Anasayfa > Birikim Arşiv > 198 - Ekim 2005 > Gazze: İlk ve Son

Gazze: İlk ve Son

Mete Çubukçu | (Sayı : 198 - Ekim 2005)

İsrail’in Gazze Şeridi’nden çekilmesi ile Filistin-İsrail sorunu yeni bir evreye girmiş, bu evre “tarihî bir dönüm noktası” gibi abartılı bir şekilde ele alınmıştır.

Ancak bu durum, abartılı tanımlar ve beklentilerden çok, her iki taraf için bugüne kadar izledikleri, uyguladıkları askerî, siyasi, diplomatik yöntemleri gözden geçirme ve yeniden oluşturma dönemi olarak değerlendirilebilir. Bu yüzden bölgenin kaygan zemininde oluşturulan politikalar tarihî süreç de göz önüne alındığında, Gazze’den çekilmenin kısa vadede Filistin-İsrail sorununa doğrudan etkide bulunması beklenmezken uzun vadede sadece sorunun kendisini değil, bölge ve bölge dışı ülkeleri de içine alacak yeni denklemden söz etmek mümkün gibi görünmektedir.

Çekilmenin yarattığı etkinin kısa vadede Filistin sorununun çözümüne yönelik değil, daha uzun vadeli stratejik değişikliğin ilk adımı olacağı söylenebilir. Bu değişiklik, hem İsrail devletinin varoluş anlayışında yani Siyonist projenin hayata geçirilmesi hem de Filistinlilerin kendi toprakları üzerindeki haklarının budanması ve 1947’deki Birleşmiş Milletler kararına göre iki devletli plana “zorunlu” geri dönüş anlamına gelebilecektir.

Süreç iki devletli yapıyı zorladığı gibi Irak’ın işgalinden sonra Arap dünyasındaki “diktatörlükler” aracılığı ile bugüne kadar el altından yürütülen İsrail ile ilişkileri daha net ortaya çıkaracaktır. Bu yüzden Gazze’den çekilme göründüğünden daha etkili olacaktır; hem olumlu hem de olumsuz anlamda.

Gazze çekilişini sadece “kendi başına bir girişim” olarak değerlendirmek eksik olur. Birincisi, özellikle Irak’ın işgali ile başlayan ve İsrail’in varoluşundaki “düşman” algılamasında önemli yer tutan Saddam Hüseyin’in devreden çıkarılması sonucu eli güçlenen İsrail süreci hızlandırmıştır. Ancak, tehdit algılaması sona ermemiş ve ermeyecekmiş gibi görünmektedir. Şimdi sırada elinde olduğu varsayılan kitle imha silahları ile İran ve eski ‘tehdit’ unsurundan geriye pek bir şey kalmayan, Amerika ile İsrail arasına sıkışan Suriye, İsrail tarafından biraz da abartılarak gündemde tutulmaya çalışılan Lübnan Hizbullah’ı ve Hamas vardır.

İkincisi, 2002 yılında uluslararası alanda devre dışı bırakılan ve bir anlamda ölüme terk edilen Arafat’ın tarih sahnesinden ayrılması ile İsrail önemli bir mevzi kazanmıştır. Arafat sonrası Filistin Yönetimi’nin başına geçen Mahmud Abbas’ın ABD ve İsrail’den bağımsız olarak politika üretmesi en azından direnç göstermesi pek mümkün gözükmemektedir.

Hepsinden önemlisi 2000 yılında İkinci İntifada’nın başlaması ile uluslararası platformda ve dünyada değişen konjonktürle birlikte Filistin mücadelesinin eski sempatisini yitirmesi ya da eskiden sempati ile bakanların 11 Eylül’ün etkisiyle ve dünyada “terör”ün algılanış biçiminin medya aracılığı ile farklılaştırılmasıyla, haksız bir şekilde desteklerini çekmeleridir.

Arap dünyasının can çekişen monarşileri 11 Eylül sonrası ve Irak’ın işgali ile ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi adını verdiği tepeden inme ve geleceği belirsiz “demokratik” işleyişi empoze etmesinden doğan korku atmosferi de bir başka nedendir.

