TÜSİAD’ın 1994 yılında DPT Uzmanı Vedat Şahin’e hazırlattırdığı ‘ Türkiye’nin Enerji Raporu’na göre; Türkiye, her ürettiği ürün için, aynı ürünü üreten OECD ülkelerinden tam 2.5 kat daha fazla enerji kullanıyor. Ve yine aynı rapora göre ülkemiz, basit, az maliyetli acil iyileştirmelerle ve bazı eski üretim teknolojilerinin modernizasyonuyla, kullandığı enerjinin %46’sını tasarruf edebilir. Enerji santrallerimizden elde edilen enerjinin aslında yarısını boşa kullanıyor. Nükleer Lobiler, delik ve kaçağı olan bir havuzu onarmak yerine, musluk satabilmek için, daha fazla muslukla doldurmayı öneriyorlar. Yapılmış bu hesaplamalara göre, en az 5 adet Akkuyu Nükleer Santrali’ne eş değer bir tasarruf potansiyelimiz mevcuttur. Bunun için de harcanacak paralar, ancak yeni bir nükleer santral yatırımı kadardır.

2010 yılında, ihtiyacımız olduğu söylenen ve kurulması planlanan 60 000 Mw’lık gücün, yalnızca %2.5’unu sağlayacak olan Akkuyu Nükleer Santrali’nin, enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağını ve tek çözüm olabildiğini, eğer yapılmazsa nasıl karanlıkta kalacağımızı anlamak mümkün görülmemektedir.

Akkuyu Nükleer Santral projesine ilk tepkiler, yörede halkın çok saydığı, o zamanki Köy-Kop Genel Başkanı Aslan Eyice önderliğinde, 1978 yılından itibaren giderek artan bir tempoda gelişti. Bu tepkilere tercüman olan ve köşesinde bu mücadelenin bayraktarlığını üstlenen değerli yazar merhum Örsan Öymen ve yerel basın sayesinde Akkuyu, kamuoyuna taşındı. Yine, 1978 yılında başlayan bu mücadeleye, TMMOB ve Elektrik Mühendisleri Odası destek verdi. Mersin, Adana yöresinin tüm beldelerinde ve ilçelerinde toplantılar, paneller yapılarak, halk bu konuda bilgilendirildi.

1990’lara kadar gündeme gelmeyen bu konu, tekrar kamuoyunun önüne getirilince, tepkiler hem yerel, hem de ulusal/uluslararası boyutta tekrar canlandı. Bu kez tüm dünyada ve dolayısıyla ülkemizde de gelişen yeşil, çevreci ve sivil toplumsal hareketlerle de bütünleşen bu mücadele, çok renkli, geniş çaplı bir Nükleer Karşıtı Platforma dönüştü. Bu platform, nükleer santrallere karşı; 1993 yılında kısa bir sürede 170.000 imza toplayarak, o zaman ki TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’a sundu. Yine aynı yıl ilk Nükleer Karşıtı Kongre Ankara’da toplandı. Nükleer Karşıtı Platform ve Yöre Belediyeleriyle birlikte, 1993 yılından beri düzenli olarak, 5-6 Ağustos tarihlerinde her yıl Akkuyu’da Şenlikler yapılıyor. Bu şenliklere, ülkemizin dört bir yanından binlerce duyarlı insan ve kuruluş katılıyor. Özellikle Greenpeace Türkiye Ofisi’nin ve Bergamalı köylülerin yoğun çabaları ve katkılarıyla; hem yörede, hem de Türkiye çapında renkli, ses getiren nükleer karşıtı eylemler gerçekleştirilmiştir.

Büyükeceli Belediye Başkanı Hümmet Büyük, 10 Temmuz 1999 günü, yapılan halk oylaması öncesinde şu açıklamayı yapmıştır; ‘35 yıldır yılan hikayesine dönen bu nükleer santral projesi yüzünden, yöremiz yaşamsal bazı yatırımlardan, özellikle de turistik tesislerden mahrûm bırakıldı. Kıyılarımız Akdeniz’in en güzel ve el değmemiş kıyılarıyla dolu. Yöre belediyeleri olarak, 2 hafta kadar önce Ankara’ya gelerek TEAŞ’a nükleer santrale karşı olduğumuzu bildirdik. Akkuyu körfezini yabancı nükleer şirketlerin çıkarlarına kurban ettirmeyeceğimizi kendilerine duyurduk’. Akkuyu Nükleer Santrali’nin yapılması planlanan Büyükeceli’ye komşu olan Yeşilovacık’ın Belediye Başkanı Halil İbrahim Yetkin’de, yine 10 Temmuz 1999 günü yaptığı basın açıklamasında, şunları dile getirmiştir; ‘ Göreve geldikten sonra, soyu tükenme tehdidi altında bulunan Akdeniz Foku’nu Belediyemizin simgesi olarak seçtik. Bu sevimli deniz canlılarının resmi koruma altına alınmış bulunan yaşam alanlarına, kirletici reaktörler inşâ edilmesine izin vermeyeceğiz. Halkımız buna karşıdır ve bu durumda nükleer santral planı hayata geçirilemez.’ 11 Temmuz 1999 tarihinde Yeşilovacık ve Büyükeceli’de yapılan halk oylamasında, katılanların %84’ü, Akkuyu Nükleer Santrali’ne hayır demiştir.

1999 yılında, yoğun bir katılım ve ulusal düzeyde yaygınlaşmayla, başta Nükleer Karşıtı Platform olmak üzere, Türk Mimar ve Mühendisler Odaları Birliği, Tabipler, Eczacılar, Veterinerler ve Diş Hekimleri Birliği, KESK, DİSK, Türk Seyahat Acenteleri Birliği, ADD, Halkevleri, ÇYDD, Öğretim Üyeleri Dernekleri, Türk Fizikçiler Derneği, TEMA, ÇEKÜL, DHKD, TÇV ve tüm çevre dernekleri, CHP, DYP, ÖDP, İP, SİP gibi partiler, yöre belediye başkanları, yerel dernekler, STK’lar Akkuyu Nükleer Santrali yapımına karşı olduklarını açıklamışlardır. DYP dışındaki bütün bu kuruluşlar, ‘Nükleer Karşıtı Güç Birliği’ adı altında buluşmuşlardır.

ARİF KÜNAR