Anasayfa > Birikim Arşiv > 134-135 - Haziran - Temmuz 2000 > Kürt Meselesine Bakarken Olmazsa Olmaz Bir Pencere

Kürt Meselesine Bakarken Olmazsa Olmaz Bir Pencere

K. Kerim Özkonur, Tanıl Bora | (Sayı : 134-135 - Haziran - Temmuz 2000)

NADİRE MATER

Memedin Kitabı

Metis Yayınları

İstanbul 1999

Kürt meselesine bakarken

olmazsa olmaz bir pencere

TANIL BORA - K. KERİM ÖZKONUR

Mehmedin Kitabı, Nadire Mater’in, askerliğini “bölgede” yapmış 42 gençle gerçekleştirdiği söyleşileri biraraya getiriyor. Bu kitap, Kürt meselesinin, üzerinde en zor konuşulan, zihinsel-ideolojik işgâle uğramış bir yanına ışık tutuyor: (Potansiyel-)şehit ve Mehmetçik sanıyla anonimleştirilen, (Kadir Cangızbay’ın türettiği terimle) hiçkimseleştirilen askerlere (zorunlu- veya ‘amatör’ askerleri kastediyoruz), birer kimse olarak, birisi olarak kulak veriyor. Askerler, savaş ortamındaki tecrübelerini, “orada” olup bitenle ilgili duygu ve düşüncelerini, kendi kelimeleriyle anlatıyorlar. (Kendilerinin olmayan lâfları, “kampanya kelimelerini” kullanma biçimleri de, resmî-millî ideolojik telkinatın etki derecesi hakkında bir fikir veriyor.)

Görüşülen insanların askerliğe bakışlarını, milliyetçiliği anlamlandırma biçimlerini, Kürt meselesine yaklaşımlarını özellikle deşeleyecek soruların sorulmadığı izlenimi alınıyor, gerek yazarın ön- ve son sözünden, gerekse anlatılardan. Böyle ifade etmek yanıltıcı olabilir; daha doğrusu, okurken “bu noktada şu sorulsaymış, şunun üstüne gidilseymiş” dediğimiz pek çok nokta oluyor. Ancak belki de bu bir eksiklik değil, tersine kitabın güçlü yanı. Anlatılardaki serbest vezin konuşma hali, insanların bu tecrübeyi nasıl kurguladıklarına, neye hangi ağırlığı verdiklerine dair çok şey söylüyor. (Mesela birçok söyleşide bir konfor simgesi, bir süper-ayrıcalık olarak zuhur eden Dardanel ton konservesinin ne kadar önemli bir şey olduğunu anlıyoruz: Yerine göre, hem bir millî gurur ve millî bütünlük gıdası, hem de birilerine verilip birilerine verilmeyişiyle bir nifak, bir fitne!) Yakın zamanların modası sözlü tarihçiliğin, konuşulan kişiyi ‘rahat’ bırakarak serâpa konuşturmaya dayalı yönteminin, mektepli değil alaylı, ama ustaca bir uygulamasıyla karşı karşıyayız.

Şunu kesinlikle söyleyebiliriz: Mehmedin Kitabı’nın açtığı pencereden bakmayanın, Kürt meselesini anlamakta ve ona çare düşünmekte, dahasını söyleyelim, bu memleketi anlamakta ve ona çare düşünmekte önemli bir eksiği olur. Biraz ileri giderek, politik yönelimi, kanaati, fikriyatı ne olursa olsun herkes için böyle olduğunu söyleyebiliriz bunun. En çirkininden misal verelim: Olan biteni ‘cool’ bir isyan-kıtal diyalektiği içinde düşünenlerin bile bu kitaptan “insan kaynakları” adına öğrenecekleri vardır. Ama elbette asıl, yine politik meşrep farklılıkları bakî kalmak üzere, Türkiye’de -ve herhangi bir yerde- etnik-millî bir düşmanlığın hüküm sürmesini istemeyenlerin, bunun nasıl sağlanabileceğine dair üstünde düşünecekleri vardır.

Kısacası, Mehmedin Kitabı’nın herhangi bir kitap değil, bir kamu hizmeti olduğunu düşünüyoruz. Kitaptaki anlatılardan, en önemlileri askerlik ‘işi’ ve ideolojisi, Kürt meselesi, ‘bölge gerçeği’ olmak üzere, birçok konu başlığıyla ilgili izlenimler, tespitler çıkartılabilir. Kitabı okuduktan uzun süre sonra bakî kalmış birkaç noktaya değinmekle yetinelim - herhangi bir alıntıya, örneğe müracaat etmeden...