Arap rejimlerinin tarih boyunca Filistin meselesini kendilerine kalkan olarak kullanarak kendi halkını demokratik açılımlardan mahrum bırakması, Filistin sorununun geldiği noktada geçerliliğini yitirmiş gibi görülmektedir. Ve muhtemeldir ki, yaşadığımız bu dönemde birçok Arap diktatörlüğü, İsrail ile belli çerçevelerde anlaşmak için gün saymaktadır. Bunun işaretleri ise artık gizlenmemektedir. İşte tüm bu yukarıda saydıklarımız Filistin-İsrail sorunu-denkleminde yeni bilinmezleri de beraberinde getirmektedir. Ancak ortada olan, sürecin İsrail’in lehine işlediğidir.

ÇEKİLME OLUMLUDUR

İsrail’in kuruluşundan bu yana, 1982’de Mısır’dan aldığı Sina’dan çekilmesini saymazsak, ilk kez işgal ettiği bir Filistin toprağından tek taraflı olarak çekilmiştir. Bir işgal toprağından çekilme, tarzı nasıl olursa olsun, ileriye yönelik hangi planı amaçlarsa amaçlasın hatta kötü niyetli olarak algılansa bile olumludur. Sonuç olarak çekilme ile birlikte Filistin Yönetimi ve Filistin halkı ilk kez kendi topraklarında, istisnalar dışında kendi başlarına yeni bir sınavdan geçecektir. Çünkü bugüne kadar birçok süreç ve anlaşmaya rağmen hiçbir zaman Filistin topraklarında kendi kendilerini yönetmeyi tecrübe etmemişler, etme imkanı bulamamışlardır. Oslo Antlaşması ile yaratılan farklı bölge uygulamaları içinde, A Bölgesi olarak anılan hem güvenlik hem de yönetimin Filistinlilere ait olduğu topraklarda bile bu geçerli olamamış, İsrail istediği zaman topyekun bu topraklara saldırabilmiştir. Keza benzer bir durum bugün de söz konusudur ve istisna olarak dile getirilen durumlar aslında Gazze civarındaki İsrail işgalinin devam ettiğini göstermektedir. Çünkü, İsrail kendi güvenliğini tehlikede gördüğü ya da tehdit hissettiği herhangi bir zamanda Gazze’ye askerî olarak girebilecektir. Ve yine bilinmektedir ki Gazze kara, hava ve deniz kuşatması içinde kendi ‘sınavını’ vermeye çalışacaktır.

Çekilmenin ardından İsrail ve Filistin kendi aralarındaki problemden çok kendi içlerindeki sorunları aşmaya çalışacaklardır. Filistin’de 2006’nın başlarında düzenlenmesi planlanan, Meclis seçimlerine kadar bundan sonraki sürece ilişkin bir gelişmenin beklenmesi hayal gibi görünmektedir. 2006’nın Mayıs ayında seçime gidecek İsrail için de aynı şey söz konusudur.

YÖNETİMİN İŞİ ZOR

Filistin Yönetimi Gazze’de kontrolü tamamen ele aldıktan sonra sükuneti nasıl sağlayacağını bilememektedir. Arafat’ın sağlığında olduğu gibi artık tek elden yönetim dönemi kapanmış, Filistin Yönetimi ve El Fetih tabanında eski kuşağa yönelik tepkiler ve Mahmud Abbas’a olan güvensizlik giderek artmıştır. Bu güvensizlik Meclis seçimlerinde Gazze’de çoğunluğu kaybetmelerine yol açmayacak olsa bile El Fetih’in adı geçen bölgeyi tek başına yönetemeyeceğinin ilk işaretini verecektir. İsrail’in Gazze’den son askerini çekip Gazze-Mısır sınırındaki Philadelphi Koridoru’nun boşaltmasının ardından bu bölgeye Hamas ve Cihad militanlarının yerleşmesi, Filistin Yönetimi Güvenlik Birimlerinin bu konuda herhangi bir müdahalede bulunamaması gelecekte nasıl bir pazarlık üzerinden politika yapılacağını ve askerî olarak grupların karşı karşıya geleceğinin en taze örneğidir.

Çekilme öncesinde ve sonrasında, son 15 yılda Filistin hareketinin bir gerçeği olan Hamas kendisini siyasi ve askerî bir varlık olarak ortaya koymuştur.[1]

Bugüne kadar Filistin mücadelesinin bekası adına son kertede, harekete geçmeyen Arafat’ı “düşman” karşısında zor durumda bırakmamak için mücadeleye girmeyen Hamas bundan böyle özellikle Gazze Şeridi’nde, yönetime katılma ve söz hakkı anlamında “kendine düşen payı” isteyecektir. Askerî olarak Gazze’de Filistin Yönetimi’nin İsrail tarafından iğdiş edilen güvenlik güçleri karşısında hakimiyetini ilan eden Hamas’ın siyasi olarak da Gazze’nin en azından yarısını temsil niteliğini elde etmesine kesin gözüyle bakılmaktadır.

DİPLOMASİ Mİ DİRENİŞ Mİ ?

İsrail’in Gazze’den çekilmesi, kendi stratejik planlarındaki değişiklik ile açıklansa da çekilmenin, Hamas, İslami Cihad ve El Fetih’e bağlı El Aksa Şehitleri Tugayları ya da bu örgütlerin toplamında Halk Direniş Komiteleri tarafından verilen mücadele-direnişin bir sonucu olarak gerçekleştiği bir boyutuyla doğrudur. Filistin halkının algılaması da bu yöndedir. Bu yüzdendir ki, Hamas artık sadece yüzleri maskeli militanları aracılığı ile tanınmayıp kamuya açık bir biçimde tüm liderlerinin biraraya geldiği basın toplantıları düzenlemekte ve ‘yasallığını’ ilan etmektedir. Üstelik, çekilmenin silahlı direnişin bir sonucu olduğuna inanan Hamas yöneticileri, silah bırakmayacaklarını da ilan etmişlerdir. Ancak şimdilik Filistin kamuoyunu etkilemeye, İsrail’e güvenmemeye dayalı bu söylem orta vadede değişebilme ihtimaline sahiptir. Çünkü Filistin yönetime talip olmak siyasi mücadeleyi daha ön plana çıkarabilecek, İsrail’in Gazze’den çekilmesi ile birlikte silahlı mücadele ikinci plana düşebilecektir. Bu durum örgüt içinde bölünmeyi getirebileceği gibi “düşman”ın uzaklaşması ile silahlı mücadele muhatapsız kalabilecektir. Ancak bu tabii ki İsrail’in tavrı ile orantılı gelişecek bir durumdur.

Mahmud Abbas yönetiminin önündeki diğer zorluk ise bölgede düzeni sağlama konusundadır. Düzenin tamamen kaybolduğu Gazze’deki Halk Direniş Komitelerinin yanı sıra çeteleşmenin artması, yabancıların, gazetecilerin kaçırılması direniş ve mücadele ile ilgili olmayıp kişisel çıkar hesaplarına, aile ve aşiret bağlarına dayanmaktadır. Bu tür görüntüler ise Gazze’nin Iraklaşması ihtimalini akla getirmektedir ki, İsrail’deki çekilme karşıtlarının en önemli kozlarından biri de budur. Ancak, yukarıda değindiğimiz, Gazze’deki düzenin bozulması, yönetime olan inançsızlık, yoksulluk ve başıbozuklukla birlikte “sokak kanunlarının” devreye girmesidir ki, bu durum ancak gruplar arasındaki konsensus ve yönetimde söz sahibi olmalarıyla aşılabilecektir.

Özellikle bu grupların denetim altına alınması ve Hamas türü örgütlerin silahsızlandırılması Abbas yönetiminin önündeki en zorlu sınavdır. Ve bundan böyle Filistin Yönetimi içinde Hamas temsilcilerine de yer verilecektir. Bu durum tabii ki İsrail-Filistin ilişkilerinde başka bir gerilim noktasını oluşturacaktır. Bir dönemler İsrail’in kendi elleriyle Filistin Yönetimini zor durumda bırakmak için yarattığı, daha sonra terörizmle suçladığı örgüt bir süre sonra İsrail’in karşısına muhatap olarak çıkabilecektir.

BİR SONRAKİ ADIM

Ancak Hamas gibi İsrail’i tanımayan ve düşman olarak gören bir örgütün seçim sandığından çıkması durumunda seçimlerin tanınmayacağı yönünde şüpheler mevcuttur ki bu şüphe başta ABD olmak üzere Ortadoğu’da BOP aracılığı ile demokratikleşme iddiası taşıyan çevrelerin bir çelişkisidir. Çünkü bugün bölgede sadece Hamas değil, birçok İslami grup seçimlerde hatırı sayılır oy alabilme potansiyeline sahiptir.