• Anlatılardaki ilginç bir nokta, sistemli denebilecek tutarsızlıktır. “Mesele” hakkında bir zihin açıklığından söz etmek zor. İzlenen politikayı doğru bulan veya alternatifsiz görenlerde de, bu politikanın çıkmaz yol olduğunu düşünenlerde veya sezinleyenlerde de, bu izlenimler, sezgiler ya da bir kanaat suretinde sundukları yargılar, bütünlüklü ve tutarlı bir görüş olarak ifade edilmiyor; anlatı, bütünsel olarak, bir kanaatin denetimi altında akmıyor. Bu durum elbette ki bir miktar, ‘serbest konuşma’nın ürünü - neticede tebliğ vermiyor, iç döküyorlar. En büyük erdeminin kompozisyon ve mütalaa yeteneğine sahip dimağlar yetiştirmek olduğunu asla söyleyemeyeceğimiz eğitim sistemimizin de herhalde bir miktar payı var bu tutarsızlıklarda ya da kararsızlıklarda. Fakat galiba bunlardan fazlası var: Meseleye getirilen herhangi bir politik açıklamanın, önermenin, yaşanan tecrübelerle, tanıklıklarla tam örtüşmemesi... “Bu iş böyle, başka yolu yok”un üstünü örtemediği bir riyakârlığın, yolsuzluğun ya da samimiyetsizliğin veya katlanılmaz bir kötülüğün daima açıkta kalması... Kanaatlerle, izahatlerle imal edilen meşrulaştırma mekanizmalarının ve onların el verdiği kutsallaştırma mekanizmalarının, yaşanan acıların, korkuların, içine düşülen yılgınlıkların üstesinden gelmeye yetmemesi... Burada fevkalâde müşkül ama aynı zamanda gayet hayırlı olabilecek bir tutarsızlık kendini gösteriyor ve bununla temasa geçmeden, bu “Mesele”nin yarattığı harabiyeti onarmak çok zor olacaktır. Şunu da eklemek gerek: Savaş ve bizatihî askerlik tecrübesinin neden olduğu travmanın zihni yaran, kişiliği güvensizleştiren etkisini hesaba katmadan, bu manzarayı anlamak da imkânsızdır, onunla baş etmek de.

• Askerliğin, genellikle dışsal bir tecrübe olarak yaşandığı anlaşılıyor. Bütün teferruatına, zaman zaman insanın kendini kaptırabildiği iç dünyasına (Dardanel tonlar dahil!), ezelî-ebedî gibi algılanan rutinine, zaman zaman üstlenilen hamâsetine rağmen, eninde sonunda dışsal bir yaşantı. Kaçınılmaz bir şey, mecburî, olup-biten bir şey, neticede geride kalan bir şey.

• Son zamanda medyada yine bölgede sosyal politikaların ve “sivil çözüm”ün de yegâne aktörü olarak övülen ordunun efsanevî organizasyon yeteneğiyle, çalışma rasyonalitesiyle ilgili kabulleri de bu kitaptaki anlatıların açısından bakarak gözden geçirmek lâzım. Tanıklıklar gösteriyor -veya hatırlatıyor!- ki, bütün toplumsal ilişki hususiyetleriyle, o “organizasyon” da bir yanıyla Türkiye’nin bir mikro-kozmosudur (pek “mikro” değil ya...).

• Resmî politikayı benimseyenlerde, hattâ sözel olarak hararetle benimseyenlerde de, ısrarlı, ‘tutarlı’ bir “Kürt düşmanlığından” söz etmek zor. Aşağılamayla veya hınçla dolu ifadeler elbette eksik değil, fakat bunlar yoğunlaşmıyor, sonraki cümlelerde izi kalmayabiliyor, anlatının ruhunu kaplamıyor. “Oradaki” olayın, neredeyse özneleri, sorumluları olmayan -ya da belirsiz- bir belâ gibi algılandığı izlenimi alıyoruz. Buna mukabil, bir empatiden söz etmek de mümkün değil - “etle tırnak” ezberi de asla gizleyemiyor bunu.