Filistin halkı Gazze’den çekilmeyi kendilerinin bir zaferi olarak algılasa da hayatlarında ne gibi bir değişikliğe yol açacağını bilmemektedir. İsrail askerlerinin olmadığı, kontrol noktalarının bulunmadığı ya da Enformasyon Bakanı Nebil Şaat’ın deyimiyle “havanın özgürce solunduğu”[2] bir ortam dışında tüm bunlar insani açıdan hiç de küçümsenecek gelişmeler değildir; ekonomik ve siyasi açıdan intifada yorgunu Filistin halkı için çok fazla anlam ifade etmemektedir. Özellikle ekonomik olarak dünyanın en yoksul bölgelerinden olan Gazze’den çekilme sonrası oluşacak olumlu hava beklentisi Filistinli işgücünün İsrail topraklarında daha rahat iş bulabilme olanağı sağlayabilecektir.

Ancak en büyük umut ve aynı zamanda umutsuzluk3 çekilmenin Batı Şeria’da devam edip etmeyeceğidir. Resmî açıklamalar dahil, çekilmenin Batı Şeria ile devam etmemesi halinde eksik kalacağı yönündedir ki Gazze Şeridi’nden çekilmenin çok güç olduğu imajı yaratan İsrail’in Batı Şeria’dan çekilmesi şimdilik hayaldir.

Rakamlara vurulduğunda İsrail’in Batı Şeria’yı boşaltmasının ne kadar zor olduğu görülür. Gazze’de boşaltılan yerleşim sayısı 21’dir. Batı Şeria’dan da sadece 4 yerleşim boşaltılmıştır. Bugün Batı Şeria’da mevcut yerleşim sayısı ise 125’tir ve bunların hepsi resmî kayıtlı, İsrail’in kendi politikası çerçevesinde yaptırdığı yerleşimlerdir. Gayriresmî yerleşim ya da uç karakol diyebileceğimiz birkaç karavandan oluşanların sayısı ise 101’dir. Tüm bu yerleşimler Batı Şeria’nın yüzölçümünün %3’lük bir bölümün kaplasa bile kontrol edilen alan % 40’a ulaşmaktadır. Bu kontrol alanı su havzaları, stratejik tepeleri içermektedir. Mevcut koşullardaysa İsrail Batı Şeria’nın % 60’ını kontrol etmektedir. Yaşayan Yahudi nüfus ise 240 bin kişidir ki Doğu Kudüs’te yaşayanlar da eklenince bu rakam 400 bine ulaşmaktadır.[4]

Filistinlilere göre çekilme bir yanıyla olumlu ancak diğer yanıyla örtücü-kapatıcı bir harekettir. Örtülen ise son 3 yıldır yapımı devam eden ve fiilî sınırları oluşturduğu iddia edilen duvarın varlığıdır. 1967’deki Yeşil Hat üzerine inşa edilen 600 kilometrelik duvar fiilî olarak Batı Şeria ile İsrail sınırını çizmiştir. Duvarın Filistin tarafında kalan Yahudi sayısı 70 bindir. İsrail duvarın kendi tarafında kalan bölgeyi elinde tutma uğruna bu 70 bin kişiyi boşaltabilecek ve bunu da bir iyi niyet gösterisi olarak sunabilecektir. Bu durumun iki devletli çözüme giden yol olduğu bilinmektedir. Bu da 1967 sınırlarının, BM kararlarının, Kudüs üzerinde süren pazarlıkların çöpe atılması demektir ki, mevcut durum çizdiğimiz bu manzaranın çok uzağında değildir. Bugün 1967 sınırlarına baktığımızda duvar ile bu sınır arasına yapılan modern işgal yerleşimlerinde 150 bin kişi yaşamaktadır ve yerleşimlerin inşasına devam edilmektedir. Bu yerleşimler doğu Kudüs yani Filistinlilerin elinde bulunması gereken bölge ile yine Filistinlilerin yaşadığı Batı Şeria’yı ikiye bölmüş, bağlantısını kesmiş durumdadır.

Yapılan açıklamalar bu yerleşimlerin yıkılmasının zor olduğu yönündedir. İsrail de barış adına bunu yapabilecek bir anlayışa sahip değildi.

Filistin Yönetimi yıllardır süren mücadeleye kayıplarla devam ettiğinin farkındadır. Çünkü 1948’de işgal edilen topraklara dönemeyeceklerini bilmektedirler. Mevcut durumda bu nokta 1967 sınırlarından bile vazgeçme noktasına gelmiş, getirilmiştir. Ancak burada kritik konu Kudüs’ün konumudur. İsrail her ne kadar Başbakan Şaron’un ağzından Kudüs’ün İsrail’in ebedi başkenti olduğu ilanını dinlese de Filistin mücadelesinin ayakta kalmasının motorunu Kudüs’ün statüsü oluşturacaktır. Abbas yönetimi ve daha sonradan gelecek yönetimlerin işi daha da zordur. Çünkü İsrail artık 1967 öncesi sınırlara dönmeyi neredeyse gündeminden çıkarmıştır.

İsrail’de Gazze’den çekilmenin Batı Şeria ile devam edeceği endişesi taşıyanlar 1967 sınırlarına dönme niyeti dolayısıyla yüzlerce yerleşimin boşaltılıp işgalin sona ermesinden endişe etmektedir.

İSRAİL “SOL”U VE ŞARONİZM

İsrail solu ise 2. İntifadanın başlangıcından bu yana kaybettiği gücü tekrar eline geçirme şansına sahip olmuş ve çekilmeyi desteklemiştir. Çünkü İsrail solu ve barış hareketine göre Gazze’den çekilmeye karşı çıkanlar Büyük İsrail projesinin sona erdiğinin farkındadırlar. Çekilmenin ortaya koyduğu bir başka gerçek ise iki toplumlu demokratik bir İsrail fikrinin de sona ermesidir. Ariel Şaron ve hemen tüm İsrailli politikacılar 2015 yılına kadar aynı toprakları paylaşan iki halktan Filistinlilerin demografik olarak Yahudileri geçeceği endişesini taşımaktadır. Bu korku İsrail’in Filistinlilerden arındırılıp “demokratik bir İsrail” yerine “Yahudi bir İsrail’in” konmasına doğru götürmüştür. Gazze’den çekilme ile bu projenin ilk ayağı hayata geçirilmiştir. Dolayısıyla iki toplumun birarada yaşamasına yönelik ideal ve hedefler çok uzun bir vade için rafa kaldırılmıştır. Ancak bu durumda Ortadoğu barışına yeni bir katkıda bulunmayacak iki devletli çözüm uzun vadede yeni çatışma ve çelişkilerin habercisi olacaktır.

Ancak, kısa vadede iki devletli bir çözümden başka çare olmadığı bilinmektedir. İsrail Filistinliler için, Batı Şeria’nın küçük bir parçasına sıkıştırılmış bir devletten başka çözüm sunmamaktadır.

Gazze’den çekiliş İsrailli politikacılara bundan sonrasının çok zor olacağını da göstermiştir. Metamorfoza uğradığı iddia edilen yerleşimlerin mimarı Ariel Şaron’un böyle bir karara imza atması nedensiz değildir. Şaron değişim geçirmediği gibi şu anda elindeki kazanımları koruyabilmek için bu adımı atmıştır.

Ariel Şaron’un siyasi hayatının sona ermesi muhtemel olmakla birlikte Şaronizm Şaron’suz5 da devam edecek gibidir. Bu tıpkı Margaret Thatcher’ın İngiliz politikasından silinmesinden sonra sol dahil diğer politikacılar tarafından izlemesine benzemektedir. Şaronizm 1967 sınırlarının değiştirilerek başkenti Doğu Kudüs olan (bu çok şüphelidir), mültecilerin geri dönmediği, İsrail başbakanından çok ABD tarafından kararlılıkla sürdürülen bir politikayla ve İsrail ile yan yana yaşayan, silahsızlandırılmış bir Filistin devletini amaçlamaktadır.

ABD Başkanı Bush’un üç yıl daha ofisinde olacağını Mahmud Abbas ve Hamas’ın pozisyonunu koruyacağını düşünecek olursak, Şaron’un kişisel varlığının İsrail politikası için çok da önemli olmadığını göreceğiz. Çünkü Şaron’un politikaları sağın daha sonraki muhtemel lideri olan Netanyahu tarafından daha radikal bir şekilde izlenecektir. Ancak kesin olan 1967 sınırları ile oynanamayacağı ve Kudüs’ün Filistinlilere bırakılmak istenmeyeceğidir.

Kısa vadede olumlu gibi görünen Gazze’den çekilmenin uzun vadede bölgeye barış ve adalet getirmesi mümkün görünmemektedir.

Ancak Gazze ile birlikte şunu da görmeden geçmek yanlış olacaktır. İsrail toplumunun hepsi fanatik ve barış karşıtı değildir. Bu umut veren bir gelişmedir çünkü güç kaybeden sol ve barış yanlısı hareket yeniden sahnedeki yerini alabilecek, en azından ilerisi için bir umut yaratabilecektir. Üstelik, İsrail toplumunu tek bir potada değerlendirme yanlışına düşen özellikle Türkiye’deki İslami çevrelerin ve solun bazı kesimlerinin topyekun bir anti semitik söylemle yoluna devam etmesi ise büyük bir yanılgıdır. Güçlenen bir barış hareketi son yıllarda gittikçe sağa kayan kamuoyu için de yeni bir nefes, şans, bizler için de umuttur. Öte yandan İsrail solu ve barış hareketinin desteklediği çekilme, duvarın yıkılması için güçlenerek devam etmelidir. Barış hareketinin yeni hedefi duvar olmalı ve uluslararası alanda duvarla ilgili karşı seslerin daha yüksek çıkmasıdır. İsrail sağını ise zor bir dönem beklemektedir. İsrail bu çekilme ile kendi güvenlik kaygılarını daha çok gündeme getirecek hatta bunu abartarak elinde koz olarak tutabilecektir. Bunu karşı tarafa yönelik olduğu kadar kamuoyunu ikna etmek için kullanacaktır. Çünkü Gazze’den çekilmenin ekranlara yansıyan “dramatik” görüntülerini “abartarak” yayımlamak nedensiz değildir: Zamanı geldiğinde 8 bin kişinin maliyeti ile 400 bin kişininki karşılaştırılacaktır..

Ayrıca, İsrail çekilmeyi sadece Filistin sorunu değil ebedi düşmanlarını ikna etmek için kullanacaktır ki bunun işaretleri İsrail-Pakistan yakınlaşması ile ortaya çıkmıştır. Mısır, Ürdün gibi diplomatik ilişki içinde bulundukları ülkeleri, Kuzey Afrika’daki Arap ülkeleri ile diplomatik ilişki kurmak izleyecektir.

Temel sorun Gazze’den çekilmenin ardından “Yol Haritası”na geçiş sürecinde ve devamındaki nihai görüşmelerde ortaya çıkacaktır. Çünkü, çekilme olumlu olmakla birlikte topyekün olmadıkça çözüm konusunda içinden çıkılması zor bir hale gelmektedir. Bu yüzden çekilmenin etkilerini değerlendirmek için vakit henüz erkendir. Ortadoğu’nun kaygan zemininde kalıcı ve adil bir barışın sağlanabilmesi için daha çok yol alınması gerekmektedir. Tabii ki konjonktür böyle devam ettiği sürece.

İsrail bundan sonra atacağı tüm adımlarda “iyi niyet belirtisi” olarak çekilme kartını gösterecektir ve bu kartı uzun yıllar kullanabilecektir. İki toplumlu tek devlet projesi artık bir hayal gibi görünmektedir. İki devletli proje gerçekçi gibi görünse de Ortadoğu’da barışın sağlanması ve adaletin yerini bulmasından uzaktır.

METE ÇUBUKÇU

[1] Mete Çubukçu “Filistin:Yeni Dönemin Arefesinde”, Birikim, sayı 196, s.98-99 Ağustos 2005.

[2] Mete Çubukçu, Nebil Şaat röportajı, NTV 13 Ağustos 2005.

[3] The Israel Disengagement Plan : Gazza Still Occupied, Legal Analysis, PLO Negotiations Department 2004.4

[4] “Goodbye to all that”, Haaretz Special Magazine, 15 Ağustos 2005.

[5] “Sharonism without Sharon” Amir Oren, Haaretz, 5 Eylül 2005.